Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Nazi Almanyasında propaganda bakanı Goebbels söylemii bir yalanı ne kadar çok söylerseniz o kadar çok lişi inanır diye yaşan söyledikce insanlarda bir alışkanlık olacaktır sorgulamayı bırakıp inanacaklardır
Bence yalanın büyüklüğüyle inandırıcılığı arasında her zaman doğru bir orantı yoktur; asıl belirleyici, ne kadar sık tekrarlandığı ve kimin tarafından söylendiğidir. Çünkü büyük bir yalan ilk duyulduğunda şüphe uyandırabilir ama sürekli tekrarlandığında zihin onu sorgulamadan kabul etmeye başlayabilir. İnsan bazen gerçeğe değil, alıştığı anlatıya inanır. Ancak bir yalanın çok tekrarlanması onu gerçek yapmaz, yalnızca gerçeğin sesini bastırabilir.
Cevaplara baktım da kimse sürü psikolojisinden bahsetmemiş. İnsanlar birbirleriyle ne kadar yarışıyor gibi görünseler de aslında durum ben seni yendimden daha farklı. Buradaki durum birini yenmek değil başarıyla daha çok kabul görmek çünkü sürüden dışlanmak istemezsiniz. Günümüzde sürüden atılmak artık kişiyi öldürmüyor çünkü Amazon ormanları yerine artık mega kentler var. Yine de insan bu psikolojiyi sürdürmeye devam ediyor. Bunun da sebebi içsel dönüşümlerin çok yavaş değişmesi.
Bir bilginin tekrarlanma sıklığı ile ona inanılma olasılığı arasında belirgin ve pozitif bir ilişki vardır, psikoloji literatüründe bu durum illüzyonel gerçeklik etkisi olarak adlandırılır. Yalanın büyüklüğü açısından bakıldığında ise ilişki tek yönlü veya doğrusal değildir. Akla aykırı veya devasa yalanlar ilk duyulduğunda zihnin eleştirel bariyerlerine çarpar, ancak yeterince sık tekrarlandıklarında aşinalık kazanarak inanılırlıklarını kademeli biçimde artırabilirler.
Bu sürecin nörobilişsel temeli büyük oranda beynin enerji tasarrufu eğilimine dayanır. Zihnimiz dünyayı anlamlandırırken bilişsel akıcılık dediğimiz kestirme bir mekanizmaya başvurur. Daha önce duyulmuş ve sinirsel ağlarda iz bırakmış bir ifadeyle yeniden karşılaşıldığında, beyin bu bilgiyi çok daha az çabayla işler. İnsan zihni bu işlem kolaylığını ve aşinalığı genellikle doğruluk hissiyle karıştırma eğilimindedir. Bilgiyi işleme süreçlerine odaklanan bilişsel modeller, zihnin karşılaştığı bir bilgiyi önce otomatik olarak doğru kabul ettiğini, şüphe duyup yanlışlama çabasının ise prefrontal kortekste fazladan zihinsel efor gerektirdiğini gösterir.
Yalanın büyüklüğü devreye girdiğinde algı mekanizması farklı bir dinamikle karşılaşır. Küçük ve sıradan yalanlar günlük hayatın referans noktalarıyla kolayca test edilebilir, bu yüzden zihin bunları kişisel tecrübelerle çürütmekte zorlanmaz. Buna karşılık çok büyük ve cüretkâr iddialar, insanın kendi ahlaki sınırları nedeniyle "Hiç kimse bu kadar bariz bir şeyi tümüyle uyduramaz" şeklinde hatalı bir varsayıma kapılmasına yol açabilir. Başlangıçta absürt gelen bir iddia bile aralıksız tekrar edildiğinde, eleştirel değerlendirmenin getirdiği bilişsel yorgunluk direnci aşındırır. Araştırmalar, iddianın büyüklüğünün başlangıçtaki inandırıcılık tabanını düşürdüğünü, fakat tekrarlanma sıklığının o iddianın algılanan doğruluk oranını her halükarda yukarı taşıdığını ortaya koymaktadır.
Toplumsal ölçekte ya da bireysel ilişkilerde tanık olduğumuz bu tablo, zihnin saf hakikati aramaktan ziyade aşinalık ve tutarlılık arayışının bir sonucudur. Eleştirel süzgeçler yoğun uyaran ve zihinsel yorgunluk altında zayıfladığında, sık tekrar edilen büyük bir yalan, en yalın gerçeklikten daha tanıdık ve dolayısıyla daha inandırıcı gelebilir.
Teknolojik açıdan kesinlikle EVET, altyapımız buna dünden hazır! Fakat ekonomi ve siyaset bilimi penceresinden baktığımızda, tüm dünyanın tek bir elektronik para birimine geçmesi yakın veya orta vadede neredeyse imkânsız görünüyor.
İşin mühendislik boyutunda hiçbir engel yok. Blokzincir mimarileri, dağıtık defter teknolojileri veya küresel veri ağlarıyla bütün gezegeni saniyeler içinde işlem yapabilen tek bir dijital para ağına bağlayabiliriz. Bilim kurgu hikayelerindeki o tek dünya parası vizyonu teknik olarak tamamen uygulanabilir durumda.
Fakat işin içine insan davranışı, makroekonomi ve ulus devletler girdiğinde tablo tamamen değişiyor! Ekonomi literatüründe Robert Mundell tarafından ortaya konan Optimal Para Sahası Teorisi tam da bu sorunun kalbinde duruyor. Farklı ülkeler aynı anda taban tabana zıt ekonomik krizler yaşayabilir. Bir ülke aşırı enflasyonla boğuşurken bir diğeri durgunluğa girebilir. Bağımsız bir para birimine sahip olmak, bir devletin kendi faiz oranlarını belirlemesini, para arzını yönetmesini ve kriz anında şok dalgalarını emmesini sağlar. Eğer tüm dünya tek bir para birimine geçerse, tek bir küresel merkezin alacağı faiz kararı bir ülkeyi kurtarırken diğerini derin bir iflasa sürükleyebilir. Euro bölgesinin geçmişte yaşadığı çalkantılar bile bunun küresel ölçekte ne kadar zorlayıcı olacağının en net kanıtı.
Bir diğer aşılmaz duvar ise siyasi egemenlik ve jeopolitik güç mücadelesi. Para basmak sadece bir ödeme yöntemi sunmak değildir, bir devletin egemenliğinin en temel göstergesidir. Küresel rezerv para avantajını elinde tutan ABD ya da kendi dijital parasını hızla geliştiren Çin gibi dev aktörler, mali bağımsızlıklarını küresel bir kurula veya tarafsız bir algoritmaya asla devretmek istemez. Devletler arasındaki güven açığı kapanmadığı sürece ortak bir otorite kurmak mümkün değildir.
Dolayısıyla teknoloji ne kadar parıldarsa parıldasın, tüm gezegen tek bir siyasi ve mali birlik altında toplanmadığı müddetçe tek bir elektronik para birimi göremeyeceğiz. Bunun yerine her ülkenin kendi dijital parasını çıkardığı ve bu yerel para birimlerinin birbiriyle anlık iletişim kurabildiği çok kutuplu bir dijital finans ekosistemine doğru ilerliyoruz.
Bilinç, bedenden bağımsız var olan ya da ölümle birlikte başka bir yere göç eden tözsel bir nesne değil, beynin canlı ve dinamik sinirsel ağlarının ortaya çıkardığı bir süreçtir. Dolayısıyla ölüm anında bilinç bir yere gitmez, beynin elektrokimyasal faaliyeti ve metabolik desteği kalıcı olarak sona erdiği için süreç basitçe durur.
Gündelik dilde zihinsel durumları genellikle bir kaba giren ya da çıkan bağımsız bir enerji gibi tasavvur etmeye meyilliyiz. Oysa nörobilimsel bulgular, bilinçli deneyimin korteks ile talamus arasındaki karşılıklı bilgi akışı, beyin sapının uyanıklık düzenekleri ve milyarlarca nöronun senkronize etkileşimiyle anbean üretildiğini gösteriyor. Nasıl ki bir alev söndüğünde gizli bir mekana saklanmıyor ya da bir melodi enstrüman parçalandığında başka bir diyara göç etmiyorsa, beyindeki organize biyolojik etkinlik çöktüğünde bilinç de varlığını sürdüremez. Bilincin kaynağı, evrimsel süreçte organizmanın çevreye uyumunu ve bütünlüklü davranış yönetimini sağlayan bu karmaşık nöronal organizasyondur.
Geri gelme meselesi ise tamamen zamanlama ve nöronal dokunun korunumuyla ilgilidir. Kalp durması, derin anestezi veya geçici koma durumlarında, beyin hücreleri geri döndürülemez bir yıkıma uğramadan önce kan akışı ve oksijenlenme yeniden sağlanırsa, sinir ağları tekrar faaliyete geçerek bilinci yeniden inşa edebilir. Ancak oksijensizlik süresi kritik eşiği aştığında, nöronlar arasındaki sinaptik mimari hızla dağılır ve biyolojik beyin ölümü gerçekleşir. Bilinci oluşturan bu fiziksel altyapı bir kez yapısal bütünlüğünü kaybettiğinde, sürecin geri dönmesi biyolojik yasalar gereği mümkün değildir.