Tüm Reklamları Kapat

Sanayi Devrimi Nedir? Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Değişimler

Toplu İğne Atölyesinden Leeds Dokumacılarının Dilekçesine, Makinelerin Yeniden Biçimlendirdiği Bir Dünyanın Hikayesi.

23dk
Bir ip, köy evindeki çıkrıktan çamurlu yol boyunca uzanıp tuğla bir dokuma fabrikasının penceresine giriyor. Fabrikada sıra sıra buharlı dokuma tezgahları çalışıyor, yolda köyden kente göçen insanlar yürüyor.
Tüm Reklamları Kapat

Bu Makalede Neler Öğreneceksin?

Bu bölümü yapay zekâ hazırlar.
  • Sanayi Devrimi, 18. yüzyılda Britanya’da başlayan makineleşmeyle üretimi, çalışma biçimlerini ve toplum yapısını köklü biçimde değiştirdi.
  • Yüksek ücretler, ucuz kömür, tarımsal dönüşüm, ticaret ve beceriler fabrikaların ve buhar gücünün gelişmesini destekledi; iş bölümü üretimi hızlandırdı.
  • Sanayileşme kentleşmeyi ve ucuz ürünleri artırırken iş kaybı, eşitsizlik, çocuk işçiliği, kötü çalışma koşulları ve çevre kirliliği gibi bedeller de yarattı.

Sanayi Devrimi, tarıma ve el sanatlarına ağırlık veren toplumlardan, malların başlıca makinelerle üretildiği sosyoekonomik yapılara geçiştir.[1] Bu geçişi ilk yaşayan ülke Büyük Britanya'dır. Britanya'da malların üretimi 18. yüzyılda makineleşmeye başlamış,[14] ancak dönüşüm sadece üretimi etkilememiş, çalışma biçimi, yerleşim düzeni, sınıf yapısı ve devletin ekonomideki rolü de bu süreçte köklü biçimde değişmiştir.[1], [9], [13] Evde ya da çiftlikte çalışan insanlar fabrikalara, tarımda iş bulamayanlar ise köylerden kentlere yönelmiştir.[1] Kısacası makine, sadece bir üretim aracı olarak kalmamış, toplumun pek çok katmanını yeniden düzenleyen bir etkene dönüşmüştür.

Bu makalede Sanayi Devrimi'ni birbirine bağlı üç soru üzerinden ele alacağız. Dönüşümün neden önce Britanya'da başladığını sorduktan sonra makinelerin ve fabrikaların üretimi nasıl değiştirdiğine bakacak, ardından bu değişimin ücretleri, kentleri, oy hakkını ve dünya ticaretini nasıl etkilediğini inceleyeceğiz. Bu sırada dönemin tanıklarına da kulak vereceğiz (toplu iğne atölyesini anlatan Adam Smith, makinelere itiraz eden Leeds işçileri ve kentlerin yoksul mahallelerini betimleyen Friedrich Engels).[5], [6], [8] Sanayileşmenin kazançları ve bedelleri aynı insanlara düşmediği için, bu sonuçların bir kısmı hala tartışılmaktadır.[3]

Sanayi Devrimi Nedir ve Neden İlk Olarak Britanya'da Başladı?

Sanayi Devrimi'nin merkezinde makineleşme (İng: "mechanization") bulunmaktadır. Makineleşme, insan ve hayvan emeğinin yerine makinelerin kullanılmasıdır.[1] Dönemin adı da kendi başına bir tarihe sahiptir. "Sanayi Devrimi" ifadesini İngilizcede yaygınlaştıran isim Arnold Toynbee olmuş,[16] konuya dair dersleri de ölümünden hemen sonra yayımlanmıştır.[16] Ancak terim daha önce Fransız ve Alman yazarlarca kullanıldığından,[16] Toynbee kavramın mucidi değil, kavramı İngilizce konuşulan dünyada yaygınlaştıran kişidir.[16]

Tüm Reklamları Kapat

"Devrim" kelimesi ani bir kırılmayı çağrıştırmaktadır. Ancak Sanayi Devrimi bugün adının düşündürdüğü gibi bir anda ortaya çıkan bir kopuş olarak görülmemektedir.[2] Oxford Üniversitesi'nden R. C. Allen, dönüşümü 16. yüzyılda başlamış bir ekonomik genişlemenin sonucu olarak değerlendirmektedir.[2] Bu bakış sorunun kendisini de değiştirmektedir, çünkü artık sorulması gereken, makinelerin neden birdenbire belirdiği değil, uzun bir genişlemenin neden önce Britanya'da makineleşmeye dönüştüğüdür. Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Aşağıda ele alınan etkenler (tarım, ücretler, enerji, ticaret, kurumlar ve beceriler) birbirini dışlamamakta, aksine birbirini beslemektedir.[1], [2]

Tarımsal Dönüşüm, Kömür Coğrafyası ve Yüksek Ücret Ekonomisi

Britanya'da 1600'lerin ortasından itibaren bir tarımsal dönüşüm yaşanmıştır.[1] Bu dönüşüm sayesinde daha az çiftçi, daha az tarım işçisi çalıştırarak yiyecek fazlası üretebilmiş,[1] yiyecek fazlası da nüfusun artmasına yol açmıştır.[1] Böylece ülke, daha kalabalık bir nüfusu daha az tarım emeğiyle besleyebilen bir yapıya kavuşmuştur.[1] Bu durumun ikinci bir sonucu daha vardır. Tarımda ihtiyaç duyulmayan emek, ilerleyen dönemde ev sanayisine, fabrikalara ve kentlere yönelebilecek bir insan kaynağı oluşturmuş olabilir,[1] kentleşmeyi anlatan bölümde göreceğimiz göç de bu zeminde gerçekleşmiştir.[1]

Allen'ın açıklaması ise fiyatlara odaklanmaktadır. Allen'a göre Britanya'da ücretler dikkat çekecek kadar yüksek, enerji ise ucuzdu.[2] Bu ücret ve fiyat düzeni, emeğin yerine sermaye ve enerji kullanan teknolojileri geliştirmeyi kazançlı hale getirmiştir.[2] Yani işçinin pahalı, yakıtın ucuz olduğu bir ülkede el emeğinden tasarruf eden bir makineye yatırım yapmanın getirisi daha yüksekti,[2] oysa aynı makine ücretlerin düşük ve yakıtın pahalı olduğu bir yerde bu ölçüde kazançlı görünmeyebilir. Allen, 18. yüzyılın teknolojik atılımlarının temel nedenlerinden birini bu tabloda görmektedir.[2] Bu açıklamaya göre icatların yönünü belirleyen temel etkenlerden biri emek ile enerji arasındaki fiyat farkıdır.[2]

Ucuz enerjinin coğrafi temeli kömürdür. Britanya geniş ve kolay işletilebilir kömür yataklarına sahipti,[2] fakat bu avantaj ülkenin her yerinde aynı değildi. Kömür özellikle kuzey ve batı Britanya'da, kömür sahalarının içinde ya da yakınında ucuzdu,[2] örneğin Londra aynı dönemde ucuz yakıta sahip bir kent sayılmıyordu.[2] Ayrıca Britanya'daki demir yatakları çoğu zaman kömür yataklarının yakınında bulunuyordu,[2] bu yakınlık da demir üretimini kömüre bağlayan bağlantılardan biridir.[2] Başka bir deyişle Britanya'nın enerji avantajı (en azından kuzeyde ve batıda) sadece buhar için değil, metal üretimi için de geçerliydi.[2]

Tüm Reklamları Kapat

18. yüzyılda Britanya madenciliğinin ölçeği başka her yerdekinden çok daha büyüktü.[2] Bu nedenle madenlerdeki suyu boşaltacak daha iyi bir makine icat etmenin getirisi, Britanya'da Fransa'ya ya da Çin'e göre daha yüksekti.[2] Bu su tahliye makinesi, sonradan buhar makinesi olarak tanınan düzenektir.[2] İşte burada Allen'ın genel tezi somut bir örneğe kavuşmaktadır. Büyük bir maden sektörü iyileştirilmiş bir pompayı kullanacak çok sayıda işletme demek olduğundan, aynı icat Britanya'da başka ülkelere kıyasla daha fazla yerde kullanılabilir ve mucidine daha fazla getiri sağlayabilirdi.[2]

Ticari-Emperyal Genişleme, Kurumsal Güvenceler ve Beşeri Sermaye

Yüksek ücret ve ucuz enerji düzeninin kendisi de bir nedene bağlanmaktadır. Allen, bu ücret ve fiyat yapısının arkasında Britanya'nın 17. ve 18. yüzyıllardaki ticari ve emperyal genişlemesini görmekte,[2] bu genişleme ise Sanayi Devrimi'nin teknolojik atılımlarının altında yatan zemin olarak tanımlanmaktadır.[2] Böylece 16. yüzyıldan beri süren uzun dönemli genişleme tezi, Britanya'nın kendine özgü ücret ve fiyat yapısıyla birleşmektedir.[2] Bu ticaretin sermaye birikimine katkısının karanlık bir yüzü de vardır. Köleleştirilmiş insanların yetiştirdiği şeker ve diğer plantasyon ürünlerinin satışından elde edilen kazançlar çoğu zaman kapitalist işletmelere yatırılmış,[1] bu işletmelerin arasında 18. yüzyılda kurulmaya başlayan fabrikalar da bulunuyordu.[1]

Bazı açıklamalar ise kurumlara odaklanmaktadır. Sanayi Devrimi'nin nedenleri konusunda tartışılan görüşlerden biri olan bu açıklamaya göre,[2] 1688 Şanlı Devrimi parlamentonun üstünlüğünü, sınırlı bir devleti ve güvenli mülkiyet haklarını pekiştirmiştir.[2] Bu çerçevede güvenli mülkiyet hakkı, bir fabrikaya ya da makineye yatırım yapan kişinin bu yatırımın getirisine güvenebilmesi anlamına gelmektedir. Öte yandan bu kurumsal güvencelerin tek başına ne kadar belirleyici olduğu, tartışmanın açık kalan kısmıdır.[2] Allen da bu görüşü kendi tezi olarak değil, alandaki açıklamalardan biri olarak aktarmaktadır.[2]

Beşeri sermaye, yani insanların bilgi ve becerileri de hesaba katılması gereken bir etkendir. Britanya'da okuryazarlık ve sayısal beceriler daha yaygındı,[2] bu beceriler de 18. yüzyılın teknolojik başarılarını destekleyen etkenler arasında yer almıştır.[2] Bilim ise daha karmaşık bir yerde durmaktadır. Allen'a göre bilimsel keşifler ve bilimsel kültür, Britanya'nın Avrupa'nın geri kalanından neden ayrıldığını açıklamamaktadır.[2] Bunlar Sanayi Devrimi için gerekli koşullar olabilir, fakat yeterli koşullar değildir.[2] Gerekli koşul, bulunmadığında sonucun ortaya çıkamayacağı koşuldur. Yeterli koşul ise tek başına sonucu doğurmaya yeten koşuldur. Dolayısıyla Allen'ın değerlendirmesinde bilim, ücretler ve enerji fiyatları gibi etkenlerle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanmaktadır.[2]

Atölyede alet ve makine kullanan birçok işçinin çalıştığı kalabalık bir iç mekan sahnesi.
William Bell Scott'ın Iron and Coal (Demir ve Kömür) adlı tablosu, 19. yüzyıl Britanya'sında bir demir atölyesinde çalışan işçileri göstermektedir.
William Bell Scott, Kamu malı

İş Bölümü, Fabrika ve Buhar Gücü

Sanayi Devrimi'ne eşlik eden ve bu etkenlerin içinde işlediği ekonomik dönüşüm, merkantilizmden kapitalizme geçiştir.[1] Kapitalizmde fabrikalar ve çiftlikler gibi üretim araçları genellikle özel kişilerin ve şirketlerin mülkiyetinde bulunmakta,[1] malların ve hizmetlerin çoğunun değerini ise düzenlenmemiş, serbest piyasalar arz ve talep üzerinden belirlemektedir.[1] Arz, piyasada satışa sunulan mal miktarını, talep ise alıcıların satın almak istediği miktarı ifade etmektedir. Yani bir malın fiyatını, bir devlet kararı yerine alıcılar ile satıcılar arasındaki bu karşılaşma belirlemektedir.[1]

Bu dönüşümün öne çıkan yaklaşımlarından biri "bırakınız yapsınlar" (Fr: "laissez-faire") anlayışıdır. Bu anlayışa göre ekonomiyi sadece piyasa güçleri yönlendirmeli, hükümetler ise ekonomik sisteme doğrudan müdahale etmekten kaçınmalıdır.[1] Adam Smith'in Ulusların Zenginliği (İng: "The Wealth of Nations") adlı eseri 1776'da yayımlanmıştır.[1] Smith, gümrük vergilerinin ve devlet düzenlemelerinin çoğunun azaltılmasını savunuyordu,[1] bu görüş de piyasa güçlerinin ekonomiyi kendi başına yönlendirebileceği düşüncesiyle uyumluydu.[1] Ancak ileride göreceğimiz fabrika ve sağlık yasaları, bu anlayışın sanayi toplumunda nasıl sınandığını göstermektedir.[11], [13]

Ev Sanayisinden Fabrika Disiplinine ve İş Bölümüne Geçiş

Fabrika sisteminden önce İngiltere'deki bazı girişimciler farklı bir yöntem kullanıyordu.[1] Bu girişimciler köylü ailelere ham madde veriyor, aileler de bitmiş ürünü kendi evlerinde üretiyordu.[1] Bu düzen, ev sanayisi sistemi (İng: "cottage labor") olarak bilinmektedir.[1] Ardından girişimciler işçileri tek bir yerde, fabrikada toplamaya başlamış,[1] bu karar da işi denetleyecek yöneticiler tutmalarını ve üretim üzerindeki kontrollerini artırmalarını sağlamıştır.[1] Değişen şey, üretimin yeri kadar kimin denetiminde yapıldığıdır. Fabrikada iş, sahibinin tuttuğu yöneticilerin gözü önünde yürümekteydi.[1]

Fabrika, çalışmanın kendisini de değiştirmiştir. Kendi toprağının ya da dükkanının sahibi olan çiftçi ve zanaatkarlar ne zaman ve nasıl çalışacaklarına kendileri karar verebiliyordu,[1] oysa fabrika sahipleri işçilerin mesleki hayatlarının ve hatta kişisel hayatlarının her yönünü dikkatle düzenliyordu.[1] Bu fark, sanayi çağının yeni bir deneyimine işaret etmektedir. Çalışma saatini ve biçimini artık işçinin kendisi değil, fabrikanın kuralları belirlemekteydi.[1] İlerleyen bölümlerde göreceğimiz uzun vardiyalar ve çocuk işçiliği, bu denetimin en ağır sonuçları arasında yer almaktadır.[1], [11]

Verimliliği artıran bir başka mekanizma ise iş bölümüdür. Smith'e göre emeğin üretici gücündeki en büyük gelişmeler, iş bölümünün sonucu gibi görünmektedir.[5] Teknik iş bölümünde bir ürünün yapımı küçük işlemlere ayrılmakta ve her işlem farklı bir kişiye verilmektedir.[5] Smith'in toplu iğne örneğinde bir kişi teli çekmekte, ikincisi düzeltmekte, üçüncüsü kesmekte, dördüncüsü ucunu açmakta,[5] böylece toplu iğne yapımı yaklaşık 18 ayrı işleme bölünmektedir.[5] Smith'in örneği öğreticidir, çünkü ortada karmaşık bir makine yokken bile işin bölünmesi tek başına büyük bir fark yaratabilmektedir.[5]

Smith, bu türden küçük bir atölyeyi kendi gözüyle gördüğünü anlatmaktadır.[5] Atölyede sadece 10 işçi çalışıyordu ve bazıları iki ya da üç işlemi birden yapıyordu.[5] Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü 18 işlem 10 kişiye paylaştırıldığında, işin bölünmesi Smith'in tarif ettiği kadar ileri gidememekteydi.[5] Buna rağmen bu işçiler çaba gösterdiklerinde günde yaklaşık 12 pound (İngiliz ağırlık birimi) toplu iğne üretebiliyordu,[5] bir poundda ise 4.000'den fazla orta boy iğne bulunmaktadır.[5]

Tüm Reklamları Kapat

Rakamlar bir araya getirildiğinde ortaya çarpıcı bir tablo çıkmaktadır. 12 poundun her birinde 4.000'den fazla iğne olduğuna göre atölyenin günlük çıktısı 48.000 iğneyi aşmakta,[5] Smith de bu toplamı 10 kişiye bölerek her işçinin payını günde 4.800 iğne olarak hesaplamıştır.[5] Buna karşılık bu işe özel olarak yetiştirilmemiş insanlar tek başlarına çalışsaydı, her biri günde 20 iğne bile yapamazdı, belki bir tane bile.[5] Smith'in kendi rakamlarıyla, iş bölümü kişi başına günlük çıktıyı en az 240 katına çıkarmaktadır.[5] Elbette bu oran kesin bir ölçüm değil, Smith'in iş bölümünü açıklamak için kullandığı tarihsel bir örnektir.[5]

Smith bu artışı üç nedene bağlamaktadır. Bunlar her işçinin el becerisinin gelişmesi, bir işten diğerine geçerken kaybedilen zamanın azalması ve emeği kolaylaştıran çok sayıda makinenin icat edilmesidir.[5] Ancak iş bölümü sınırsız ilerleyememektedir. Smith'e göre iş bölümünün derecesi, her zaman pazarın genişliğiyle sınırlıdır.[5] Günde 48.000 iğne üreten bir atölye, bu kadar iğneyi alacak müşteri bulamadığı sürece bu ölçekte üretim yapmanın anlamı kalmamaktadır.[5]

Peruk takmış, koyu mavi ceket giymiş yaşlı bir erkeğin portresi.
Adam Smith, iş bölümünün verimliliğini Ulusların Zenginliği adlı eserinde ortaya koymuştur.
Unknown author, Kamu malı

Pamuklu Dokuma Makineleri ve Buhar Motorunun Evrimi

Pamuk, yaklaşık 1770 ile 1830 arasındaki ilk Britanya Sanayi Devrimi'nin kilit malzemelerinden biridir.[4] Fakat Britanya pamuk sanayisi kendi kendine yeten bir sektör değildi, çünkü bu sanayi Hint pamuklu sanayisine ve Amerika kıtalarındaki köle emeğine bağımlıydı.[4] Yani Britanya'daki iplik makinelerinin işlediği pamuk, kıtalar arası bir ağın ürünüydü.[4] Bu ağın bedeli ise eşit dağılmamıştı. Daha sonra göreceğimiz gibi, Britanya'nın ucuz kumaşları zamanla Hint dokumacılarını da işlerinden edecektir.[14]

Makineleşme denince akla çoğu zaman buharla çalışan dev makineler gelmektedir. Oysa ilk tekstil makinelerinin bir kısmı insan gücüyle çalışıyordu. Örneğin James Hargreaves'in eğirme makinesi (lifleri bükerek iplik haline getiren makine) spinning jenny, çarkı dikey yerine yatay konumda olan bir düzenekti,[4] ancak çark hala elle döndürülüyordu.[4] Makineleşme, bu nedenle, başlangıçtan itibaren buhar gücü kullanılması anlamına gelmemektedir.[4] Ardından birbirini izleyen yenilikler gelmiş, Samuel Crompton'ın 1779 tarihli spinning mule makinesi de bunlardan biri olmuştur.[4]

Bu makinelerin etkisi rakamlarla daha açık görünmektedir. Geleneksel jersey ve saxony çıkrıkları makine başına günde yaklaşık 8 çile (sarılmış iplik demeti) pamuk ipliği üretirken,[4] spinning jenny ile bu miktar makine başına günde yaklaşık 25 çileye çıkmıştır.[4] Otomatik mule ise makine başına günde yaklaşık 900 çile iplik üretebiliyordu.[4] Başka bir deyişle ilk adım üretimi üç katına yaklaştırırken, otomatik mule çıkrığın 100 katından fazlasını üretmektedir.[4] Jenny'den otomatik mule'e geçişte makine başına çıktı 36 kat artmıştır. Ancak bu karşılaştırma işçi başına değil, makine başına üretime dayandığı için,[4] rakamlar bir işçinin ne kadar hızlandığını değil, tek bir makinenin kapasitesinin nasıl büyüdüğünü göstermektedir.[4]

Buhar makinesinin çalışma ilkesi görece basittir. Isı suyu buhara dönüştürmekte, genleşen buhar da bir pistonu (silindir içinde ileri geri hareket eden parça) iterek iş yapmaktadır.[1] İngiliz mucit Thomas Savery 1698'de dünyanın ilk ticari buhar makinesini kullanmış,[1] bu makine de madenlerden su çekmek ve sanayideki su çarklarına su sağlamak için çalışıyordu.[1] Böylece buhar gücünün ilk büyük görevi, Britanya madenciliğinin ölçeğiyle önem kazanan su tahliyesi olmuştur.[1], [2] Bu tarih, buhar makinesinin pamuk fabrikalarının yükselişinden yaklaşık 70 yıl önce madenlerde iş başında olduğunu göstermektedir.[1], [4]

İlk makinelerin büyük bir kusuru vardı. Newcomen'ın ilk buhar makineleri çok fazla yakıt tüketiyordu.[2] Smeaton, 18. yüzyılın ortasında bu makineleri iyileştirerek kömür tüketimini azaltmış,[2] James Watt'ın geliştirdiği ayrı yoğunlaştırıcı (buharı silindirin dışında ayrı bir bölmede soğutan parça) ise daha da fazla yakıt tasarrufu sağlamıştır.[2] Smith'in kitabının yayımlandığı 1776'ya gelindiğinde Britanya fabrikaları, bazı işlemlerini İskoç mühendis Watt'ın tasarladığı gelişmiş buhar makineleriyle yürütüyordu.[1] Buhar gücü kısa sürede fabrikaların dışına da taşınmıştır. Buharla çalışan lokomotifler ve tekneler, fabrikalara ham madde, tüketicilere ise bitmiş ürün taşımaya başladı.[1]

Tüm Reklamları Kapat

Bu gelişmeler birlikte düşünüldüğünde birbirine bağlı bir zincir ortaya çıkmaktadır. Britanya'nın büyük ölçekli madenciliği ve madenlerdeki su sorunu, buhar makinesini geliştirmeyi kazançlı kılmıştır.[2] Daha verimli makineler fabrikalara girmiş, buharlı lokomotifler ve tekneler de fabrikaların ham maddesini ve ürününü taşımıştır.[1], [2] Dahası zincirin halkaları birbirini beslemekteydi. Taşıma kolaylaştıkça fabrikalar daha geniş pazarlara ulaşabiliyordu ve Smith'in belirttiği gibi pazarın genişlemesi, iş bölümünün ilerleyebileceği sınırı da genişletmekteydi.[5]

Ekonomik Dönüşümün Çelişkileri: Makineleşme Tartışması ve Yaşam Standartları

Sanayileşme tüketim mallarını daha ucuz hale getirmişti ve işçiler de bu ucuzlayan yeni tüketim mallarına erişebiliyordu.[1] Fakat bu malları satın alabilmek için uzun saatler boyunca, zor ve çoğu zaman tehlikeli koşullarda çalışmak zorundaydılar.[1] Kazanç ile bedel aynı insanın hayatında yan yana duruyordu. Aynı işçi bir yandan daha ucuz mallar alabilen bir tüketici, bir yandan da uzun vardiyalara bağlanmış bir çalışandı.[1] Bu iki yüz, Sanayi Devrimi'nin sonuçlarına dair tartışmaların neden bugün de tek bir cevapla kapanmadığını açıklamaktadır.[3]

Gerilimin ikinci kaynağı teknolojik işsizlik kaygısıdır. Bu kaygı, makinelerin daha önce el emeğiyle yapılan işi üstlenmesiyle işçilerin işlerini kaybedeceği korkusunu ifade etmektedir.[6] Dokuma sanayisindeki işçiler bu korkuyu yazılı olarak dile getirmiş,[6] ancak aynı sanayideki tüccarlar makineleri dış pazarlardaki rekabetin bir gereği olarak savunmuştur.[7] Leeds'te birkaç yıl arayla yazılmış iki belge (1786 tarihli işçi dilekçesi ve 1791 tarihli tüccar mektubu), bu iki bakışı doğrudan karşılaştırma olanağı sunmaktadır.[6], [7]

Makine Kırıcılığı ve Leeds Dokuma Sanayisindeki Hesaplaşma

1786'da Leeds'teki yünlü dokuma işçileri bir dilekçe kaleme almıştır.[6] Dilekçe sahiplerine göre yün hazırlama makineleri (İng: "scribbling machines") binlerce kişiyi işsiz bırakmıştı,[6] bu nedenle işçiler büyük sıkıntıya düştüklerini ve ailelerini geçindiremediklerini ileri sürüyordu.[6] Bunlar dilekçe sahiplerinin kendi iddialarıdır. Belgenin değeri de tam buradan gelmektedir, çünkü dilekçe makinelerden etkilenen insanların durumu kendi sözcükleriyle nasıl anlattığını göstermektedir.[6] İşçiler iddialarını somut bir hesapla da desteklemiştir.[6]

Taş bir binanın önünde toplanmış, sade giysili 18. yüzyıl dokuma işçileri.
Yünlü dokuma işçilerinin çalıştığı bir atölyenin canlandırması. Görsel yapay zeka ile üretilmiştir.
Yapay zeka ile üretilmiş görsel (Evrim Ağacı)

Dilekçedeki hesap birkaç adımdan oluşmaktadır. İşçilere göre tek bir makine 12 saatte 10 kişinin elle yapabildiği işi yapıyordu,[6] dolayısıyla gece gündüz çalıştırıldığında 24 saatlik iş 20 kişinin işine eşit oluyordu.[6] Makineyi işletmek için ise her 12 saatte 4, 24 saatte toplam 8 kişi gerekiyordu.[6] Böylece 20 kişilik işten 8 kişilik istihdam düşüldüğünde, makine başına 12 kişi işsiz kalmaktadır.[6] Hesabın kilit varsayımı makinenin gece gündüz durmadan çalışmasıdır, ama işçiler bu sonucu ılımlı bir tahmin olarak sunmuştur.[6]

Dilekçenin en dikkat çekici kısmı, başka bir meslek öğrenme önerisine verilen yanıttır. İşçiler bu öneriye iki soruyla karşı çıkmıştır.[6] Birinci soru yeni bir meslek öğrenilirken ailelerin nasıl geçineceği,[6] ikinci soru ise yeni mesleğin de bir gün başka bir makineyle ortadan kalkıp kalkmayacağıdır.[6] İlk soru geçiş döneminin maliyetine, ikincisi geleceğin belirsizliğine işaret etmektedir. Yani işçilerin itirazı sadece bugünkü işlerini kaybetmekle ilgili değildi, yeniden eğitimin kendisinin de güvenli bir çıkış yolu olup olmadığını sorguluyorlardı.[6]

1791'de Leeds'in kumaş tüccarları ise karşı tarafın görüşünü yazıya dökmüştür.[7] Esas olarak dış talebe bağımlı olan ve dış pazarlarda başka ulusların üreticileriyle rekabet eden tüccarlara göre,[7] yün hazırlama değirmeni, eğirme tezgahı ve uçan mekik el emeğini yaklaşık üçte bir azaltmıştı.[7] Tüccarlar, her makinenin ilk çıktığında işçileri telaşa düşürdüğünü de kabul ediyordu.[7] İki belge farklı ölçeklerde rakamlar vermektedir. Dilekçeye göre tek bir makine 20 kişilik işi 8 kişiyle yaptırmakta ve 12 kişiyi (emeğin %60'ını) işsiz bırakırken,[6] tüccarlar üç makinenin birlikte el emeğini üçte bir oranında azalttığını ileri sürmektedir.[7]

Ancak mektuba göre bu makinelerin her biri ücretleri yükseltmiş ve ticareti büyütmüştür.[7] Bu iddia, 1786 dilekçesindeki kayıp vurgusundan farklıdır.[6], [7] İki belge de kendi tarafının çıkarını savunan iddialar içermektedir ve hangisinin genel olarak haklı olduğunu tek başına göstermemektedir.[6], [7] Tüccarlar ayrıca, makineler geçici bir iş kıtlığı yaratırsa, yörede yerleşik olan ve makine planına karşı çıkmayan işçilere öncelik vereceklerini bildirmiştir.[7] Bu söz bir güvence olduğu kadar bir uyarı da taşımaktaydı, çünkü işe alımda öncelik makinelere itiraz etmeyenlere tanınacaktı.[7]

Bazı işçiler ise itirazlarını dilekçeyle sınırlı tutmamıştır. 1811'den itibaren kendilerine Luddite adını veren gizli bir Britanyalı tekstil işçisi grubu dokuma makinelerini kırmaya başlamış,[1] grup üyeleri ayrıca ayaklanmalara katılmış ve yangınlar çıkarmıştır.[1] Bu eylemler, işçilerin kendi iş yerlerinin sanayileşmesine verdikleri bir tepkiydi.[1] Leeds dilekçesinden 25 yıl sonra ortaya çıkan bu hareket, kaygının yazıdan eyleme dönüşebildiğini göstermektedir.[1], [6] Elbette dilekçe ile makine kırıcılığı arasında doğrudan bir bağ kurmak için kaynaklarımız yeterli değildir, ama iki olay aynı sorunun farklı yıllarda ve farklı yöntemlerle dile getirilmesi olarak okunabilir.

Yüksek Ücret Tezinin Sınırları ve Kazanç Eşitsizliği

Yüksek ücret ekonomisi modeli kolayca yanlış anlaşılabilecek bir modeldir. Bu model Britanya'daki bütün işçilerin yüksek ücret aldığını öne sürmemekte,[3] aksine Allen sanayileşme ilerlerken pek çok işçinin yüksek ücret almaya devam ettiğini, fakat bunun herkes için geçerli olmadığını belirtmektedir.[3] Bu ayrım, Leeds'teki tartışmayı anlamaya da yardımcı olmaktadır. Pek çok işçinin ücreti yüksek kalırken, belirli bir zanaatın ustaları işini kaybediyor olabilirdi.[3], [6] Dolayısıyla bir ekonominin genel olarak yüksek ücretli olması, içindeki her grubun aynı kaderi paylaştığı anlamına gelmemektedir.[3]

Bu tarihsel karşılaştırmalar, ölçüm varsayımlarına da bağlıdır. Yaşam standardı hesaplarında ücretler, bir tüketim sepetine dayanan fiyat endeksiyle düzeltilmektedir.[3] Tüketim sepeti bir ailenin temel ihtiyaçlarını temsil eden mallardan oluşan varsayımsal bir liste, fiyat endeksi ise bu sepetin fiyatının zaman içinde nasıl değiştiğini ölçen bir göstergedir. Allen, bu sepetlerin kendi kabul ettiğinden daha fazla kalori içermesi gerektiği yönündeki bir eleştiriyi haklı bulmuştur.[3] Bu nedenle ücretlerin satın alma gücüne dair tarihsel karşılaştırmalar hesaplamanın varsayımlarına göre tartışmaya açıktır,[3] çünkü sepete daha fazla gıda eklemek aynı ücretin daha az refah sağladığı anlamına gelebilir.

Tüm Reklamları Kapat

19. yüzyılın ilk yarısında Britanya'da ortalama reel ücret (fiyat değişimlerine göre düzeltilmiş ücret) artmış,[3] ancak aynı dönemde kazançlar arasındaki farklar da büyümüştür.[3] Örneğin fabrika üretimi karşısında işini kaybeden el zanaatlarında çalışanların kazançları düşebiliyordu.[3] Bu tablo, ortalamanın neyi gizleyebileceğini açıkça göstermektedir. Bir grubun kazancı hızla artarken başka bir grubunki düşüyorsa, ortalama yine de yükselebilir. İşte Sanayi Devrimi'nin yaşam standartlarına etkisi üzerine tartışmanın önemli bir kısmı, bu dağılım farkından kaynaklanmaktadır.[3]

Tavandaki kayış ve millerle çalışan uzun dokuma tezgahı sıraları arasında çalışan kadın ve erkek işçiler.
1835 tarihli bir gravürde, mekanik dokuma tezgahlarının sıra sıra dizildiği bir fabrika salonu.
Thomas Allom (çizim), James Tingle (gravür), Kamu malı

Sanayi Kentleri ve Çalışma Koşulları

İş kentlere taşındıkça insanlar da kentlere taşınmış, tarımda iş bulamayan kadınlar ve erkekler kentsel alanlara göç etmiştir.[1] 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde Britanya'da kent ve kasabalarda yaşayanların sayısı, kırsal alanlarda yaşayanları geçmişti.[9] Fakat konut yapımı bu hıza yetişememiştir. Kentler ve yaşam alanları çoğu zaman sıkışık ve kalabalıktı.[9] Böylece tarımsal dönüşümle başlayan süreç, nüfusun ağırlık merkezini köyden kente kaydıran yeni bir aşamaya geçmiştir.[1], [9]

Kent hayatı her kesim için aynı anlama gelmiyordu. Bir yanda kalabalık işçi mahalleleri, diğer yanda sanayinin dayandığı yeni meslekler ve yeni tüketim mekanları ortaya çıkmıştır.[8], [9] Çalışma koşulları da yaşa, cinsiyete ve işverene göre önemli ölçüde farklılaştığı için,[9], [11] sanayi kentini tek bir resimle anlatmak yanıltıcı olabilir. Aşağıdaki iki bölüm, önce kentin karanlık yüzüne (yoksul mahalleler, kirlilik ve hastalık), ardından yeni orta sınıfa, kadın emeğine ve çocuk işçiliğine odaklanmaktadır.

Kentsel Ayrışma, Çevre Kirliliği ve Salgın Hastalıklar

Friedrich Engels, İngiltere'deki işçi sınıfının durumunu anlatan kitabını ilk kez 1845'te Almanya'da yayımlamıştır.[8] Bu kitap, sanayileşmenin erken dönemine dair eleştirel bir birincil tanıklıktır.[8] Birincil kaynak, incelenen dönemde yaşamış biri tarafından üretilmiş belgedir. Engels'e göre her büyük kentte işçi sınıfının kalabalık biçimde yaşadığı bir ya da daha fazla yoksul mahalle vardı,[8] hatta bu mahalleler işçi sınıfına ayrılmış ayrı bir bölge gibiydi.[8] Yani yoksulluk kentin her yanına dağılmamış, belirli mahallelerde toplanmıştı. Kentsel ayrışma denen bu durum, farklı sınıfların kentte mekansal olarak birbirinden ayrı yaşaması anlamına gelmektedir.[8]

Engels'in betimlediği sokaklar çoğunlukla döşenmemiş, engebeli ve kirliydi.[8] Bitkisel ve hayvansal atıklarla dolu bu sokaklarda kanalizasyon ya da oluk bulunmuyor,[8] bunların yerine pis ve durgun su birikintileri yer alıyordu.[8] Ne var ki bu tanıklığın bir sınırı vardır. Engels, 1892'de yazdığı önsözde kitapta anlatılan durumun İngiltere açısından birçok bakımdan geçmişte kaldığını belirtmiştir.[8] Bu not tanıklığın değerini azaltmamakta, aksine kitabın belirli bir dönemin (1844 İngiltere'sinin) fotoğrafı olarak okunması gerektiğini hatırlatmaktadır.[8]

Kirlilik sadece yoksul mahallelerle sınırlı kalmıyordu. Sanayi kentlerinde hem buhar gücü hem de elektrik üretmek için kömür yakılıyordu,[9] kentler büyüdükçe de kömür dumanı yoğunlaşmış ve kurum her yüzeyi kaplamıştır.[9] Ayrıca kentlerdeki fabrikalar, mezbahalar ve tabakhaneler (deri işleyen atölyeler) atıklarını çoğu zaman doğrudan yakındaki su kaynaklarına boşaltıyordu.[9] Kalabalık ise hastalıkların yayılmasını kolaylaştırıyordu. Örneğin verem (tüberküloz), sanayi kentlerinin kalabalık evlerinde ve iş yerlerinde hızla yayılmış ve birçok insanın ölümüne yol açmıştır.[9] Böylece Britanya'nın sanayi avantajının kaynaklarından biri olan kömür, kentlerde havayı kirleten bir etkene dönüşmüştür.[2], [9] İnsanın Sanayi Devrimi'nden bu yana yeryüzü şekillerine müdahalesi ise ayrı bir konu olarak antropojenik jeomorfoloji yazımızda ele alınmaktadır.

Tüm Reklamları Kapat

Yeni Orta Sınıf, Kadın Emeği ve Çocuk İşçiliği

Sanayi kenti sadece fabrika işçilerinden oluşmuyordu. Satış temsilcileri, mühendisler, muhasebeciler ve yöneticilerden oluşan bir orta sınıf da büyümekteydi,[9] sanayileşme de büyük ölçüde bu meslekleri yürüten insanlara dayanıyordu.[9] Hatta bu sınıfın artan ağırlığı siyasete de yansımıştır. 1832 Büyük Reform Yasası'nın oy hakkını esas olarak orta sınıftan erkeklere tanıması, bu yükselişin siyasal bir sonucu olarak okunabilir.[10] Bunun yanında toplu ulaşım ve tüketim mallarının kitlesel üretimi, modern büyük mağazanın (İng: "department store") doğuşunu kolaylaştırmıştır.[9]

Büyük mağazalar genç işçi sınıfı kadınlarına temiz ve güvenli ortamlarda çalışma olanağı da sunuyordu,[9] bu da fabrikalardaki zor ve çoğu zaman tehlikeli koşullarla karşılaştırıldığında önemli bir farktı.[1], [9] Kadın emeğinin biçimi ise ülkeden ülkeye değişiyordu. Örneğin Japonya'da tekstil işçilerinin çoğu bekar genç kadınlar ve ergenlik çağındaki kızlardı,[9] bu işçiler de Osaka gibi yerlerde fabrikalara ait yatakhanelerde kalıyordu.[9] Fabrikanın aynı zamanda konut olduğu böyle bir düzen, işverene işçilerin iş dışındaki hayatı üzerinde de söz hakkı tanıyabilirdi.[1], [9]

Çocuk işçiliğinin boyutu, resmi müfettiş raporlarına da yansımıştır. Örneğin 1836 tarihli bir müfettiş raporu, Taylor, Ibbotson & Co. adlı işletmede çalışan çocukların anlatımını kaydetmiştir.[11] Çocuklara göre iş cuma sabahı saat 6'da başlamış ve cumartesi öğleden sonra saat 4'e kadar sürmüştü.[11] Cuma sabahı ile cumartesi öğleden sonrası arasındaki bu 34 saatin içinden sadece yemek araları ve gece yarısındaki bir saatlik ek ara çıkıyordu.[11] Yani çocuklar, kısa aralar dışında yaklaşık 34 saat boyunca çalışmışlardı.[11]

Elbette bütün fabrika sahipleri işçilerini aynı koşullarda çalıştırmıyordu.[11] Örneğin Robert Owen'ın New Lanark'taki yerleşiminde fabrikalarında çalışan her aileye bir ev verilmiş,[11] işçiler burada okullara ve doktorlara da erişebiliyordu.[11] Bu örnek, çalışma ve yaşam koşullarının işverenin tercihlerine göre önemli ölçüde değişebildiğini göstermektedir.[11] Öte yandan tek tek işverenlerin iyi örnekleri bütün işçileri koruyacak genel kuralların yerini tutmuyordu ve bir sonraki bölümde ele alınan fabrika yasaları işte bu boşluğu doldurmaya yönelmiştir.[11]

Nehir kenarında, tepeye yaslanmış taş fabrika binaları ve yanlarındaki işçi evleri görünmektedir.
İskoçya'daki New Lanark'ta nehir kıyısındaki pamuk fabrikası binaları ve işçi konutları.
Phil Barker, CC BY-SA 4.0

Reform, İşçi Hareketleri ve Sosyalizm

Fabrika yasalarına giden yolu açan sanayi toplumunun sorunları, laissez-faire anlayışını birkaç cepheden birden zorlamıştır. Sanayi kentlerinde yaşayan kalabalıklar parlamentoda temsil isterken,[10] kötü çalışma ve yaşam koşulları da fabrika ve halk sağlığı yasalarını gündeme getirmiştir.[11], [13] Laissez-faire anlayışı devletin ekonomiye doğrudan müdahale etmemesini savunduğu için, bu yasaların her biri bu anlayıştan bir ölçüde uzaklaşma anlamına gelmekteydi.[1], [13] Böylece Smith'in 1776'da savunduğu sınırlı devlet fikri, yarım yüzyıl sonra fabrikaların içine uzanan düzenlemelerle sınanmaya başlamıştır.[1], [11]

Bu baskıların bir kısmı mevcut kurumlar içinde kalmış ve Britanya'da reform talebi, bu görüşe göre 1688'den beri üstünlüğü pekişmiş olan parlamentoya yönelmiştir.[2], [10] Öte yandan sendikalar ve sosyalist akımlar, işçilerin kendi örgütleri aracılığıyla değişim aramıştır.[13] Bu akımların bir kısmı barışçıl ve demokratik yolları savunurken, bir kısmı şiddeti de değişimin aracı olarak görmekteydi.[13] Dolayısıyla sanayileşmenin siyasal sonuçları, parlamento reformundan devrim çağrısına kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmıştır.[10], [12], [13]

Tüm Reklamları Kapat

Siyasal Temsil Mücadelesi: 1832 Reform Yasası ve Çartizm

Sanayileşme, Britanya'nın seçim haritasını eskitmişti. Önceki 80 yılda büyüyen Manchester ve Birmingham gibi sanayi kentlerinin kendi milletvekilleri yoktu.[10] Ayrıca oy kullanabilmek için mülk sahibi olmak ya da belirli vergileri ödemek gerekiyordu,[10] bu koşullar da işçi sınıfının çoğunu seçimlerin dışında bırakıyordu.[10] Yani nüfusun kentlere kaydığı bir dönemde siyasal temsil hala eski düzeni yansıtmaktaydı,[9], [10] fabrikaların yoğunlaştığı bu kentlerin ülkenin yasalarını yapan mecliste doğrudan bir sesi bulunmuyordu.[10]

1831'de Avam Kamarası (parlamentonun seçilmiş alt kamarası) bir reform tasarısını kabul etmiş,[10] ancak Tory partisinin hakim olduğu Lordlar Kamarası (parlamentonun üst kamarası) tasarıyı reddetmiştir.[10] Bunun üzerine ayaklanmalar ve ciddi karışıklıklar yaşanmıştır.[10] Hükümet içinde, bir reform yapılmazsa yerine bir devrim çıkabileceği korkusu da vardı.[10] Bu korku, reformun sadece bir hak talebine yanıt olarak değil, düzeni koruma çabası olarak da desteklendiğini göstermektedir.[10]

1832 Büyük Reform Yasası temel olarak orta sınıftan erkeklere oy hakkı tanımış,[10] Birmingham, Bradford, Leeds ve Sheffield gibi yeni kentler de milletvekili seçme hakkı kazanmıştır.[10] Leeds'in bu listede yer alması dikkat çekicidir. 1786'da makinelere karşı dilekçe yazan dokumacıların kenti, kendi milletvekilini seçme hakkını ancak 46 yıl sonra elde etmiştir.[6], [10] Öte yandan seçim bölgelerinin büyüklükleri eşit değildi.[10] Sık yapılan bir yanılgının aksine yasa genel oy hakkı getirmemiş, mülkiyet koşulları yüzünden işçi sınıfından erkeklerin çoğu oy hakkının dışında kalmış, kadınların ise tamamı dışlanmıştır.[10]

Oy hakkı tartışması 1832'de kapanmamıştır. Çartist hareketin programı olan Halk Sözleşmesi (İng: "People's Charter") altı talep içeriyordu,[8] bu taleplerin her biri de seçim sisteminin farklı bir yönünü hedefliyordu. Taleplerin bir kısmı 1832 yasasının çözmeden bıraktığı sorunlara doğrudan karşılık gelmekteydi,[8], [10] örneğin eşit seçim bölgeleri talebi reformdan sonra da eşitsiz kalan seçim bölgelerini hedef almaktaydı.[8], [10] Altı talep aşağıda sıralanmıştır.

  • Genel erkek oy hakkı (reşit, akıl sağlığı yerinde ve suçtan hüküm giymemiş her erkeğe oy hakkı tanınması).[8]
  • Yıllık parlamento (parlamento seçimlerinin her yıl yapılması).[8]
  • Milletvekillerine ödenek (yoksul kişilerin de aday olabilmesi için milletvekillerine ücret ödenmesi).[8]
  • Gizli oy (rüşveti ve yıldırmayı önlemek için oyların gizli verilmesi).[8]
  • Eşit seçim bölgeleri (eşit temsil için seçim bölgelerinin eşitlenmesi).[8]
  • Mülkiyet şartının kaldırılması (adaylardan istenen 300 sterlinlik toprak mülkiyeti koşulunun kaldırılması ve her seçmenin aday olabilmesi).[8]

Fabrika Mevzuatı, Sendikalar ve Sosyal Refah Devleti

Parlamento, fabrikadaki çalışma koşullarına da müdahale etmeye başlamıştır. 1833 Fabrika Yasası, çocuk işçileri korumaya yönelik kurallar getirmiştir.[11] Bu yaklaşım Leeds dilekçesindeki itirazdan ve New Lanark'taki iyi niyetten farklı bir yolu temsil etmekteydi, çünkü artık çocukların çalışma koşulları yasanın koyduğu sınırlara bağlanmaktaydı.[11] Yasanın başlıca kuralları aşağıda sıralanmıştır.

Loş bir iplik fabrikasında yüksek pencerelerden gelen ışıkta, makineler arasında duran çocuklar.
Bir pamuk fabrikasında çalışan çocukların canlandırması. Görsel yapay zeka ile üretilmiştir.
Yapay zeka ile üretilmiş görsel (Evrim Ağacı)
  • Yaş sınırı (dokuz yaşından küçük çocukların çalıştırılmaması).[11]
  • Günlük süre (13 ile 18 yaş arasındaki çocukların günde en fazla 12 saat çalışması).[11]
  • Gece çalışması yasağı (çocukların gece çalıştırılmaması).[11]
  • Eğitim (çocuklara her gün iki saat eğitim verilmesi).[11]
  • Denetim (yasanın uygulanması için dört fabrika müfettişinin görevlendirilmesi).[11]

Yasanın kabul edilmesi, çocuklara kötü muamelenin bir gecede sona erdiği anlamına gelmemiştir.[11] Nitekim Taylor, Ibbotson & Co. hakkındaki 1836 raporu da yasadan sonraki döneme aittir,[11] aralar dahil yaklaşık 34 saat süren bu çalışma da yasanın 13 ile 18 yaş arası için koyduğu 12 saatlik günlük sınırın neredeyse üç katıdır.[11] Raporun bu bölümünde çocukların yaşları verilmemektedir.[11] Yasayı uygulamakla görevli müfettişlerin sadece dört kişi olması da denetimin ne kadar zor olduğunu düşündürmektedir.[11] Sınırlar zamanla genişletilmiştir. 1847'de tekstil alanında kadınların ve 18 yaşından küçüklerin günlük çalışma süresi en fazla 10 saatle sınırlandırılmıştır.[11]

Tüm Reklamları Kapat

Düzenleme fabrikanın dışına da taşmıştır. Britanya 1848'de Halk Sağlığı Yasası'nı kabul etmiş,[13] bu yasa da lağım atıklarının boşaltılması gibi konuları düzenlemek üzere bir Ulusal Sağlık Kurulu oluşturmuştur.[13] Böylece Engels'in betimlediği kanalizasyonsuz sokaklar ve atıklarını su kaynaklarına boşaltan işletmeler gibi sorunlar, devletin gündemine girmiştir.[8], [9], [13] Engels'in kitabından sadece üç yıl sonra çıkan yasa, kent sağlığının bir kamu sorunu olarak görülmeye başlandığına işaret etmektedir.[8], [13]

İşçiler de kendi örgütlerini kurmuştur. Sendikalar işçileri yönetimle olan ilişkilerinde temsil etmek üzere örgütlenmiş,[13] taleplerin büyük bölümü de ücretlerin, çalışma saatlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine odaklanıyordu.[13] Sekiz saatlik işgünü birçok sendikanın hedefiydi,[13] bu hedeflere ulaşılamadığında ise işçiler greve gidiyordu.[13] Grev, işçilerin taleplerini kabul ettirmek için topluca çalışmayı bırakmasıdır. Sekiz saat hedefi 1847'de tekstilde kadınlar ve gençler için konan 10 saatlik sınırın da altındaydı,[11], [13] dolayısıyla bu fark yasaların sağladığı ile işçilerin talep ettiği arasındaki mesafeyi göstermektedir.

Almanya bu alanda farklı bir yol izlemiştir. 1883 Sağlık Sigortası Yasası işverenlerin çalışanlarına sağlık sigortası sağlamasını zorunlu tutmuş,[13] sigortanın kaynağı ise işçi ücretlerinden kesilen tutarlarla işveren katkılarının birleştirilmesiydi.[13] Alman hükümeti 1889'da sigortayı yaşlıları ve engelli kişileri de kapsayacak şekilde genişletmiştir.[13] Bu kaynaklardaki Britanya örneklerinde devlet daha çok çalışma saatlerini ve kent sağlığını düzenlerken, Alman örneğinde işçinin hastalık, yaşlılık ve engellilik gibi risklere karşı korunması ön plana çıkmaktaydı.[11], [13] Yani sanayileşmenin sorunlarına verilen devlet yanıtı her ülkede aynı biçimi almamıştır.[13], [14]

Sosyalist Akımlar ve Marksist Sınıf Çözümlemesi

19. yüzyıl sosyalizmi tek biçimli bir akım değildi.[13] Farklı sosyalist akımları sadece birkaç ortak nokta birleştiriyordu,[13] bunlar da laissez-faire kapitalizmine duyulan hoşnutsuzluk, yoksulların hayatını iyileştirme isteği ve kapitalizm ile sanayileşmenin yarattığı sorunları devletin çözmesi gerektiği inancıydı.[13] Üçüncü ortak nokta Smith'in savunduğu sınırlı devlet anlayışının tam karşısında yer almaktaydı,[1], [13] çünkü Smith devlet düzenlemelerinin azaltılmasını savunurken sosyalistler sanayileşmenin sorunlarının çözümünü devletten beklemekteydi.[1], [13]

Karl Marx ve Engels, 1848'de yayımlanan Komünist Manifesto'da daha keskin bir çözümleme ortaya koymuştur.[12] Marx ve Engels'e göre toplum giderek birbirine düşman iki büyük sınıfa, burjuvazi ve proletaryaya bölünmekteydi.[12] Burjuvazi fabrika, maden ve demiryolu gibi sanayi üretim araçlarının sahibi,[13] proletarya ise ancak iş bulduğu sürece geçinebilen modern işçi sınıfıdır.[12] Ayrıca bu çözümlemeye göre burjuvazi, düşük ücretli işçilerin emeğini sömürmektedir.[13] Proletaryanın ancak iş bulduğu sürece geçinebilmesi, Leeds işçilerinin işsiz kalınca ailelerini geçindirememe kaygısını hatırlatmaktadır.[6], [12]

Manifesto, işçilerin ücret düzeyini korumak için sendikalar ve kalıcı birlikler kurmasını sınıf mücadelesinin bir parçası olarak anlatmaktadır.[12] Komünistlerin siyasal hedefleri ise proletaryanın sınıf olarak örgütlenmesi, burjuva egemenliğinin devrilmesi ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesiydi.[12] Sık karıştırılan bir nokta, metindeki mülkiyet eleştirisidir. Manifesto, komünizmin ayırt edici özelliğinin genel olarak mülkiyetin değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılması olduğunu belirtmektedir.[12] Önerileri arasında bütün çocuklara kamusal okullarda ücretsiz eğitim ve çocukların fabrikalarda mevcut biçimiyle çalıştırılmasının kaldırılması da vardı,[12] bu öneri de 1833 Fabrika Yasası'nın çocuk işçiliğine koyduğu sınırları daha ileri götüren bir talepti.[11], [12]

Tüm Reklamları Kapat

Sosyalistler 1864'te Londra'da Uluslararası İşçi Birliği'ni kurmuştur.[13] Ancak hareket içinde yöntem konusunda ciddi bir ayrılık vardı. Bazı sosyalistler değişim için şiddet kullanılmasını savunuyor, diğerleri ise daha barışçıl ve demokratik yolları tercih ediyordu.[13] Alman Sosyal Demokrat Partisi, işçi sınıfının koşullarını iyileştirecek yasaları savunan bir partiydi ve üyelerinin birçoğu Alman parlamentosuna seçilmişti.[13] Partinin başlıca hedeflerinden biri çalışma saatlerinin azaltılmasıydı,[13] bu hedef de sendikaların sekiz saatlik işgünü talebiyle örtüşmekteydi.[13] Böylece Manifesto'nun devrimci dili ile parlamentoda yasa yoluyla iyileştirme arayan partiler, sosyalist hareketin farklı kolları olarak yan yana var olmuştur.[12], [13]

Süslü başlıklı, el yazısıyla doldurulmuş ve altında birçok imza bulunan eski bir üyelik kartı.
Uluslararası İşçi Birliği'nin 1870 tarihli bir üyelik kartı. Kartta birliğin farklı ülkelerden sorumlu sekreterlerinin imzaları yer almaktadır.
The New York Public Library, CC0

Küresel Yayılım: İkinci Sanayi Devrimi ve Yeni Emperyalizm

Sosyalist hareketin bu kolları gibi sanayileşmenin kendisi de Britanya'yla sınırlı kalmamıştır. Britanya'yı ABD, Fransa ve Belçika, 19. yüzyılın ilk yarısında ise Almanya izlemiş,[14] bu ülkeler de önce su, ardından buhar gücünden yararlanarak tekstil, demir ve çelik gibi malları kitlesel olarak üretmeye başlamıştır.[14] Kitlesel üretim, aynı malın çok büyük miktarlarda ve standart biçimde üretilmesidir. Bu sıralama, Britanya'da görülen güç kaynağı geçişinin (sudan buhara) başka ülkelerde de yaşandığını göstermektedir.[1], [14]

İş bölümünün pazar genişliğiyle sınırlı olması, büyüyen üretimin daha büyük pazarlar gerektirdiğine işaret etmektedir.[5] Marx ve Engels de ürünleri için sürekli genişleyen bir pazara duyulan ihtiyacın burjuvaziyi dünyanın her yerine sürüklediğini yazmış,[12] bu çözümlemeye göre burjuvazi bu ihtiyaç nedeniyle her yerde ticari bağlantılar kurmaya yönelmektedir.[12] Siyasal görüşleri birbirinden çok farklı olan bu yazarlar, bu noktada benzer bir ilişkiye dikkat çekmektedir. Üretim büyüdükçe, ürünleri karşılayacak pazarların da büyümesi gerekmektedir.[5], [12] Bu ilişki, aşağıda ele alınan emperyal rekabeti anlamak için önemli bir anahtardır.[15]

Çelik, Elektrik ve Devlet Öncülüğünde Sanayileşme

19. yüzyılın ortası ile 20. yüzyılın başı arasında yeni enerji kaynakları, teknolojik yenilikler, yeni ulaşım biçimleri ve büyüyen iletişim ağları ortaya çıkmıştır.[14] Bu süreç çoğu zaman İkinci Sanayi Devrimi olarak adlandırılmaktadır.[14] Yeniliklerden biri, 1850'lerde geliştirilen Bessemer yöntemidir.[14] Erimiş ham demirdeki safsızlıkları gideren bu yöntem sayesinde, raylar ve makineler için daha uygun, daha güçlü çeliğin kitlesel üretimi mümkün hale gelmiştir.[14] Yani birinci dönemin buharlı lokomotifleri, ikinci dönemde daha güçlü çelikten yapılan raylara kavuşmuştur.[1], [14]

Elektrik de fabrikalarda makineleri çalıştırmanın ve sokakları, iş yerlerini ve evleri aydınlatmanın bir aracı olmuştur.[14] İçten yanmalı motorlar da bu dönemde yaygınlaşmıştır.[14] İçten yanmalı motor, yakıtın motorun kendi içinde yakıldığı bir motordur. Ancak içten yanmalı motor İkinci Sanayi Devrimi'nin tek enerji kaynağı haline gelmemiş,[14] buharın ya da atın yerini de tamamen almamıştır.[14] Bu durum Hargreaves'in elle çalışan makinesinde gördüğümüz bir dersi yeniden hatırlatmaktadır, yani Sanayi Devrimi boyunca yeni ve eski güç kaynakları çoğu zaman yan yana kullanılmıştır.[4], [14]

Sanayileşmenin kurumsal yolu da her ülkede aynı değildi. Örneğin Japonya'da sanayileşme Meiji hükümetinin başlıca hedeflerinden biriydi,[14] hatta Japon devleti bu süreçte 19. yüzyıldaki Batılı ülkelerin çoğuna kıyasla daha büyük bir rol üstlenmiştir.[14] Bu örnek, laissez-faire anlayışının sanayileşmenin tek yolu olmadığını göstermektedir.[1], [14] Britanya'da özel girişim ve piyasa ön plandayken, Japonya'da devlet sanayileşmenin yönlendiricisi konumundaydı.[1], [14] Osaka'daki tekstil fabrikalarında çalışan genç kadınlar da bu sanayileşmenin emek tarafını oluşturmaktaydı.[9], [14]

Tüm Reklamları Kapat

Sanayisizleşme, Sömürge Demiryolları ve Emperyalist Rekabet

Sanayileşmenin bir bölgedeki başarısı, başka bir bölgede gerilemeye dönüşebiliyordu. Sanayisizleşme, var olan bir sanayinin bu şekilde gerilemesini anlatan bir kavramdır. Örneğin Britanya'nın ucuz ve kitlesel üretilmiş kumaşları Hindistan pazarlarını doldurmuş,[14] yerli dokumacıların fiyatlarının altında satılarak dokumacıları işlerinden etmiştir.[14] Bu gelişme dikkat çekici bir döngüyü tamamlamaktadır. Britanya pamuk sanayisi başlangıçta Hint pamuklu sanayisine bağımlıyken, sonunda Hint dokumacılarını işinden eden bir rakibe dönüşmüştür.[4], [14] Ayrıca Hint dokumacılarının yaşadığı kayıp, Britanya'da fabrika üretimi karşısında gerileyen el zanaatlarının durumuna benzer görülebilir.[3], [14]

Beyaz giysili ve sarıklı bir adam, mavi duvarlı bir odada kırmızı kumaş dokunan el tezgahının başında oturmaktadır.
Tezgahının başında çalışan Hintli bir dokumacıyı gösteren guaş resim.
Wellcome Collection, CC BY 4.0

Sanayileşen işletmeler maliyetleri ve fiyatları düşük tutmak için ucuz ham madde arıyor,[15] ürettikleri malları satacakları, mümkünse rekabetin bulunmadığı pazarlara da ihtiyaç duyuyorlardı.[15] Bunun yanında ham madde ve ürün taşıyan gemiler ile bunları koruyan donanmalar, yakıt ve ikmal sağlayacak limanlara muhtaçtı.[15] Bu bağlamda emperyalizm, düşük maliyetli kaynaklara sahip ve rakip kitlesel üretim mallarının bulunmadığı bölgeler üzerinde doğrudan ya da dolaylı denetim kurma politikasıdır.[15] Tanımdaki iki ölçüt (ucuz kaynak ve rakipsiz pazar), Smith'in iş bölümünü pazarın genişliğine bağlayan düşüncesiyle de uyumludur.[5], [15]

Ulaşım, iletişim, silah ve tıp alanlarındaki gelişmeler bu denetimi mümkün kılmıştır.[15] Altyapı da aynı amaca göre biçimlenmiştir. Örneğin Afrika gibi yerlerdeki bazı demiryolu hatları sadece iç bölgelerden kıyıya uzanıyordu,[15] çünkü bu hatların amacı Avrupa ve ABD fabrikalarına gidecek ham maddeleri bekleyen gemilere ulaştırmaktı.[15] Yani bu demiryolları nüfus merkezlerini birbirine bağlamaktan çok, ham maddeyi dışarı taşımaya yönelikti.[15] Böylece Britanya'da fabrikaya ham madde, tüketiciye ürün taşıyan buharlı ulaşım, sömürgelerde tek yönlü bir taşıma hattına dönüşmüştür.[1], [15]

Sömürgeler edinildikten sonra yeni bir sorun ortaya çıkmıştır. Emperyal güçler topraklarına başka sanayi güçlerinin el uzatmasını önlemek zorundaydı,[15] bu durum da sömürgeler üzerinde daha sıkı bir denetime ve çoğu zaman komşu bölgeleri fethetme girişimlerine yol açmıştır.[15] Dolayısıyla rekabet, piyasadaki fiyat rekabetinden toprak üzerindeki rekabete taşınmıştır. Leeds tüccarlarının 1791'de dış pazarlardaki rakiplerinden söz etmesi, bu rekabetin çok daha küçük ölçekli ve erken bir yansıması olarak görülebilir.[7], [15]

Sonuç

Sanayi Devrimi, tarım ve el sanatlarına dayanan toplumlardan makineli üretimin belirlediği toplumlara geçişi başlatan ve bu geçişi Britanya'dan dünyaya yayan tarihsel eşiktir.[1], [14] Bu eşiğin bıraktığı en kalıcı soru, verimlilik artışının nasıl paylaşılacağıdır. Smith'in atölyesinde kişi başına iğne sayısı katlanırken, Leeds işçileri aynı türden bir hesabı işsiz kalan insanlar üzerinden yapıyordu.[5], [6] Benzer şekilde ortalama reel ücretin yükseldiği yıllarda el zanaatlarında çalışanların kazancı düşebiliyordu.[3]

Aynı paylaşım sorusu ülkeler arasında da ortaya çıkmıştır, çünkü Britanya kumaşları Hint dokumacılarını işten ederken sömürge demiryolları ham maddeyi iç bölgelerden kıyıdaki gemilere taşıyordu.[14], [15] Ülke içinde ise laissez-faire anlayışı ile fabrika yasaları, sosyal sigorta ve sosyalist talepler arasındaki gerilim, devletin ekonomideki rolüne dair tartışmayı biçimlendirmiştir.[1], [11], [13]

Tüm Reklamları Kapat

1786'daki Leeds dilekçesinin sorduğu soru hala tarihsel bir belgenin sınırlarını aşmaktadır. İşçiler, yeni öğrenilen bir mesleğin de başka bir makineyle ortadan kalkıp kalkmayacağını sormuştu,[6] bu soru da üretim teknolojisinin değiştiği her dönemde yeniden sorulabilir.[6]

Rastgele Yazıya Git
0
Alt Başlıklar
MAKALE SONRASI

Bu makale üzerine konuşmaya devam et

Topluluk sohbetine katıl, yorum bırak veya ayrıntılı bir soru sor.

Bilimsel bir hata mı gördün?
Bu Makale Sana Ne Hissettirdi?
  • Muhteşem!
    Muhteşem!
    0
  • Tebrikler!
    Tebrikler!
    0
  • Bilim Budur!
    Bilim Budur!
    0
  • Mmm... Çok sapyoseksüel!
    Mmm... Çok sapyoseksüel!
    0
  • Güldürdü
    Güldürdü
    0
  • İnanılmaz
    İnanılmaz
    0
  • Umut Verici!
    Umut Verici!
    0
  • Merak Uyandırıcı!
    Merak Uyandırıcı!
    0
  • Üzücü!
    Üzücü!
    0
  • Grrr... *@$#
    Grrr... *@$#
    0
  • İğrenç!
    İğrenç!
    0
  • Korkutucu!
    Korkutucu!
    0
Kaynaklar ve İleri Okuma
Tüm Reklamları Kapat

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misin?

Şu iki siteden biriyle hemen destek olabilirsin:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracıyla 06.11.2026 17:35:37 tarihinde oluşturuldu. Evrim Ağacı'ndaki içerikleri birden fazla editör sürekli gözden geçiriyor, güncelliyor ve geliştiriyor. Bu çıktıdan sonraki güncellemeleri görmek ve içeriğin en güncel hâlini okumak için şu adrese git: evrimagaci.org/s/24096

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı sürece izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş hâlleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz.

Keşfetmeye Devam Et