Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Evet, öpüştüğünüz kişide hem DNA kalıntınız hem de oldukça zengin bir biyolojik ve kimyasal iz listeniz kalır. Ancak bu kalıntılar suç dizilerindeki gibi günlerce orada asılı kalmaz, ağzın acımasız biyolojik mekanizması dakikalar içinde temizlik mesaisine başlar.
Öpüşme sırasında, özellikle dudakların ve dillerin temas ettiği anlarda karşı tarafa yüksek miktarda tükürük ve ağız içi mukoza epitel hücresi aktarılır. Tükürüğün kendi sıvısı değil, içine dökülen bu çekirdekli epitel hücreleri adli laboratuvarların aradığı asıl DNA kaynağıdır. Temasın hemen ardından ağızdan pamuklu çubukla örnek alırsak, kime ait olduğu gayet net ayrılan bir DNA karışımı elde ederiz.
İşin kalıcılık kısmında ise romantizm yerini biyokimyaya bırakır. Ağız boşluğu yabancı DNA için hiç misafirperver bir ortam değildir. Sürekli üretilen taze tükürük, yutkunma refleksi ve tükürükteki enzimler yabancı genetik materyali hızla sindirir. Yapılan adli genetik araştırmalar, ağız içindeki yabancı DNA varlığının genellikle ilk 10 ile 60 dakika arasında tespit edilebilir seviyede kaldığını, süre uzadıkça sinyalin hızla yok olduğunu gösteriyor. Birkaç saatin, içilen bir bardak suyun ya da çiğnenen bir sakızın ardından standart yöntemlerle bu DNA profilini çıkarmak imkansıza yaklaşır. Dudak ve ağız çevresi gibi daha kuru bölgelerde bu süre biraz daha uzayabilir.
Bıraktığınız iz sadece insan DNA kodunuzla da bitmez. Yapılan araştırmalar, ortalama on saniyelik samimi bir öpüşmede yaklaşık 80 milyon bakterinin karşı tarafa geçtiğini ortaya koyuyor. Bunun yanında dudak temasıyla aktarılan döküntü deri hücreleri, ter, yağ kalıntıları ve sürülen bir rujun kimyasal bileşenleri de arkada bıraktığınız somut delil paketini tamamlar.
Kısa ve net cevapla başlayalım. Hayır, insan vücudunda 444 kemik veya 366 damar bulunması biyolojik ve anatomik olarak kesinlikle mümkün değildir. Karşımızdaki iddia anatomik bir gözlemin değil, insan bedenini evrenle ve takvimle eşleştirmeye çalışan tasavvufi bir sembolizmin ürünüdür.
Önce kemik meselesine bakalım. Yetişkin bir insanın iskeletinde kabul edilen standart sayı 206 kemiktir. Yeni doğan bir bebekte bu sayı 270 civarındadır fakat gelişim sürecinde kafatası ve leğen kemiği gibi bölgelerdeki kemikleşme merkezleri birbiriyle kaynaşır. Bireysel varyasyonları, fazladan kaburgaları, eklem içlerindeki susam kemiklerini veya kafatası dikişleri arasına serpiştirilmiş minik sutur kemiklerini saysanız bile 444 gibi uçuk bir rakama ulaşamazsınız. Orta Çağ metinlerindeki bu tarz sayılar, kadavra diseksiyonuna değil, doğrudan ebced hesabına ya da harflerin sayısal değerlerine dayandırılan ezoterik yakıştırmalardır.
Damar sayısı ise biyolojik açıdan daha da fena bir kavram kargaşası. İnsan vücudunda 366 damar olduğunu söylemek anatomiyi temelden ıskalamaktır, çünkü dolaşım sisteminde damarlar bakkal hesabı tek tek sayılmaz. Bu sistem ağaç dalları gibi sürekli kollara ayrılan, kalpten çıkıp mikroskobik boyutlara inen kesintisiz bir ağdır. Vücudumuzda on milyarlarca kılcal damar bulunur ve bu damar ağının toplam uzunluğu kabaca 100 bin kilometreyi bulur. Kaygusuz Abdal gibi mutasavvıfların eserlerinde geçen 366 sayısı, bir artık yılın gün sayısı ile insan bedenindeki ana kan yolları arasında kurulan mistik bir mikrokozmos eşleştirmesinden ibarettir. İnsanı küçük bir evren olarak kurgulayan eski tıp ve tasavvuf geleneği, takvimdeki 366 günü bedene yamayabilmek için ana damarları bu sembolik sayıya sabitlemiştir.
Bu bir bilim kurgu filminde konu olabilir ama evrimsel ve biyolojik açıdan kesinlikle imkansızdır çünkü bitkilerin tehlike durumunda hava yoluyla kimyasal mesajlar gönderdiği (örneğin kelebeklerin yapraklarını yediği zaman) ya da birbirleriyle iletişim kurduğunu ve "Wood Wide Web" adı verilen yer altı mantar ağları aracılığıyla besin paylaştığını biliyoruz ama bu onların insan tipi bir "bilinç" sahibi olduklarını göstermez. Herhangi bir canlının "niyet" sahibi olup bir savaş planlayabilmesi için bilgi işleyebilen bir beynine ve sinir sistemine sahip olması gerekir. Ancak bitkiler evrimsel süreçlerinde enerjiyi korumak için köklerini yerlerine sabitlemişler ve bir beyin geliştirmişler bunun yerine. Aslında 2019 yılında "Trends in Plant Science" dergisinde biyolog Lincoln Taiz ve arkadaşları tarafından yapılan ve bitkilerin sinir bilimi hakkındaki iddiaları çürütmüş bir makalede bitkilerin hiçbir şekilde bilinçli olmadıkları ve karmaşık kendi kendine tepkilerinin çevre uyaranlarına karşı kasıtlı hedeflere dönüştürülemeyeceği belirtilmiştir
big bang evrenin başlangıcını temsil eden yagane unsurdur. big bangi gerçekleştiren şey madde değil enerji. bulunan enerjinin maddeye dönüşme süreci big bangten sonra gerçekleşir. bence evrenin arkhesi enerji.
Videolarda kurtların sekiz çizerek dolandığını gördüğünüz sahneler, doğanın gizemli bir kurt aklı veya taktiksel av manevrası değildir. Bu davranış, esaret altındaki yaban hayvanlarında sıkça karşılaştığımız ve etolojide stereotipik adımlama (stereotypic pacing) olarak adlandırılan psikolojik ve davranışsal bir bozukluktur.
Doğada günde onlarca kilometre devriye atan, karda iz süren bir tepe yırtıcısını birkaç yüz metrekarelik bir kafese veya hayvanat bahçesi parseline kilitlediğinizde o genetik motor durmuyor. Hayvanın geniş alan arama, avlanma ve sınır kontrolü içgüdüsü kapalı alanda tam bir duvara tosluyor. Arkadaşlar doğa öyle masa başında hayal edildiği gibi pamuk şeker veya belgesellerdeki mistik müziklerden ibaret değil, esaret ise hayvan için çok daha yıpratıcı bir gerçeklik. Kronik stres ve zihinsel uyaran eksikliği bir süre sonra beyindeki dopamin mekanizmasını bozuyor ve hayvan hiçbir biyolojik amaca hizmet etmeyen bu volta hareketine kilitleniyor.
Peki neden sekiz çiziyor da dümdüz gitmiyor derseniz, durum tamamen mekanik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Dar bir alanda sürekli adım atan bir kurt, her köşede sertçe durup 180 derece dönmek yerine kinetik enerjisini korumaya çalışır. Dönüşleri ardışık olarak bir sağa bir sola kırmak kesintisiz bir ritim sağlar. Ortamda iki ağaç, bir barınak veya taş öbeği varsa, hayvan bunların çevresini dönüşümlü turlayarak kaçınılmaz olarak o sekiz desenini çizer.
Sosyal medyada bunu kurtların rüzgarı koklama dehası, avını şaşırtma taktiği ya da sonsuzluk döngüsü gibi anlatan romantik masallara denk gelmiş olabilirsiniz. Doğada sağlıklı hiçbir kurt kıymetli kalorisini tek bir noktada sekiz çizerek yakmaz. O videolarda izlediğiniz şey taktiksel bir kurt asaleti değil, kapana kısılmış bir yaban hayvanının kafes tükenmişliğidir.
Finansal kölelik veya popüler adıyla findom, internette iddia edildiği gibi yeni nesil bir akıl hastalığı ya da gizemli bir hipnoz vakası değil. Klasik erotik güç takası ve cinsel mazoşizmin dijital bankacılıkla buluşmuş halidir. Buradaki para transferi ekonomik bir alışveriş değil, kontrolü tamamen devretmenin ve aşağılanmanın erotikleşmiş aracıdır.
Sosyal medyada önüne gelen her davranışa travma, narsisizm ya da toksik ilişki etiketi yapıştıran popüler psikoloji heveslilerini hayal kırıklığına uğratmak istemem ama durum klinik açıdan gayet tanıdık. Kişi aslında karşılıksız para göndermez, karşılığında çok somut bir psikolojik ödül alır: Benliğin ağırlığından kaçış ve mutlak teslimiyetin getirdiği uyarılma. Sosyal psikolog Roy Baumeister'ın mazoşizm modeliyle özetlersek, özellikle gündelik hayatta yüksek kontrol ve karar alma yükü taşıyan bireyler, iradelerini bir başkasına devredip kendilerini sembolik olarak hiçe indirdiklerinde paradoksal bir zihinsel rahatlama yaşarlar. Hesaptan çıkan somut para, yaşanan aşağılanmanın ve teslimiyetin fanteziden çıkıp gerçek dünyaya temas ettiğini beyne tescilleyen fiziksel bedeldir.
Psikiyatrik açıdan bakarsak bu tablo, rıza dahilinde kaldığı ve kişinin hayatını felç etmediği sürece bir bozukluk değil, parafilik bir ilgi biçimidir. Ancak kişi ciddi bir maddi çöküşe rağmen bu davranışı durduramıyorsa, beynin dopaminerjik ödül devresi patolojik kumar ve davranışsal bağımlılıklardaki gibi kontrolsüz bir kısır döngüye girmiş demektir. Kısacası ortada iradesi çalınmış kurbanlar yok, bedelini bakiye sıfırlayarak ödediği kompulsif bir uyarılma döngüsüne sıkışmış zihinler var. Bazen mesaideki onuncu saatimde keşke insan beyni bu kadar dolambaçlı mekanizmalar yerine sadece basit bir serotonin eksikliğinden ibaret olsaydı diyorum, reçetesini yazıp geçmek çok daha az yorucu olurdu.