Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
emin değilim ama dev kırkayak fosili olabilir asdlsadömdkdjandjsadansdansdbasdbsadbashdbsahjbdasbhdbashdbsahjdashjdbashdbsahdbsahdbsadhabsdhasbddmandmandmandsandasmdsajdnsmdnadmöndsmdnsmdsamdasmdnsmdnasdmsandmsa karakter sayısı dolsun diye yaptım
Teorik kurguda evet, genel göreliliğin zaman genişlemesi sayesinde dışarıdaki milyarlarca yılı kendiniz için birkaç yıla sıkıştırabilirsiniz fakat fiziksel gerçeklikte evrenin sonunu canlı bir gözlemci olarak görmeniz imkansızdır. Olay ufkuna bu kadar yaklaştığınızda zaman sizin için yavaşlarken dış evren ileri sarılmış bir video gibi hızlanır, ancak bu hızlanma sizi sağ bırakmayacak ölümcül fiziksel engellerle birlikte gelir.
İlk ve en büyük problem kütleçekimsel maviye kaymadır. Dış evrendeki zaman sizin açınızdan inanılmaz hızlandığı için, dışarıdan size doğru gelen tüm ışık dalgaları da aşırı derecede sıkışır ve enerjileri katlanarak artar. Normalde zararsız olan kozmik mikrodalga arka plan ışıması ve yıldız ışıkları, sizin bulunduğunuz derin kütleçekim kuyusuna inerken ölümcül gama ışınlarına ve X ışınlarına dönüşür. Dış evrenin milyarlarca yıllık radyasyon bombardımanı saniyeler içine paketlenip üzerinize yağar, bu da herhangi bir gözlemciyi anında buharlaştırır.
Burada kritik bir teknik ayrım da var. Olay ufkunun hemen üzerinde sabit durmak ile ufka doğru serbest düşüş yapmak aynı şey değildir. Ufkun milimetrelerce üzerinde asılı kalabilmek için sonsuza yakın bir itiş gücü gerekir, bu devasa ivme insan vücudunu anında ezer. Eğer serbest düşüş yapıyorsanız, kendi öz zamanınızla saniyeler içinde tekilliğe çarparsınız ve dış evrenin sadece çok küçük bir geleceğini görebilirsiniz, tüm ömrünü değil.
Üstelik karadelik de sonsuza kadar orada öylece beklemez. Siz dış evreni milyarlarca yıl ileri sararken, karadeliğin kendisi de Hawking ışıması yoluyla hızla kütle kaybedip buharlaşma sürecine girer. Sizin açınızdan olay ufku hızla küçülür ve karadelik çok geçmeden patlayarak yok olur.
Son olarak evren ivmelenerek genişliyor. Büyük Donma senaryosunda yıldızlar söndükçe ve galaksiler birbirinden uzaklaştıkça, size ulaşabilecek bir sinyal veya ışık da kalmayacaktır. Kısacası teorik denklemde zamanı ileri sarmak eğlenceli bir fikir olsa da donanım seviyesinde insan bedeni veya uzay aracı o sahneyi kaydedemeden çok önce yok olur.
Psikolojinin ortalamalara ve çoğunluk oranlarına dayanması bir hata veya insanı kalıplara hapseden bir dogma değil, insan davranışlarındaki genel örüntüleri görünür kılan istatistiksel ve olasılıksal bir yöntemdir. Bilim bireyin biricikliğini reddetmez, sadece belirli çevresel ve biyolojik koşullar altında insan topluluklarının nasıl eğilimler sergilediğini haritalandırmaya çalışır.
Sınıfta ne zaman bir deneyden veya genel bir davranış kuralından bahsetsem arka sıradan hemen bir ses yükselir: "Hocam deneyde herkes öyle yapmış olabilir ama ben asla yapmam, ben farklıyım!" 😊 Haklılar da, hiçbirimiz sadece bir istatistik verisi olmak istemeyiz. Psikolojide de tam olarak bu iki dinamik el ele yürür. Genel yasaları ve ortak eğilimleri araştıran nomotetik yaklaşım ile bireyin kendine özgü dünyasını inceleyen idyografik yaklaşım birbirini dışlamaz. Ortalamayı ve çoğunluğun davranışını bilmeden, istisnanın değerini veya bireysel farkın nereden kaynaklandığını anlamak zaten mümkün olmaz 🧠
Fizik kuralları gibi her nesneye aynı kesinlikle uygulanan deterministik yasalar, psikolojide geçerli değildir. İnsan zihni katı kurallarla değil, olasılıklarla çalışır. Örneğin ünlü Milgram deneyinde katılımcıların yaklaşık yüzde 65'inin otoriteye uyarak deney şartlarını sürdürmesi, "Bütün insanlar körü körüne itaatkârdır" iddiası taşımaz. Bu sonuç, güçlü durumsal baskıların insanların çoğunda ne kadar etkili olabileceğini belgeler. Bilim insanları o çoğunluğun arkasındaki mekanizmayı araştırdığı kadar, kalan yüzde 35'lik grubun hangi kişilik özellikleri veya koşullar sayesinde direnebildiğini de inceler 📊
Bu nedenle ortalamaları ortaya koymak gelişimin önünde bir engel değildir, tam aksine gelişimin en güçlü basamağıdır 🌱 İnsanın hangi psikolojik tuzaklara, toplumsal baskılara veya bilişsel yanılgılara meyilli olduğunu bilmek onu çaresiz bırakmaz. Aksine, zihnimizin ortalama olarak hangi yöne eğildiğini keşfettiğimizde, o eğilimin dışına çıkma ve bilinçli irade gösterme özgürlüğünü kazanırız. Eğilimi bilmek kaderi kabullenmek değil, onu aşacak farkındalığı edinmektir ✨
Evet, çocuklukta birincil bakım verenlerle kurulan duygusal bağ ve karşılanmamış temel ihtiyaçlar, yetişkinlikteki partner seçimlerimizi ve ilişkilerdeki davranış kalıplarımızı doğrudan etkiler. Ancak bu durum değiştirilemez bir yazgı değil, beynimizin en iyi bildiği ve aşina olduğu duygusal atmosferi, güvenli olmasa bile aramaya devam etme eğilimidir.
Gelişimsel süreçte sinir sistemimiz, sevginin ne anlama geldiğini sözel tanımlarla değil, bakım verenlerimizin bize hissettirdiği deneyimlerle öğrenir. Eğer çocuklukta ilgi ve şefkat ancak bir bedel ödendiğinde, ihmalin ardından ya da kaygı dolu bir belirsizliğin içinde sunulmuşsa, zihin sevgiyi bu gerilimle eşleştirebilir. Yetişkinlikte bizi sevmeyen, duygusal olarak mesafeli duran ya da istismarcı davranan kişilere karşı hissedilen yoğun çekim, popüler kültürün iddia ettiği gibi gizemli bir tutku değil, sinir sisteminin tanıdık olan patikaya doğru çekilmesidir. Beyin için öngörülebilirlik, ne yazık ki huzurdan önce gelir.
Zarar gördüğü halde ilişkiden kopamama hali ise çoğunlukla aralıklı pekiştirme mekanizmasıyla ilişkilidir. Birey sürekli kötü muamele görmez, aralara serpiştirilmiş küçük sevgi kırıntıları, af dilemeler ve yoğun yakınlık anları vardır. Bu öngörülemez döngü, tıpkı kumar bağımlılığında olduğu gibi dopamin sistemini tetikler ve kişiyi biyolojik olarak da o ilişkiye bağlar. Yaşanan şey bir irade zayıflığı değil, derin bir bağlanma yarası ve nörobiyolojik bir koşullanmadır.
Bu döngüyü kırmak, kişisel gelişim söylemlerinin sunduğu hızlı ve yüzeysel telkinlerle mümkün olmaz. İnsan beyni yaşam boyu değişebilme ve yeni deneyimlerle kendini yeniden yapılandırabilme kapasitesine sahiptir. İlk adım, bizi çeken o yoğun kimyanın aslında tanıdık bir tehlike sinyali olabileceğini fark etmektir. Sakin, çatışmasız ve güvenli bir ilişkinin ilk başlarda sıkıcı veya yabancı gelmesi bu yüzden oldukça doğaldır. Psikoterapi süreciyle bu erken dönem şemaları incelenmeli, sinir sistemine güvenliğin ve gerçek sevginin huzur veren hissi kademeli olarak tanıtılmalıdır.
SARS-CoV-2, meyve ve sebze yüzeylerinde ürünün türüne, kabuk yapısına ve ortam sıcaklığına bağlı olarak birkaç saat ile birkaç gün arasında varlığını sürdürebilir, ancak bu durum virüsün enfeksiyon yapma yeteneğini koruduğu anlamına gelmez. Elma ve biber gibi pürüzsüz yüzeylerde aktif virüs miktarı saatler içinde hızla tükenirken, brokoli veya ahududu gibi girintili ve soğukta saklanan gıdalarda bu süre birkaç güne kadar uzayabilir.
Laboratuvar ortamında yapay olarak yüksek miktarda virüs verilerek yapılan çalışmalarda, özellikle Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı (FSA) araştırmasında açıkça görüldüğü üzere, taze gıdaların ezici çoğunluğunda virüs seviyesi ilk 24 saatte dramatik biçimde düşmektedir. Elma gibi meyvelerin kabuğundaki doğal kimyasallar ve flavonoidler virüsün tutunmasını zorlaştırır. Soğuk hava deposundaki brokoli üzerinde birkaç gün virüs izine rastlanmış olması da sahte bilim tüccarlarının iddia ettiği gibi mutfağımıza ölüm saçıldığı anlamına gelmez.
Laboratuvarda gece gündüz uğraştığımız temel gerçek şudur, PCR ile genetik materyal (RNA) saptamak ile enfektif, canlı virüs bulmak tamamen farklı kavramlardır. Cihazın genom parçası yakalaması, karşınızda sizi hasta edecek bir patojen olduğu anlamına gelmez. Koronavirüs, dışı lipid zarfla kaplı, çevre koşullarına karşı oldukça dayanıksız bir solunum yolu virüsüdür. Kuruma, oda sıcaklığı ve tüketildiğinde karşılaşacağı mide asidi ile sindirim enzimleri bu yapıyı dakikalar içinde parçalar. Salgının başından bu yana gıdayı yiyerek veya dokunarak koronavirüse yakalanan tek bir doğrulanmış vaka dahi tıp literatürüne girmemiştir.
Komplo teorileriyle beslenen felaket tellallarının aklına uyup marulları çamaşır suyuna basmak veya elmaları deterjanla köpürtmek biyolojik bir cehalettir. Bu tür anlamsız panikler virüsten değil, kimyasal zehirlenmeden acillik eder. Taze sebze ve meyveleri akan temiz suyun altında ovalayarak yıkamak ve temel mutfak hijyenine uymak kesinlikle yeterlidir.
Fay hatlarına insan eliyle müdahale edip deprem enerjisini güvenli bir şekilde sönümlemek günümüz bilimi ve teknolojisiyle kesinlikle mümkün değildir. Depremin bizzat kendisini engellemek doğa yasaları gereği imkansız olsa da yıkımı engellemek tamamen bizim elimizdedir. Konunun kadere bağlanması ise jeolojik zorunluluktan değil, bilimi ve tedbiri yok sayan insan ihmalkarlığından kaynaklanır.
Ben jeofizikçi değilim, arazide toprağın üstüyle uğraşan bir ziraatçiyim fakat doğanın dinamiği yerin altında da üstünde de aynı sert fizik kurallarına bakar. Fay hatları, tektonik levhaların sınırlarında, yerin kilometrelerce altında kilitlenmiş devasa kaya kütleleridir. Bu hatlarda yüzlerce yıldır biriken muazzam gerilimi insan eliyle azar azar boşaltma veya fayı akışkan basarak yağlama fikri saha gerçekleriyle uyuşmaz. Yerin 10 ila 15 kilometre derinine inip milyonlarca tonluk blokların sürtünmesini yönetecek bir teknoloji yoktur. Üstelik faya sıvı enjekte ederek kaymayı tetiklemeye kalktığınızda, süreci kontrol edemezsiniz ve küçük bir sarsıntı üretmek isterken çok daha büyük ve yıkıcı bir depremi aniden tetikleme riskiniz neredeyse kesindir.
İşin kadere bağlanıp yapacak bir şey yok havasına sokulması ise düpedüz kolaycılıktır. Tarlayı taşkın yatağına ekip sel basınca kadere küsmek ne kadar akıl dışıysa, fay hattının ve alüvyon zeminin üstüne çürük bina dikip enkaz altında kalınca suçu kadere atmak da aynı aymazlıktır. Fayın kırılması engellenemez bir doğa olayıdır, tıpkı yağmurun yağması gibi. O kırılmanın afete ve toplu mezara dönüşmesi ise tamamen mühendisliğin, zemin etüdünün ve liyakatin devre dışı bırakılmasının sonucudur. Doğayla inatlaşılmaz, doğa kandırılamaz, yalnızca onun kurallarına göre sağlam durulur.