Hayır. Uzun bir açıklamaya gerek olduğunu sanmıyorum, bir bireyin yaptığı eylemler hiçkimseye o birey adına canıyla ilgili karar alma hakkı vermemeli. Özellikle de birey yaşamak istiyorsa, bu kararını veto etmek ahlaken hiçbirşeyi çözmez.
Başkaları adına verdiğimiz kararlar her zaman doğru olmayabilir. Bu yüzden kendimizden çok daha büyük birşey inşa etmeliyiz, bir etiğimiz olmalı. İdealize etmek için değil, yaptıklarımızın sorumluluğunu taşımak ve bununla yaşayabilmek için.
Bu soru, ahlak felsefesinin en eski ve en zor tartışmalarından birine dokunur. Kesin bir cevap verilmesi belki de en zor sorulardan biri bazen öyle suçlar ve insanlarla karşılaşırız ki insan o suçluyla aynı havayı solumak bile istemez ama işte insani dürtülerimiz bizi burda ele geçiriyor, aslında hissettiğimiz intikam alma dürtüsü. Ama bence bir bireyin yaşam hakkının, yaptığı eylemler nedeniyle bilinçli ve planlı biçimde elinden alınması ahlaken savunulabilir değildir. Evet bazı eylemler o kadar korkunçtur ki bizi "insanlıktan çıktı" dedirtir. Ancak kişiyi "insan" hakları dışında tutarak ceza vermek de bana fazlasıyla ürkütücü geliyor.
Böyle bir hak bireylerin elinden ne sebeple, hangi suçlar kapsamında alınacak; buna kim, nasıl koşularda karar verecek ki? Yani tam olarak bu eylemin ölçülerini net ve kusursuz bir sınırda belirtmek fazlaca zor. Diyelim ki bu sınırı belirtik ve çizdik ama unutmayalım bunun tarihsel olarak genişlemesi ve sonunda yalnızca “en kötüler” değil, “istenmeyenler” de bu kapsama girmesi de ihtimal dahilinde. Şu ana kadar hiç kimsenin haksız yere hapis yatmadığını söyleyebir miyiz? Hayır günümüzde bu kişilerin sayısız örneği bulunmaktadır.
adalet sistemleri insanlar tarafından yönetilir; ön yargılı, yanılabilir ve siyasi baskılara açıktır. Ölüm cezası ise hiç bir şekilde geri alınamaz ve telafi edilemez. Masum bir insanın idam edilme ihtimali ( ki bu tarih boyunca sayısız kez yaşanmıştır. ) böyle bir cezayı uygulamayı ahlaken ve pratikte imkansız hale getirir.
Ve adalet intikam değil, insanileştirme çabasıdır. Ceza adaleti, ilkel intikam dürtümüzü pekiştirmek değil , toplumsal barışı, ıslahı ve onarımı sağlamak içindir.
Bu soruyu bir kişinin diğer bir kişiyi öldürmek istemesi şeklinde düşünürsek bence asla böyle bir şey olmamalı. Mesela çocukken istismarcı babasını öldürmesinden on yıllar geçtikten sonra şehrindeki suç örgütleriyle ittifak kuran ve şehirde çıkan küçük bir iç savaştan yararlanıp şehirdeki bir mahalleyi tamamen yıkıp yeniden inşa etmeye çalışan bir adam hayal edin. Suç faaliyetleri; onu kendisine ihanet eden bazı ortaklarıyla karşı karşıya getirsin ve eylemleri polise sızdırlıdıktan sonra tutuklansın. Ada hapishanesini yönetmeye başlasın ve serbest bırakıldığında şehirdeki suç rakiplerini yok etmeyi hedeflesin. Hapihaneden çok yetenekli bir silah ustasının kaçmasına yardım etsin çünkü rakip suç imparatorluklarının ortadan kaldırılmasını istesin. Bu adamı şehirdeki çoğu sivil öldürmek isteyecektir, değil mi? Çünkü çoğu ailenin arasına girmiş, özel sektörde dükkanları olan insanlara sahip olduğu bankadan zamanında kredi verip ödeyemediklerinde sabotaj yapmış bu sayede şehrin en büyük ve rakipsiz suç imparatoru olmuştur. Siz bu adamı öldürmek ister miydiniz. Bence bu adam öldürülmemeli ve adalete teslim edilmelidir. Adalet idam diyor ise o doğrudur fakat aksi olamaz.
Hemen cevap vereyim; tabiki savunulabilir.
Ahlâk da tüm diğer insanoğlu olguları gibi çoğunluğun ya da güçlülerin kabulünden ibarettir. Nihayetinde bu bir cana değer biçme ve bunun adil olduğunu ispat etme çabasıdır. Bu tartışma doğru veya yanlışın savunulmasından çok "kısasa kısas ahlâkîdir" algısının etkileriyle, sirayet edebildiği zihinlerin yeteri kadar etki alanının olup olmadığı ile alakalıdır. Konu bir şeye değer biçme olduğunda insanoğlu, adaleti zarar görenin telafi edilmesinden ibaret olarak ele almaya meyillidir. Yaşam dediğimiz bu sonlu süreçte kusursuz olarak tanımladığımız mümkün olmayan duruma ulaşma ülküsü adalet, ahlak gibi konularda "kusursuz olunmalı" fikrini besliyor. Ancak yaşamın kendisi dahi kusursuz tanımımıza uymuyor. Kusursuz olmayan herhangi bir konunun paletindeki tüm tonlar bir dönemde ahlâkî olarak savunulabilir. Bundan sonrası din felsefesinin alanı.
Bir bireyin yaşam hakkının, yaptığı eylemler nedeniyle elinden alınmasının ahlaki olarak savunulup savunulamayacağı sorusu, hukuk ve ahlak felsefesinin en temel meselelerinden biridir. Bu soru özellikle ölüm cezası bağlamında yoğun biçimde tartışılmaktadır. Etik teoriler arasında bu konuda iki ana yaklaşım öne çıkar: cezalandırıcı adalet (retributivizm) ve hayatın kutsallığını savunan temel etik ilkeler.
Cezalandırıcı adalet savunucuları, bazı suçların ,özellikle cinayet gibi ağır suçların, failinin yaşamının sonlandırılmasının makul bir ceza olduğunu ileri sürerler. Bu yaklaşım, “lex talionis” yani talio ilkesine dayandırılır; bir suçlunun hayatını ortadan kaldırması durumunda, aynı ölçüde bir bedensel karşılık verilmesi adaletin gereği olarak görülür (Stanford Encyclopedia of Philosophy). Bu tür argümanlar genellikle bireyin özgür irade ile kötü eylemlerde bulunduğu ve bu eylemlerinin sonuçlarını taşıması gerektiği varsayımına dayanır (Stanford Encyclopedia of Philosophy). Ayrıca bazı teoriler ölüm cezasının caydırıcılık ve toplumsal güvenlik gibi faydalar sağlayabileceğini öne sürer; yani potansiyel suçlular cezadan korkarak daha ağır suçlardan kaçınabilir (Death Penalty Information Center verileri; örneğin Ehrlich çalışması tartışmaları)
Ancak bu tür savunmalar ahlaki açıdan güçlü eleştirilerle karşılaşır. İlk olarak, yaşam hakkı bir insan hakkı olarak evrensel ve devredilmez kabul edilir; uluslararası insan hakları hukuku bu ilkeyi güçle korur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi uyarınca “herkesin yaşama hakkı hukuk tarafından korunmalıdır” ve “hiç kimse, kanunda cezası belirlenmemiş bir suçu işlemesi nedeniyle yaşama hakkından bilinçli olarak yoksun bırakılamaz” ifadesi yer almaktadır (AİHS Madde 2/1; ) . Bu bağlamda devletin bireyleri hukuka aykırı biçimde öldürmemesi, hatta ölüm cezası gibi cezai yaptırımlarda bile çok sıkı sınırlar öngörülmesi gerektiği vurgulanır.
Etik açıdan yaşamın kutsallığı ve insan haklarına saygı ilkesi, ölüm cezası uygulamasına karşı güçlü bir argüman oluşturur. Ölüm cezasına karşı çıkanlar, bu yaptırımın bir insanın hayatına son vermenin etik temellendirilmesinin doğası gereği yanlış olduğuna dikkat çekerler. Örneğin, Petrovici ve Dean’in değerlendirmesine göre ölüm cezası insan yaşamını bastıran, insan haklarına ters düşen ve etik açıdan son derece tartışmalı bir yaptırımdır (Petrovici & Dean, 2020, DOI:10.18662/po/11.4/237)
Ayrıca ölüm cezasının hatalı yargı kararları sonucunda masum insanların ölümüne yol açma riski, ahlaki itirazı daha da güçlendirir. Pek çok hukuk sisteminde mahkûmiyetler geri alınabilirken, ölüm cezası geri döndürülemez bir sonuç doğurur. Bu geri döndürülemezlik, ahlaki bir sistemde geri alınamaz hataların kabul edilemez olduğunu ileri süren etik teoriler tarafından güçlü biçimde vurgulanır.
Son olarak, ahlak felsefesinde sıklıkla karşılaşılan bir argüman da insan haklarının koşulsuzluğu ilkesidir. Bu yaklaşım, yaşam hakkının herhangi bir eylem sonucu ortadan kaldırılamayacağını ve bu hakkın temel bir ahlaki koruma alanı olduğunu savunur. İnsan hakları teorisyenleri, ölüm cezası gibi “özel bir öldürme” biçiminin bile bu temel hakla çeliştiğini belirtirler.
Sonuç olarak, bir bireyin yaşam hakkının yaptığı eylemler nedeniyle elinden alınmasının ahlaki olarak savunulması zorunlu bir sonuç olmadığı söylenebilir. Ahlaki savunma bu düşünceye üretilmiş argümanlar sunsa da, yaşam hakkının evrensel, devredilmez ve geri alınamaz doğası, bu tür bir yaptırımı ahlaki bakımdan güçlü biçimde sorgulamayı gerektirir. Devletler de uluslararası insan hakları yükümlülükleri çerçevesinde insanların yaşam haklarını korumakla yükümlüdür; bu yükümlülük, bireylerin yaşamının eylemleri dolayısıyla alınamayacağını temel bir ilke olarak ortaya koyar. Bu nedenle eylemler ne kadar ağır olursa olsun, yaşam hakkını ortadan kaldırmanın genel olarak ahlaki açıdan savunulabilir bir norm olduğunu söylemek, etik literatürde geniş kabul görmemektedir.
Tabi ki de savunulabilir. Hatta günümüzde de yapılır . Çünkü ahlak toplum ile oluşur şekillenir ve toplumun ayakta kalması için ola her şey meşru kılar. Buna en iyi örnek savaşlardır . Sen savaşta birini öldürdüğünde özellikle karşı tarafın askerini bir ceza almazsın hatta bir kahraman olursun ama o askerin çocukları için bir canavar olursun .