Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
etkilenir kütlesi olan herşey başka bir maddeyle etkileşime girer sadece nötrino gibi kütlesiz parçacıklar girmez elektronda eksi enerjidi olmasına rağmen küylesi olduğu için mutlaka etkileşir değdiği her parcayla
H2 gazının standart oluşum entalpisinin sıfır olması kimyasal bir referans kabulüdür. Termodinamikte elementlerin oda koşullarındaki en kararlı halleri başlangıç noktası olarak sıfır kabul edilir. Suyun standart oluşum entalpisinin eksi 241,8 kJ/mol olması ise hidrojen ve oksijen birleştiğinde dışarıya enerji vererek çok daha düşük enerjili ve kararlı bir yapıya ulaştığını gösterir. Doğada suyun serbest hidrojene kıyasla bu kadar bol bulunması da tam olarak bu kararlılığın ve kütleçekimsel dinamiklerin bir sonucudur.
Sınıfta tahtaya entalpi değerlerini yazdığım günlerde öğrencilerden genellikle "Öğretmenim sıfırsa bu gazın içinde hiç mi enerji yok?" gibi itirazlar gelir. Buradaki sıfır mutlak bir enerji yokluğu değildir, tıpkı haritalarda deniz seviyesini sıfır metre kabul etmemiz gibi bir başlangıç çizgisidir. Hidrojen gazının kendi kimyasal bağlarında potansiyel enerji bulunur ancak bileşiklerin enerjisini kıyaslamak için elementlerin saf halini referans noktası alırız.
Hidrojen ile oksijen birleşip suyu oluşturduğunda ortama yüksek miktarda ısı yayılır. Eksi işaretli entalpi, suyun kimyasal potansiyel enerjisinin kendisini oluşturan elementlere göre daha aşağıda olduğunu, yani derin bir enerji çukuruna indiğini anlatır. Aslında sezginiz bu noktada gayet doğru çalışıyor. Maddeler düşük enerjili ve kararlı formlara geçme eğilimindedir, bu yüzden su molekülü kendisini oluşturan serbest gazlara göre termodinamik açıdan çok daha kararlıdır.
Atmosferde serbest H2 gazının neredeyse hiç bulunmamasının bir diğer önemli nedeni ise gezegenimizin kütleçekimidir. Hidrojen evrendeki en hafif moleküldür ve kinetik hızı yüksektir. Dünya'nın yer çekimi bu kadar hafif bir gazı atmosferde tutamaz, serbest kalan hidrojen atmosferin üst katmanlarından uzaya kaçar. Fakat oksijenle birleşip su oluşturduğunda hem çok daha ağır bir moleküle dönüşür hem de yoğunlaşarak yeryüzünde kalır.
Kloroplastlarda fotosentez sırasında substrat düzeyinde fosforilasyon ile ATP üretimi gerçekleşmez. Kloroplast kendi ATP ihtiyacını ışığa bağımlı tepkimelerde tilakoit zarlar boyunca kurulan proton derişim farkını kullanarak, yani fotofosforilasyon yoluyla üretir.
Substrat düzeyinde fosforilasyon, fosfat grubunun yüksek enerjili bir substrat molekülünden doğrudan ADP molekülüne aktarılması işlemidir. Bitki hücresinde bu klasik üretim basamakları sitoplazmadaki glikoliz evresinde ve mitokondri matriksindeki Krebs döngüsünde görülür. Kloroplastın stromasında yürütülen ışıktan bağımsız tepkimelerde (Calvin döngüsü) ise yeni bir ATP sentezlenmez, aksine tilakoit zarlarda üretilmiş olan ATP molekülleri karbondioksitin organik moleküllere dönüştürülmesi için tüketilir.
Bitkilerin evrimsel geçmişine ve plastit biyokimyasına daha yakından baktığımızda küçük bir parantez açmak gerekir. Kloroplastlar, sitoplazmadaki glikoliz basamaklarına benzer bazı enzim izoformlarına (örneğin plastidiyal piruvat kinaz ve fosfogliserat kinaz) sahiptir. Bu enzimler teorik olarak substrat düzeyinde fosforilasyon reaksiyonlarını yürütebilse de bu yolaklar kloroplastın ana enerji santrali gibi çalışıp organele net bir ATP sağlamaz. Fotosentez yapan canlı bir yaprak dokusunda kloroplast enerjisini ışıktan alır, karanlıkta ise gereksinim duyduğu ATP moleküllerini sitoplazmadan içeri taşır.
Kısa ve net cevap, hayır. Ağda, cımbız, jilet veya kılı yakmak gibi mekanik yöntemlerin hiçbiri kıl foliküllerini çoğaltmaz, kılları gürleştirmez ya da büyüme hızını mucizevi biçimde artırmaz. İnsan vücudundaki folikül sayısı ve kılın biyolojik yapısı genetik zemin ve androjen hormonları tarafından belirlenir, bu mimariyi cımbızla veya jiletle değiştiremezsiniz.
Halk arasında dilden dile yayılan şu "kökten çekince bölgeye kan hücum eder, kıllar daha hızlı ve gür çıkar" iddiası temel doku fizyolojisinden bihaber olmanın tipik bir ürünü. Bir kılı cımbızla çekip kopardığınızda veya ağdayla yolduğunuzda bölgede gelişen mikrotravma dokuda geçici bir kanlanma artışına, yani hiperemiye yol açar. Fakat bu geçici yangısal tepki gidip de orada sıfırdan dermal papilla hücresi oluşturamaz ya da kılın büyüme evresini keyfine göre uzatamaz. Tam tersine, folikülü sürekli mekanik travmaya maruz bırakmak zamanla kökün hasar görmesine, minyatürizasyonuna ve hatta körelmesine neden olur. Gençliğinde kaşlarını incecik alıp sonradan aynı yerlerde kıl çıkaramayan insanların durumu bunun en somut örneğidir.
Jiletin kılı kalınlaştırdığı algısı ise bütünüyle optik ve dokunsal bir yanılsamadır. Doğal biçimde uzayan bir kılın ucu incelerek konik şekilde sonlanır, jilet ise kılı yüzeye en yakın ve en kalın noktasından küt bir açıyla keser. Kıl uzamaya başladığında parmağınıza çarpan o küt uç daha sert hissedilir ve göze daha koyu görünür. Kılın çapında ya da kökün yapısında en ufak bir biyolojik değişiklik gerçekleşmemiştir.
Yöntemler arasındaki gerçek fark kılları besleme potansiyellerinde değil, cilde verdikleri ikincil hasarlarda yatar. Kıl yakma veya kontrolsüz ağda gibi agresif yöntemler folikülü beslemek yerine termal hasara, batıklara, folikülite ve steril olmayan koşullarda sekonder bakteriyel enfeksiyonlara davetiye çıkarır. Vücudunuzda gerçekten anormal bir gürleşme veya terminal kıllanma artışı varsa sebebi banyodaki cımbız değil, androjen düzeyleriniz veya hormonal dengenizdir, çözümü de dedikodularda değil endokrin polikliniğinde aramak gerekir.