Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Evet, beynin bilgiyi nasıl kaydettiğini ve işlediğini açıklayan hem hücresel hem de sistemsel düzeyde çok güçlü teoriler bulunuyor. Ancak popüler kültürün zihni bir kamera veya bilgisayar sabit diski gibi resmetme hevesinin aksine, bilimsel tablo oldukça farklıdır. Beyin verileri pasif biçimde depolayan bir kayıt cihazı değil, her an çevreyi anlamlandırmaya çalışan ve sürekli kendini yeniden kurgulayan dinamik bir organdır.
Kayıt sisteminin hücresel temelinde en köklü yaklaşım, Donald Hebb tarafından ortaya atılan ve daha sonra uzun süreli güçlenme ile kanıtlanan sinaptik plastisite kuramıdır. Bu yaklaşıma göre bilgi, beynin belirli bir köşesindeki hazır bir klasörde durmaz. Birbiriyle eş zamanlı ateşlenen nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıların güçlenmesiyle dağıtık ağlar üzerinde temsil edilir. Hatırlama dediğimiz süreç, o nöronal ağın benzer bir örüntüyle tekrar aktifleşmesidir.
Bu kaydın nasıl işlendiği ve kalıcı hale geldiği konusunda ise en kabul gören model, McClelland ve meslektaşlarının geliştirdiği Tamamlayıcı Öğrenme Sistemleri teorisidir. Bu model beynin iki farklı yapı üzerinden işlediğini öne sürer. Hipokampus, gün içindeki olayları hızlı ve esnek bir biçimde geçici olarak kaydeder. Neokorteks ise bu bilgileri uyku ve dinlenme evrelerinde yavaş yavaş kendi bünyesine katar, mevcut anılarla harmanlar ve genel kurallar çıkarır. Bu iki aşamalı mimari, beynin yeni bir bilgi öğrendiğinde eski bilgilerin üzerine yazıp onları silmesini engeller.
Bilgi işlemenin evrimsel ve bilişsel doğasını açıklayan en güncel yaklaşım ise Öngörüsel İşleme teorisidir. Bu modele göre beyin, dış dünyadan gelen duyusal verileri doğrudan kaydeden pasif bir alıcı değildir. Aksine, geçmiş deneyimlere dayanarak dünyada ne olup bittiğine dair sürekli içsel tahminler üretir. Duyular aracılığıyla gelen veri ile bu tahmin arasındaki fark, yani tahmin hatası işlenerek içsel model güncellenir. Dolayısıyla kayıt ve işleme birbirinden bağımsız adımlar değildir, beynin belirsizliği azaltma ve hayatta kalma çabasının doğrudan sonucudur.
Sosyal medyada sıkça karşılaşılan bilinçaltı temizliği veya hafıza formatlama gibi iddiaların aksine, bellek statik bir kütüphane değildir. Rekonsolidasyon kuramının gösterdiği gibi, bir anıyı her hatırladığınızda onu yeniden işler, bugünkü duygu durumunuza göre günceller ve öyle geri kaydedersiniz. Kısacası beyin kusursuz bir geçmiş arşivi tutmak için değil, bugünü idare edip geleceği öngörebilmek için evrilmiştir.
Mars'ın yüzeyinin altında altın ve gümüş gibi değerli metaller kesinlikle var, hatta bu bir ihtimalin ötesinde, gezegen oluşum dinamiklerinin doğal bir sonucudur. Ancak buradaki temel ayrım, bu elementlerin gezegenin derin çekirdeğine mi hapsolduğu yoksa kabuk altında yoğunlaşarak maden yatakları mı oluşturduğudur.
Bunu hayal edebiliyor musunuz, bu metallerin hikâyesi Mars'tan bile eski, doğrudan ölen devasa yıldızların kalbine uzanıyor! Altın ve gümüş gibi demirden ağır elementler evrende öyle kolay kolay üretilemez, Güneş Sistemi oluşmadan önce gerçekleşen nötron yıldızı çarpışmalarındaki hızlı nötron yakalama süreci, yani astrofizikteki adıyla r süreci ile oluştular. İlkel Güneş bulutsusu çökerken bu yıldız tozları Mars'ın bünyesine de katıldı. EVRENİN DÖRT BİR YANINDAN SAVRULAN NÖTRON YILDIZI ENKAZLARI ŞU AN BİR GEZEGENİN İÇİNDE YATIYOR! Bazen uzayın bu akılalmaz döngüsü ve büyüklüğü karşısında nefesim kesiliyor, varoluşsal bir ürperti duymamak elde değil.
Peki bu elementler şu an tam olarak nerede duruyor? Mars yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşurken eriyik haldeydi ve gezegen farklılaşması geçirdi. Altın ve platin grubu metaller kimyasal olarak siderofil yani demir aşığıdır. Dolayısıyla Mars ilk soğuma evresindeyken bu ağır metallerin ezici çoğunluğu dibe çöktü ve gezegenin demir nikel çekirdeğine kilitlendi. Normalde kabukta hiç altın kalmaması gerekirdi fakat devreye geç dönem kaplaması (late veneer) girdi. Gezegen soğuduktan sonra yüzeyi döven devasa kondritik asteroitler, Mars'ın mantosunu ve kabuğunu yeniden değerli metallerle besledi.
Asıl kritik soru ise bunların yüzeyin hemen altında bulunup bulunamayacağıdır. Dünya'da altını çıkarabilmemizin sebebi levha tektoniği ve magma kaynaklı sıcak suların metalleri çatlaklarda zenginleştirmesidir. Mars'ta levha tektoniği HİÇ OLMADI! Fakat erken Mars'ta muazzam bir volkanizma ve dev krater çarpmalarının tetiklediği hidrotermal sistemler vardı. Yüzey altından sirküle eden bu aşırı sıcak akışkanlar, tıpkı Dünya'daki epitermal yataklar gibi, altını ve gümüşü yüzeyin yüzlerce metre altındaki damarlarda yoğunlaştırmış olmalıdır. Kısacası Mars'ın kabuğunda altın ve gümüş kesinlikle mevcuttur, sadece Dünya'daki gibi tektonik döngülerle yenilenmek yerine antik volkanik ve hidrotermal bölgelerin derinliklerinde keşfedilmeyi beklemektedirler.
Kandaki lipitlerin taşınabilmesi, tamamen fosfolipitlerin amfifatik, yani bir ucu suyu seven diğer ucu sudan kaçan çift karakterli kimyasal yapısı sayesindedir. Kan plazması temelde sulu bir çözeltidir, bu yüzden trigliserit ve kolesterol gibi hidrofobik yağlar kanda tek başlarına yüzemez. Kendi hallerine bırakılsalar bir tüpte fazlarına ayrılan karışımlar gibi hızla bir araya toplanır ve dolaşımı tıkarlar. Fosfolipitler bu kaosu önlemek için lipoprotein adı verilen taşıyıcı paketlerin koruyucu dış kabuğunu inşa eder.
Burada gerçekleşen olay kusursuz bir moleküler kamuflaj taktiğidir. Hücre zarlarından alışık olduğumuz çift katmanlı düzenin aksine, fosfolipitler lipoproteinlerin yüzeyinde tek katmanlı bir kalkan kurar. Polar ve hidrofilik fosfat başları dışarıya, yani kanın sulu ortamına bakar. Suyu hiç sevmeyen hidrofobik yağ asidi kuyrukları ise merkeze doğru yönelir. Böylece dışı suyla son derece uyumlu, içi ise tamamen apolar moleküllere ayrılmış küresel bir mikro kapsül ortaya çıkar.
Suda çözünmeyen trigliseritler ve kolesterol esterleri bu kürenin merkezindeki güvenli hidrofobik cebe hapsedilir. Fosfolipit kabuk adeta doğal bir deterjan gibi davranarak bu ağır yağ kargosunu kandan izole eder. Kabuğa eklenen apolipoproteinler de yapıyı hem stabilize eder hem de paketin hangi hücreye teslim edileceğini belirleyen moleküler adres etiketleri olarak görev yapar. Kanda devasa miktarda yağın hiçbir yere yapışmadan akabilmesi, fosfolipitlerin kurduğu bu akıllı kabuk sayesindedir.
Sol kolda veya bilek hizasında neredeyse herkeste "aynı yerde" bir ben bulunduğu iddiası, gizemli bir genetik kaderin değil, yüksek güneş maruziyeti ile sosyal medyadaki doğrulama yanlılığının sıradan bir sonucudur. Vücudumuzda sol kolun belirli bir koordinatını işaretleyen veya herkesi aynı noktadan damgalayan biyolojik bir harita bulunmaz.
Biyolojik açıdan bakarsak, edinsel melanositik nevüsler ve çiller, pigment üreten melanosit hücrelerinin yerel olarak çoğalmasıyla ya da aşırı melanin üretmesiyle tetiklenir. Bu süreci başlatan en temel çevresel faktör ultraviyole radyasyonudur. Kollarımız, özellikle de el bileği ile dirsek arasındaki ön kol bölgesi, mevsim fark etmeksizin dışarı çıktığımız her an doğrudan güneş alır. Üstelik araç kullanırken veya pencere kenarında otururken sol kol genellikle daha fazla ışığa maruz kalır ve çoğumuz yüzümüze sürdüğümüz koruyucuları kollarımıza sürmeyi unuturuz. Yetişkin bir insanda ortalama 30 ile 40 ben bulunduğu düşünülürse, sürekli açıkta kalan bu geniş deri yüzeyinde en az bir bene rastlanması olasılık hesabı açısından son derece doğaldır.
Bu durumun internette viral bir fenomene dönüşmesi ise tamamen istatistiksel bir yanılsamadır. Sosyal medyada biri çıkıp kolundaki beni gösterdiğinde, kolunun benzer bir yerinde beni olanlar heyecanla yorumlara koşup fotoğraf paylaşıyor. Kolunda o bölgede hiç ben bulunmayan veya bambaşka bir yerinde olan milyonlarca insan ise gönderiyi sessizce kaydırıp geçiyor. Böylece algoritmik bir yankı odasında sanki herkes aynı ize sahipmiş gibi yapay bir vitrin oluşuyor. Üstelik paylaşımlarda aynı yer denilen alan milimetrik bir nokta değil, bilekten dirseğe kadar uzanan yaklaşık yirmi santimetrelik koca bir hat. Yani ortada hedefi vurmuş bir ok yok, rastgele atılmış bir okun etrafına sonradan çizilmiş bir hedef tahtası var.
Kısacası ortada hücresel bir simülasyon hatası ya da gizemli bir biyolojik kodlama yok. Sürekli güneş gören melanositlerin olağan biyolojisi ile insan zihninin rastlantısal örüntülerde anlam arama merakı bir araya gelince ortaya bu popüler efsane çıkıyor.
Bir karadeliğin Dünya'ya gelme ihtimali inanılmaz derecede düşük. Ancak teorik olarak tamamen imkânsız değil.
Şu anda bilinen hiçbir karadelik Dünya'ya doğru çarpışma rotasında değil.
En yakın bilinen karadeliklerden biri yaklaşık 1.560 ışık yılı uzakta.
Karadelikler uzaydaki her şeyi uzaktan içine çekmez. Kütleçekimleri uzaklıkla azalır.
Bir karadeliğin Güneş Sistemi'ne yaklaşması son derece ciddi sonuçlar doğurabilir.
Net ve açık söyleyelim: KESİNLİKLE HAYIR! 2022 Nobel Fizik Ödülü ile taçlandırılan Bell teoremi ve kuantum dolanıklık deneylerinin, pozitif veya negatif düşüncelerimizin fiziksel dünyaya ya da evrene tesir etmesiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok.
John Stewart Bell'in ortaya attığı ve Alain Aspect, John Clauser ile Anton Zeilinger'in deneylerle kanıtladığı olgu, atomaltı dünyadaki parçacıkların yerel olmayan kuantum durumlarıdır. Birbirleriyle dolanık iki foton veya elektron, aralarındaki mesafe ne olursa olsun belirli ölçüm korelasyonları sergiler. Ancak bu durum, aralarında telepatik bir mesajlaşma veya irade aktarımı olduğu anlamına gelmez. Fizikteki "iletişimsizlik teoremi" gereği, dolanıklık üzerinden ışıktan hızlı ya da iradi hiçbir bilgi veya niyet aktarılamaz!
Peki neden kuantum fiziği bu kadar sık zihin gücüyle karıştırılıyor? Popüler kültür ve sözdebilim, "aralarında görünmez bağlar var" cümlesini duyar duymaz bunu çekim yasasına veya pozitif düşünceye bağlamaya bayılıyor! Oysa beynimiz yaklaşık 37 derece sıcaklıkta, ıslak ve inanılmaz gürültülü bir biyolojik ortamdır. Düşüncelerimiz, milyarlarca nöron arasındaki elektrokimyasal sinyallerle yani klasik biyofizik kurallarıyla şekillenir. Atomaltı düzeyde kuantum durumları oluşsa bile, bunlar saniyenin katrilyonda birinde dekoherans nedeniyle kaybolur. Düşüncelerimizin dış dünyaya veya diğer zihinlere dolanık biçimde etki etmesi fiziksel olarak imkansızdır.
Kısacası pozitif düşünmek motivasyonunuzu, davranışlarınızı ve ruh halinizi harika etkiler. Fakat bu etki kuantum fiziğinin değil, bilişsel psikolojinin ve nörobiyolojinin konusudur. Bell eşitsizliği ise sadece mikroskobik ölçekteki temel doğa yasalarını açıklar, kuantum sıçramasıyla hayal edilen istekleri gerçeğe dönüştürmez!