Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Sosyal darwinizm bilimsel veya biyolojik bir gerçeklik olarak mümkün değildir, ancak 19. yüzyılın sonlarında siyasi ve ekonomik eşitsizlikleri meşrulaştırmak için uydurulmuş ideolojik bir kurgu olarak tarihte maalesef fazlasıyla uygulanmıştır.
arkadaşlar öncelikle şu ezberi bir bozalım, ortada darwin kaynaklı bir doğa yasası filan yok. en güçlünün hayatta kalması fikrini ortaya atan kişi charles darwin değil, sosyolog herbert spencer idi. spencer ve dönemin ayrıcalıklı elitleri, sanayi devrimi ingilteresinde yoksullara yardım edilmesini engellemek, sömürgeciliği aklamak ve vahşi kapitalizmi kaçınılmaz bir doğa kanunu gibi yutturmak için evrimsel kavramları fena halde eğip büktüler. arşiv belgelerine biraz bakan herkes, bu anlatının bilimsel bir keşif değil, sermaye sahiplerini rahatlatma projesi olduğunu hemen anlar.
biyolojik açıdan bakarsak, evrimdeki uyum başarısı kavramı ahlaki, zihinsel ya da ekonomik bir üstünlük ifade etmez. doğada en zengin, en acımasız ya da en güçlü olan değil, bulunduğu çevre koşullarına uyum sağlayıp üreyebilen canlı hayatta kalır. insan türü ise biyolojik varlığını bireysel kaba kuvvetten ziyade kültürel dayanışma, empati ve toplumsal iş birliği mekanizmalarına borçludur. doğada olan bir olguyu alıp toplum düzeninde bir ahlak kuralı haline getirmeye çalışmak, felsefedeki klasik doğallık safsatasından başka bir şey değildir.
bu temelsiz çarpıtmanın faturası 20. yüzyılda zorunlu kısırlaştırmalar, ırkçı öjeni politikaları ve nihayetinde soykırımlarla çok ağır ödendi. kısacası sosyal darwinizm doğa bilimlerinin kötü niyetli bir karikatürüdür ve bilimsel zeminde savunulabilir hiçbir tarafı yoktur.
Şenpanze ve insan diğer canlılara göre çok daha yakın ortak ataya sahipler. Ortak atadan ilk ayrıldığımız sırada türlerden birinin o zamanki adı homimina (bu ilerde insan olacak) diğerinin adı pan traglodytre idi (bu ilerde şenpanze olacak)
Basıncı anlamanın en yalın yolu, onu birim yüzeye etki eden dik kuvvet veya tanecik çarpmaları olarak ele almaktır. Katılarda ağırlığın temas yüzeyine aktarılması, sıvılarda yerçekimi etkisiyle derinleştikçe artan sıvı sütununun ağırlığı, gazlarda ise sürekli hareket eden trilyonlarca görünmez molekülün yüzeylere durmaksızın çarpması basıncı oluşturur.
Sınıfta bu konuya girdiğimizde genellikle "Hava dediğin boşluk değil mi hocam, ne çarpacak ki bize?" gibi tatlı şaşkınlıklarla karşılaşıyorum Mekanizma aslında üç temel fiziksel hâlde şöyle somutlaşır:
Gelelim en can alıcı soruya: Üzerimizde tonlarca ağırlığında devasa bir hava kütlesi varken biz niye ezilip pestil olmuyoruz? Bir öğrencim bunu tahtaya fırlayıp "Hocam atmosfer bizi neden tost yapmıyor?" diye sormuştu Cevap dengede gizli. Dışarıdan açık hava basıncı bedenimize muazzam bir kuvvetle baskı uygularken, hücrelerimizin içindeki sıvılar ve damarlarımızda dolaşan kan da dışarıya doğru eşit bir karşı basınç üretir. İç basınç ile dış atmosfer basıncı kusursuz bir dengededir, bu yüzden o ağırlığı hissetmeyiz. Yüksek bir dağa hızla çıktığınızda dış ortam basıncı düşer, damarlarınızdaki kan basıncı ise içeriden dışarıya aynı kuvvetle itmeye devam eder. Denge bozulduğu için kılcal damarlar çatlar ve burun kanamaları yaşanır
Bu mekanizmayı zihninizde netleştirmek için görsel simülasyonlar harika bir yoldur. Colorado Üniversitesi'nin PhET platformunda yer alan basınç ve gaz simülasyonlarını mutlaka kurcalayın. Derine daldıkça manometre ibresinin nasıl yükseldiğini ve gaz moleküllerinin kaba çarptıkça basıncı nasıl artırdığını gözlerinizle görmek konuyu kafanızda tamamen oturtacaktır
popüler kültürün pek sevdiği o sağ beyin duygusaldır, sol beyin mantıklıdır efsanesini ya da mantıkla duygunun beyinde iki düşman kutup olduğu fikrini baştan çöpe atalım. beyinde mantık ve duygu birbirinden bağımsız çalışan ayrı bölmeler değil, birbirine sıkı sıkıya bağlı fonksiyonel ağlardır. bir insanın daha duygusal ya da daha mantıklı algılanması, prefrontal korteks ile limbik yapılar arasındaki fonksiyonel bağlantısallık, bilişsel yeniden çerçeveleme hızı ve nöromodülatör dengesindeki bireysel biyolojik farklardan kaynaklanır.
laboratuvarda sabaha karşı fmri verisi temizlerken veya reviewer 2'nin tamamen kişisel hezeyanlarla yazdığı ret gerekçesini okurken hissettiğim o derin tükenmişlik tam olarak bu devrelerin eseri. duygusal uyaranların birincil işleme merkezlerinden olan amigdala ve insula, prefrontal korteksin özellikle ventromedial ve dorsolateral bölgeleriyle sürekli çift yönlü haberleşir. ventromedial prefrontal korteksten amigdalaya uzanan baskılayıcı yolakları daha kuvvetli çalışan bireyler, duygusal tepkileri bilişsel süzgeçten daha hızlı geçirir. fakat bu durum onların duygusuz birer mantık abidesi olduğu anlamına gelmez. nörolog antonio damasio'nun somatik imleç hipoteziyle ortaya koyduğu üzere, prefrontal hasar nedeniyle duygusal sinyalleri karar süreçlerine katamayan bireyler üstün bir mantık sergilemez, aksine en basit gündelik kararları bile alamaz hale gelirler.
tablonun diğer tarafında ise nörokimyasal zemin ve otonom sinir sistemi duyarlılığı yer alıyor. dopamin, serotonin ve noradrenalin iletimindeki genetik çeşitlilik, çevresel uyaranların ne kadar hızlı fizyolojik uyarılmaya dönüşeceğini belirler. kiminde sempatik sinir sistemi ve amigdala en ufak belirsizlikte hipotalamus üzerinden stres eksenini tetiklerken, kiminde vagal tonus ve parasempatik fren mekanizmaları daha aktiftir. bilişsel sinirbilimde bu durum belirginlik ağı ile merkezi yönetici ağ arasındaki dinamik dengeyle incelenir. özetle daha duygusal dediğimiz insanlar duyguyu mantığa kasten tercih etmez, beyinleri gelen verilerin duygusal değerini daha yüksek kazançla işler.