Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Büyük Patlama'nın "neden" ve "nasıl" olduğu, gerçekten de kozmolojinin en derin ve en gizemli sorularından biri. Bu soru hakkında iki ayrı soruyu birbirinden ayırmabız gerektiğini düşünüyorum:
•Evrenin nasıl genişlediği ve bu genişlemenin neden başladığı. Nasıl Oldu?
Büyük Patlama'yı uzayda meydana gelen bir patlama gibi düşünmek yanıltıcı. Çünkü patlayan bir şey varsa, onun içinde patladığı bir uzay olması gerekir. Oysa Büyük Patlama, uzayın kendisinin genişlemesiydi. Yani madde, uzayın içine dağılmadı; bizzat uzay dokusu genişledi. Bu genişlemenin en güçlü kanıtlarından biri, hâlâ tüm evreni dolduran ve Büyük Patlama'dan arta kalan "kozmik mikrodalga arka plan ışıması". Bu ışıma, evrenin geçmişte çok daha sıcak ve yoğun olduğunu gösteriyor. Bugün gözlediğimiz evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce bu şekilde ortaya çıktığı düşünülüyor.
•Neden Oldu? (veya "Hiçlikten Nasıl Çıktı?")
İşte asıl can alıcı nokta burası. Klasik Büyük Patlama teorisi, evrenin başlangıcını bir "tekillik" olarak tanımlar; yani fizik yasalarının çöktüğü, sonsuz yoğunlukta bir nokta. Bu nedenle, "öncesinde ne vardı?" sorusu, çoğu fizikçiye göre anlamsız hale gelir; çünkü zaman ve uzay o noktada başlamıştır.Ancak modern kozmolojide, bu "hiçlik" fikrine daha incelikli bir bakış var. En yaygın kabul gören görüşlerden biri, evrenin "kuantum dalgalanması" (veya vakum dalgalanması) ile ortaya çıkmış olabileceği. Kuantum fiziğine göre, tamamen boş görünen bir "vakum" bile aslında enerjiyle kaynıyor. Belirsizlik ilkesi, bu enerjinin geçici olarak "ödünç alınmasına" ve parçacıkların aniden belirip kaybolmasına izin veriyor. Bu görüşe göre, evrenimiz de böyle bir kuantum dalgalanmasının bir sonucu olarak "yokluktan" doğmuş olabilir.Yani "hiçbir şey yoksa nasıl oldu?" sorusunun cevabı, belki de "hiçbir şey"in aslında göründüğü kadar "hiç" olmaması olabilir. Kuantum alanları ve vakum enerjisi, "yokluk" kavramını fiziksel olarak karmaşık hale getiriyor. Dürüst olmak gerekirse, bu sorunun kesin cevabını henüz bilmiyoruz. Elimizdeki kanıtlar evrenin nasıl evrimleştiğini çok iyi açıklıyor, ancak o ilk "kıvılcımın" ardındaki nihai neden hâlâ gizemini koruyor. Yine de bunu bilmememiz, ileride keşfedemeyeceğimiz anlamına gelmez.
Eğer ölüm bu evrenin uzam ve zamanını bilinç olarak terk etmekse evet ne eksik ne fazla uyku hali ölüm halidir. Bakın 'ölüm gibidir' demiyorum, yaptığınız tanımlama kriterlerine göre tamamen ölüm ile aynı durumdur. Ölümden tek farkı birinde 'geri dönüş' var diğerinde geri dönüş yok. (Örüntüsel yani örüntüye bağlı geri dönüş yani bu evrenin uzam ve zaman noktasında yerel bir örtüntü olarak yeniden belirme ve ortaya çıkma.)
Lastikler esnektir, çünkü kauçuk, birbirine bağlanmış uzun ve kıvrımlı polimer zincirlerinden oluşur. Geri çekilme kuvvetinin asıl kaynağı da bu zincirlerin düzensiz haline dönme eğilimi, yani entropidir.
Doğal kauçuk (cis-1,4-poliizopren) binlerce monomerden oluşan çok uzun zincirlerdir. Dinlenme halindeki zincir yumak gibi kıvrılır, çünkü düzensiz yumak biçiminin çok sayıda olası dizilimi vardır, yani entropisi yüksektir. Lastiği çekince zincirleri aynı yöne hizalamış olursunuz. Hizalı bir zincirin ulaşabileceği dizilim sayısı azdır ve entropi düşer. Bıraktığınızda sistem yeniden olası dizilimi bol, düzensiz haline döner. Bu yüzden metal bir yay gibi atomlar arası bağların gerilmesinden değil, termodinamik bir eğilimden söz ediyoruz.
Bunun deneysel izleri var:
Zincirlerin sadece uzun olması yetmez. Aksi halde çektiğinizde birbirinin üzerinden kayıp kalıcı şekil değiştirirlerdi. Charles Goodyear'ın 1839'da bulduğu vulkanizasyonda kükürt, zincirler arasında çapraz bağlar kurar. Bu bağlar zincirleri bir ağ haline getirir ve malzemeye "hafızasını" verir. Çapraz bağ çok az olursa lastik akıp gider, çok fazla olursa sertleşir ve esnekliğini kaybeder.
Esnekliğin sınırları da var. Zincirler tamamen gerildiğinde malzeme hızla sertleşir ve koparsa geri dönmez. Sıcaklık camsı geçiş noktasının altına inerse zincir hareketi donar ve kauçuk cam gibi kırılgan olur. Havacılıkta bunu 1986'daki Challenger kazasında soğukta sertleşen O-ring contalarda acı biçimde gördük. Yani lastiğin esnekliği, zincirlerin ısıl hareketine bağlı bir olgudur.
Evet, doğuştan gelen bir mizaç vardır, ama bu mizaç bir kader değil, bir başlangıç eğilimidir. Yeni doğmuş iki bebek boş tuval sayılmaz. Daha çok, üzerinde farklı doku ve eğilimlerin bulunduğu iki tuvale benzerler, hayat ise o tuvalin üzerine nasıl bir resim çıkacağını büyük ölçüde belirler.
Kalıtımın payı
İkiz ve evlat edinme çalışmaları, kişilik özelliklerindeki bireyler arası farkların kabaca %40 civarını genetik farklılıklarla ilişkilendirir. Kişilik üzerine yapılan davranış genetiği çalışmalarının meta-analizi bu oranı yaklaşık %40 olarak bulmuştur. Bunun anlamı şudur: bir toplulukta gördüğümüz farkların yaklaşık yarısı genetik farklara bağlanabilir. Bu, bir kişinin kişiliğinin yarısının genlerinden geldiği anlamına gelmez. Kalıtılabilirlik bireye değil, belirli bir popülasyondaki varyansa dair bir istatistiktir.
Erken mizaç gözlemleri
Thomas ve Chess'in uzun süreli izleme çalışması, bebeklerin daha ilk haftalarda etkinlik düzeyi, yeniliğe tepki ve duygusal yoğunluk bakımından ayrıştığını göstermişti. Kagan'ın çalışmalarında yeniliğe karşı çok tepki veren bebeklerin bir kısmı sonraki yıllarda daha çekingen çocuklar oldu. Ama burada da ilişki orta düzeydeydi ve birçok çocuk zamanla bu eğilimini yumuşattı.
Çevre meselesi sandığımızdan daha ince
Şaşırtıcı bir bulgu da şu: aynı evde büyüyen kardeşlerin kişilik benzerliği, ortak çevreden beklenenden çok daha düşüktür. Ev ortamı tek başına karakteri kalıba dökmez. Daha etkili olan, her çocuğun o evi kendine özgü yaşaması, arkadaşları, tesadüfleri ve deneyimleridir. Üstelik gen ve çevre ayrı iki güç gibi çalışmaz. Huzursuz bir bebek ebeveynden farklı tepkiler çeker, çocuk da kendi eğilimine uygun ortamları seçer. Genler çevreyle etkileşerek etkisini gösterir.
Sonuç
Karakterin ne tamamen doğuştan ne de tamamen sonradan şekillendiğini söylemek doğru olur. Mizaç duygusal tepki verme biçimimizin başlangıç ayarını belirler. Değerlerimiz, alışkanlıklarımız ve bunlarla nasıl başa çıktığımız ise yaşam boyu gelişir. Kişilik özellikleri yetişkinlikte de bir ölçüde değişmeye devam eder.