Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
İnsanların yaşama biçtiği amaç olan 'hayatta kal ve çoğal' aslında canlı düzeyinde 'acıdan kaç ve hazza yönel'dir. İlkini söyleyen kişiler Doğanın veya yaşamın şuurlu olduğunu kabul etmeyerek bunu söylerler. Dolayısı ile ortada bir 'amaç' tanımlaması onlar için yoktur. Bu anlamda amaç tanımının varlığını kabul etmek bile çok çetrefilli bir iştir. İnsanların bu kadar amaç tanımlamasını kullandığına bakmamak gerek. Canlılar olarak bizim temel ve 'normal' durumumuz acı verenden kaç ve haz verene yöneldir. Haz derken bunu huzur olarak geniş bir anlamda alabilirsiniz. Çünkü acı veren herşeyden kaçma dürtüsü temel bir dürtüdür. Huzursuzluk da acı verir. Bu nedenle huzura yönelme de insan için güçlü bir itkidir. Bu açıdan yaşam aslında bize ikisini de sunar. Acıdan kaçış ne kadar dürtü ise haz/huzur arayışı da o kadar dürtü. Acıdan kaçış huzura yönelmeyi doğurur ve besler. Temel olan budur. İnsanların neyle huzur bulduğu ve açıdan nasıl kaçmayı başardığı da kişiye bağlı olarak değişkendir. Psikoloji bilimi de 'normal'i bu temelde tanımlar. En dipte başka bir temel yoktur. Canlılığın doğası şuur düzeyinde temelde acı ve haz üzerine yazılıdır ve bunun üzerine kurgulanmıştır.
Merhaba
İnsanı yalnızca zekası, başarısı veya topluma sağladığı fayda değerli yapmaz. Çünkü değeri bunlara bağlarsak çocukların, yaşlıların, hastaların veya üretme imkanı bulunmayan insanların daha az değerli olduğunu kabul etmemiz gerekir. Oysaki her insan acıyı, sevgiyi, korkuyu ve umudu kendine özgü bir bilinç dünyasında yaşar ve hiç kimsenin iç dünyası bir başkasınınkiyle bütünüyle değiştirilemez. İnsanın değeri biraz da incinebilir olmasından, seçim yapabilmesinden ve başka bir hayat üzerinde iz bırakabilmesinden gelir. Değer sonradan kazanılan bir ödül değil, insanın varlığıyla birlikte taşıdığı bir haktır. Başarı insanın değerini artırmaz yalnızca sahip olduğu imkanlarla ne yaptığını gösterir. Saygılarımla.
Kısa ve teorik cevap evet, pratik cevap ise kesinlikle hayırdır. Einstein'ın genel görelilik kuramına göre bir cismin kütlesi arttıkça çevresindeki uzay zaman bükülür ve yüzeyindeki zaman uzaktaki bir gözlemciye kıyasla daha yavaş akar. Ancak meteorların eklediği ya da fırlattığımız uyduların eksilttiği kütle, Dünya'nın devasa cüssesi yanında o kadar minik bir kırıntıdır ki oluşturduğu zaman farkını evrendeki en hassas atomik saatlerle bile ölçemeyiz.
Genel görelilik bize kütlenin uzay zaman dokusunu büktüğünü söyler. Çukur ne kadar derinleşirse, yani kütle ne kadar artarsa, o çukurun dibinde zaman o kadar tembelleşir. Bayram ziyaretinde iki tabak baklava yiyip koltuğa yapışmamız gibi düşünebilirsiniz, yerçekimi kuyusu derinleştikçe saatler adeta ayaklarını sürümeye başlar. Nitekim Dünya yüzeyindeki bir saat, kütleden çok uzaktaki bir saate göre zaten her gün saniyenin yaklaşık bir milyarda biri kadar daha yavaş tıkırdar.
Peki bu meteorlar ve fırlatılan uydular teraziyi ne kadar oynatıyor? Gezegenimiz yaklaşık altı sekstilyon ton, yani altının yanına yirmi bir tane sıfır koyduğunuz akıl almaz bir kütleye sahip. Dünya'ya her gün uzaydan kırk elli ton civarında kozmik toz ve meteorit dökülür. İnsanlık olarak uzaya gönderdiğimiz birkaç yüz tonluk uyduları da hesaba katarsanız, bu değişim devasa bir okyanusa bir su damlası eklemekten veya oradan tek bir su damlası eksiltmekten farksızdır. Hatta işin daha eğlenceli tarafı, Dünya atmosferinden uzaya her gün yüzlerce ton hidrojen ve helyum gazı kaçtığı için gezegenimiz net bilançoda her yıl yaklaşık elli bin ton hafiflemektedir.
Sonuç olarak, atmosfere giren her meteorit Dünya'nın kütleçekim potansiyelini matematiksel olarak sonsuz küçük bir miktar artırır ve zamanı saniyenin katrilyonda birinin bile katrilyonu mertebesinde yavaşlatır. Prensipte kesinlikle gerçek ama pratik dünyada tespit edilemeyecek kadar ufak, tam da biz fizik meraklılarının çay içerken üzerine kafa yormayı sevdiği türden harika bir düşünce deneyidir bu.
Merhaba
Beyin sisi başlı başına bir hastalık değil odaklanma güçlüğü, unutkanlık, zihinsel yavaşlık ve yorgunluk gibi belirtilere verilen genel bir isimdir. Bu nedenle tek bir yöntemle “yok etmekten” önce sebebini bulmak gerekir. Uykusuzluk, yoğun stres, kaygı, bazı ilaçlar, kansızlık, B12 eksikliği, tiroit sorunları, kan şekeri düzensizliği ve geçirilmiş enfeksiyonlar bu tabloya yol açabilir. İlk aşamada uyuma ve uyanma saatini düzenlemek, yedi ila dokuz saat uyumak, yeterli su içmek, öğün atlamamak ve çoğu gün kısa da olsa yürümek faydalı olabilir. Çalışırken aynı anda birçok işle uğraşmak yerine bildirimleri kapatıp 25–40 dakikalık tek görev dönemleri kullanmak, ardından kısa mola vermek odaklanmayı kolaylaştırır. Kafeini günün geç saatlerine bırakmamak ve önemli işleri zihinde tutmaya çalışmak yerine yazmak da yükü azaltır. Düzenli uyku, öğrenme, hafıza, dikkat ve karar verme becerileri için temel bir etkendir. Bilinç bulanıklığı aniden başladıysa veya konuşma bozukluğu, tek taraflı güçsüzlük, bayılma ya da alışılmadık şiddetli baş ağrısı eşlik ediyorsa beklemeden acil yardım alınmalıdır. Saygılarımla.[1][2]
Teorik olarak enerjiyi doğrudan elektriksel olarak depolamak yerine ısıya çevirmek veya hidrojen üretimi gibi kimyasal süreçlerde kullanmak masaya yatırılmış olsa da, mühendislik ve fizik kuralları çerçevesinde bunu uygulanabilir kılan hiçbir alternatif yöntem yoktur. Sorun yalnızca elektriği doğrudan depolamanın zorluğu değil, sistemin toplam enerji çıktısının bu altyapıyı haklı çıkaracak büyüklükte olmamasıdır.
Popüler kültür yıldırımı sınırsız bir enerji patlaması gibi resmetmeyi sever, ancak Excel tablosunu açıp termodinamik hesaba girdiğinizde manzara oldukça hayal kırıklığı yaratır. Bir yıldırım darbesinde anlık güç gigavatlar seviyesine çıksa da bu olay yalnızca birkaç mikrosaniye sürer. Süre bu kadar kısa olunca, darbenin taşıdığı toplam kullanılabilir enerji ortalama 1 ila 5 gigajul arasında kalır. Bu da yaklaşık 300 ile 1400 kilovatsaat elektrik demektir. Kabaca ifade edersek, orta ölçekli bir hanenin bir iki aylık tüketimi veya sadece 30 ila 40 litre benzinin sağladığı enerji kadardır.
Bu enerjiyi elektriksel olarak depolamak yerine farklı bir forma dönüştürme fikirleri tam bu noktada duvara toslar. Örneğin enerjiyi devasa bir kütleye aktarıp termal enerjiye çevirmeyi ve buhar türbini çalıştırmayı düşünebilirsiniz. Ancak mikrosaniyeler içinde milyonlarca voltluk ve on binlerce amperlik şoka dayanacak, buharlaşmayacak ve ısıyı soğuracak bir ısı değiştirici tasarlamanın maliyeti, elde edeceğiniz bir kazan sıcak suyun değerinden binlerce kat fazladır. Benzer şekilde, darbeyi doğrudan su elektrolizine yönlendirip hidrojen gazı üretme senaryosunda da o ani akım dalgası elektrotları anında buharlaştırır.
Mühendislikte kapasite faktörü ve yatırım maliyeti diye temel gerçekler vardır. Nereye ve ne zaman düşeceği piyango olan, düştüğünde de sadece bir depo benzin kadar enerji bırakan bir doğa olayı için milyonlarca dolarlık ultra dayanıklı dönüştürme tesisi kurmak hiçbir fizibilite hesabında artıya geçmez. Bu nedenle yıldırım enerjisi, hangi forma dönüştürmeye çalışırsanız çalışın, devasa ilk yatırım maliyeti ve mikrosaniyelik ömrüyle termodinamik ve ekonomik olarak tamamen ölü doğmuş bir fikirdir.
Merhaba
Hız-zaman grafiğinde dikey eksen hızı, yatay eksen ise zamanı gösterir. Grafiğin eğimi, hızdaki değişimin geçen zamana bölünmesiyle bulunur. İvme de zaten hızın birim zamanda ne kadar değiştiğinin adıdır. Örneğin hız üç saniyede 2 metreden 8 metreye çıkıyorsa her saniye ortalama 2 metre/saniye artmış, yani ivme 2 metre/saniye kare olmuş demektir. Zira grafik yukarı doğru eğimliyse ivme pozitif, yataysa ivme sıfır, aşağı doğru eğimliyse ivme negatiftir. Asıl dikkat etmemiz gereken nokta, eğimin yalnızca çizginin biçimi olmadığıdır ve keza cismin hızının zaman karşısında nasıl değiştiğini doğrudan anlatır. Saygılarımla.