Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Popüler kültürün bize vaat ettiği gibi parıldayan deriler ya da süper güçler ne yazık ki biyolojinin çalışma masasında yer bulmuyor. Biyolojik olarak yüksek radyasyona ayak uydurmak, organizmanın bir çizgi roman kahramanına dönüşmesi değil, hücre düzeyinde amansız bir hasar kontrol ve tamir mekanizmasını sürekli açık tutması demektir. Bu uyumun en net biyolojik sonucu, enerjinin büyük kısmını genom bütünlüğünü korumaya vakfetmek ve bunun bedelini üreme hızı, gelişim süresi ya da metabolik esneklik üzerinden ödemektir.
İyonlaştırıcı radyasyonun temel yıkımı, doğrudan ya da reaktif oksijen türleri aracılığıyla DNA zincirinde çift iplik kırıkları yaratması ve hücresel proteinleri oksitlemesidir. Doğada bu koşullara direnç geliştiren Deinococcus radiodurans gibi mikroorganizmalara veya Çernobil civarındaki yaban hayatına baktığımızda, adaptasyonun sırrının radyasyonu sihirli biçimde saptırmaktan değil, oluşan enkazı olağanüstü hızla kaldırmaktan geçtiğini görürüz. Hayvanlar ve özellikle insan benzer bir seçilim baskısına maruz kalsaydı, homolog rekombinasyon ve uç birleştirme gibi DNA onarım yolları çok daha agresif çalışmak zorunda kalırdı. Muhtemelen TP53 gibi tümör baskılayıcı genlerin kopya sayıları artar, hücre döngüsü kontrol noktaları aşırı katılaşır ve hasarlı hücreler tereddüt edilmeden programlı ölüme, yani apoptoza sürüklenirdi.
İnsan özelinde bu tablonun fiziksel ve fizyolojik sonuçları oldukça belirgindir. Hücre bölünmesinin en hızlı gerçekleştiği kemik iliği ve bağırsak epiteli gibi dokuları korumak adına genel hücre yenilenme hızı yavaşlayabilirdi. Fenotipik olarak, serbest radikalleri yakalama ve radyasyon enerjisini zararsızca dağıtma yeteneği bilinen melanin pigmentinin yoğunlaşması, yani yaygın bir hiperpigmentasyon ve kalınlaşmış bir deri tabakası kaçınılmaz hale gelirdi. Üreme hücrelerini mutasyon yükünden koruma zorunluluğu ise gametogenez süreçlerini çok daha sıkı bir kalite kontrol filtresine bağlardı. Bu durum doğurganlığın belirgin biçimde düşmesi, gelişim evrelerinin uzaması ve popülasyon büyüme hızının gerilemesi anlamına gelirdi.
Evrimsel biyolojide bedelsiz hiçbir adaptasyon yoktur. Sürekli alarm halinde bekleyen bir DNA onarım ordusu ve antioksidan fabrikası beslemek devasa bir hücresel enerji maliyeti yaratır. Dolayısıyla radyasyona adapte olmuş bir canlı, diğer çevresel stres faktörlerine karşı daha kırılgan, enerjisini idareli kullanmak zorunda olan ve büyüme potansiyeli sınırlı bir metabolizmaya razı olurdu. Tıpkı bürokrasiye boğulmuş bir enstitü bütçesi gibi, genom da kaynaklarının neredeyse tamamını yeni atılımlara değil, mevcut yapıyı ayakta tutacak bakım ve onarım masraflarına aktarmak zorunda kalırdı.
Nazi Almanyasında propaganda bakanı Goebbels söylemii bir yalanı ne kadar çok söylerseniz o kadar çok lişi inanır diye yaşan söyledikce insanlarda bir alışkanlık olacaktır sorgulamayı bırakıp inanacaklardır
Bence yalanın büyüklüğüyle inandırıcılığı arasında her zaman doğru bir orantı yoktur; asıl belirleyici, ne kadar sık tekrarlandığı ve kimin tarafından söylendiğidir. Çünkü büyük bir yalan ilk duyulduğunda şüphe uyandırabilir ama sürekli tekrarlandığında zihin onu sorgulamadan kabul etmeye başlayabilir. İnsan bazen gerçeğe değil, alıştığı anlatıya inanır. Ancak bir yalanın çok tekrarlanması onu gerçek yapmaz, yalnızca gerçeğin sesini bastırabilir.
Cevaplara baktım da kimse sürü psikolojisinden bahsetmemiş. İnsanlar birbirleriyle ne kadar yarışıyor gibi görünseler de aslında durum ben seni yendimden daha farklı. Buradaki durum birini yenmek değil başarıyla daha çok kabul görmek çünkü sürüden dışlanmak istemezsiniz. Günümüzde sürüden atılmak artık kişiyi öldürmüyor çünkü Amazon ormanları yerine artık mega kentler var. Yine de insan bu psikolojiyi sürdürmeye devam ediyor. Bunun da sebebi içsel dönüşümlerin çok yavaş değişmesi.
Bir bilginin tekrarlanma sıklığı ile ona inanılma olasılığı arasında belirgin ve pozitif bir ilişki vardır, psikoloji literatüründe bu durum illüzyonel gerçeklik etkisi olarak adlandırılır. Yalanın büyüklüğü açısından bakıldığında ise ilişki tek yönlü veya doğrusal değildir. Akla aykırı veya devasa yalanlar ilk duyulduğunda zihnin eleştirel bariyerlerine çarpar, ancak yeterince sık tekrarlandıklarında aşinalık kazanarak inanılırlıklarını kademeli biçimde artırabilirler.
Bu sürecin nörobilişsel temeli büyük oranda beynin enerji tasarrufu eğilimine dayanır. Zihnimiz dünyayı anlamlandırırken bilişsel akıcılık dediğimiz kestirme bir mekanizmaya başvurur. Daha önce duyulmuş ve sinirsel ağlarda iz bırakmış bir ifadeyle yeniden karşılaşıldığında, beyin bu bilgiyi çok daha az çabayla işler. İnsan zihni bu işlem kolaylığını ve aşinalığı genellikle doğruluk hissiyle karıştırma eğilimindedir. Bilgiyi işleme süreçlerine odaklanan bilişsel modeller, zihnin karşılaştığı bir bilgiyi önce otomatik olarak doğru kabul ettiğini, şüphe duyup yanlışlama çabasının ise prefrontal kortekste fazladan zihinsel efor gerektirdiğini gösterir.
Yalanın büyüklüğü devreye girdiğinde algı mekanizması farklı bir dinamikle karşılaşır. Küçük ve sıradan yalanlar günlük hayatın referans noktalarıyla kolayca test edilebilir, bu yüzden zihin bunları kişisel tecrübelerle çürütmekte zorlanmaz. Buna karşılık çok büyük ve cüretkâr iddialar, insanın kendi ahlaki sınırları nedeniyle "Hiç kimse bu kadar bariz bir şeyi tümüyle uyduramaz" şeklinde hatalı bir varsayıma kapılmasına yol açabilir. Başlangıçta absürt gelen bir iddia bile aralıksız tekrar edildiğinde, eleştirel değerlendirmenin getirdiği bilişsel yorgunluk direnci aşındırır. Araştırmalar, iddianın büyüklüğünün başlangıçtaki inandırıcılık tabanını düşürdüğünü, fakat tekrarlanma sıklığının o iddianın algılanan doğruluk oranını her halükarda yukarı taşıdığını ortaya koymaktadır.
Toplumsal ölçekte ya da bireysel ilişkilerde tanık olduğumuz bu tablo, zihnin saf hakikati aramaktan ziyade aşinalık ve tutarlılık arayışının bir sonucudur. Eleştirel süzgeçler yoğun uyaran ve zihinsel yorgunluk altında zayıfladığında, sık tekrar edilen büyük bir yalan, en yalın gerçeklikten daha tanıdık ve dolayısıyla daha inandırıcı gelebilir.