Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap: Hayır, sadece elektrikle çalışan ve Dünya'dan fırlatılan bir roket yapılmadı. Temel fizik kuralları ve mevcut teknoloji sınırları nedeniyle bu şu an mümkün de değil. Bir roketin ivmelenebilmesi için arkasından yüksek hızda bir kütle fırlatması gerekir. Elektrik tek başına bir itme kuvveti oluşturamaz, mutlaka bir reaksiyon kütlesine ihtiyaç duyar.
Uzayda iyon motoru veya Hall etkisi motoru gibi elektrikli itki sistemleri uydularda ve derin uzay araçlarında yıllardır aktif olarak çalışıyor. Fakat bu sistemler de yakıtsız değil. Elektrik enerjisini ksenon ya da kripton gazı gibi bir itici kütleyi iyonlaştırıp muazzam hızlarda dışarı püskürtmek için kullanıyorlar. Asıl mesele, ürettikleri itki kuvvetinin bir kağıt parçasını bile yerden kaldıramayacak kadar zayıf olmasıdır. Uzayın sürtünmesiz ortamında aylar içinde inanılmaz hızlara ulaşıyorlar ama itki ve ağırlık oranları yerçekimini yenip Dünya'dan havalanmaya asla yetmiyor.
Fırlatma aşamasında elektriğe en çok yaklaşan gerçek mühendislik örneği Rocket Lab şirketinin Electron roketi oldu. Electron üzerindeki Rutherford motorlarında yakıt pompaları geleneksel roketlerdeki gibi gaz türbinleriyle değil, elektrik motorları ve lityum polimer bataryalarla çalıştırılıyor. Yine de bu bir elektrikli roket sayılmaz çünkü motorun içinde asıl itkiyi üreten şey hâlâ sıvı oksijen ve kerosen yakıtının yanmasıdır. Bataryalar sadece yakıtı yanma odasına basan yüksek devirli elektrikli pompaları besler.
Reaksiyon kütlesi taşımadan sadece elektrik enerjisi veya foton fırlatarak itki üretme fikri teorik olarak foton roketlerinde tartışılsa da muazzam bir verimsizlik darboğazına takılıyor. Fotonların taşıdığı momentum o kadar düşüktür ki, sadece bir newtonluk itki elde etmek için bile gigavat seviyesinde devasa bir elektrik gücü gerekir. Bu gücü üretecek batarya veya reaktörün getireceği ağırlık sistemi tamamen kilitler. Kısacası kimyasal bir yakıt yakmadan veya arkasından kütle atmadan sadece elektrikle havalanan bir roket mevcut fizik kuralları içinde gerçekçi değil.
Kapı önündeki konuşmaların bina boşluğunda yankılanıp evin içindeymiş gibi duyulmasının temel sebebi, o boşluğun akustik bir dalga kılavuzuna dönüşmesidir abi. Merdiven veya aydınlatma boşlukları tamamen çıplak beton, mermer ve seramik gibi sesi emmeyen, sert ve pürüzsüz yüzeylerle kaplı olduğundan ses enerjisi sönümlenmeden defalarca yansıyarak katlar arasında kolayca taşınıyor.
Burada tek etken boşluktaki hava açıklıkları değil, ses dalgasının yayılma karakteridir. Daire kapıları çoğunlukla ince sacdan ya da içi hafif dolgulu ahşaptan üretiliyor, altlarında ve pervaz kenarlarında da belirgin hava boşlukları kalıyor. Ses dalgası havadaki en ufak yarıktan bile kırınım yoluyla rahatça sızar. Kapı aralığından çıkan ses, sert mermer basamaklara ve sıvalı duvarlara çarpar. Bu yüzeylerin ses yutma katsayısı genelde yüzde beşin bile altındadır, yani çarpan enerjinin neredeyse tamamı geri seker. Çınlama süresi uzadıkça ses üst üste biner, bina boşluğu da bu sesi kesintisiz bir boru hattı gibi diğer kapılara ulaştırır.
Mimar ve mühendisler bu sesin şiddetini kesinlikle kontrol edebilir, bunun arkasındaki mühendislik çözümleri de bellidir. İşin temeli iki aşamadan oluşur, yani ses yutumu ve ses yalıtımı. Ortak alanların tavanına veya duvarlarına uygulanacak ses yutucu akustik paneller ya da akustik sıvalar, yansımaları ilk temasta kırarak çınlama süresini düşürür. İkinci adım ise kapı sızdırmazlığıdır. Kapı kasalarının çevresine takılan kaliteli akustik contalar ve kapı altına yerleştirilen hareketli giyotin fitiller hava kaçaklarını keser. Türkiye standartlarında Binaların Gürültüye Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik bu yalıtım kriterlerini açıkça belirtir, fakat uygulamada maliyeti düşürmek için bu detaylar çoğunlukla atlanıyor, ceremesini de kapı önü gürültüsünü çeken apartman sakinleri çekiyor.
Organellerin bu karmaşık işlevleri yapabilmesi boyutlarının küçüklüğüne rağmen değil, tam aksine bu mikro ölçeğin getirdiği fiziksel ve kimyasal avantajlar sayesindedir. Bir organel tek parça homojen bir kütle değildir. Lipit zarlarla sitoplazmadan yalıtılmış, içinde yalnızca belirli enzimlerin ve moleküler makinelerin çalıştığı son derece organize alt bölümlerden oluşur.
Hücre içindeki salgı üretimi, depolama veya parçalama gibi tüm olaylar bütünüyle biyokimyasal tepkimelere dayanır. Bir kimyasal tepkimenin gerçekleşebilmesi için substrat ile enzimin çarpışması gerekir. Milimetrenin binde biri ölçeğindeki bir hacimde difüzyon mesafeleri olağanüstü kısadır. Organeller, tepkimeye girecek molekülleri dar bir alana hapsederek yerel derişimi artırır. Böylece serbest sitoplazmada saatler sürebilecek rastgele karşılaşmalar, organel içinde mikrosaniyeler mertebesinde gerçekleşir.
Soruda bahsettiğin işlevler de bu özelleşmiş iç mimarinin sonucudur:
Evrimsel biyoloji açısından baktığımızda ökaryotik hücrelerin temel inovasyonu bu bölmelenme (kompartımanlaşma) olgusudur. Birbirine zıt kimyasal tepkimelerin birbirini bozmadan aynı anda yürüyebilmesi, yalnızca hücre içinin zarlarla odacıklara ayrılmasıyla mümkün olmuştur.
Kısa ve net cevap: Hayır. Biyolojik veya nörolojik açıdan mastürbasyonun tek başına psikolojiyi bozan, beyni körelten ya da ruh sağlığını doğrudan mahveden hiçbir mekanizması yoktur. Ortada olumsuz bir psikolojik tablo varsa, bunun sorumlusu biyolojiniz değil, eylemin hemen ardına yapışan suçluluk duygusu, ahlaki çatışmalar ya da internetin uydurduğu sahte tanı ve korkulardır.
Sosyal medyada her hafta yeni bir nörobilim uzmanı kesilen popüler kültür gurularına bakarsanız, mastürbasyon yaptığınız an dopamin reseptörlerinizin yandığını ve hayat enerjinizin tükendiğini zannedersiniz. Poliklinikte nöbet çıkışı tükenmişliğin sınırında çay içerken bir de bu "dopamin detoksu" kaygılarını dinlemek, klinik gerçekliğin internet masallarıyla nasıl yer değiştirdiğini gayet iyi özetliyor. Orgazm sırasında dopamin ve oksitosin salgılanır, bu da fizyolojinin doğal ödül mekanizmasıdır. Güzel bir yemek yediğinizde veya bir hedefe ulaştığınızda da benzer bir kimyasal yanıt oluşur. Reseptörlerin eriyip gitmesi ya da beynin kalıcı hasar görmesi gibi bir süreç tıp literatüründe mevcut değildir.
Peki insanları gerçekten ne kötü hissettiriyor? Temelde iki klinik tablo öne çıkar. Birincisi, ahlaki uyumsuzluk (moral incongruence). Birey cinselliği ayıp, günah ya da zayıflık olarak kodlayan bir çevrede büyüdüyse, fizyolojik boşalmanın hemen ardından yoğun bir bilişsel çatışma, pişmanlık ve utanç dalgası yaşar. Burada yıpratıcı olan mastürbasyon değil, kişinin kendi bedenine ve dürtülerine karşı hissettiği suçluluktur.
İkincisi ise kompulsif davranış örüntüsü. Biri gün boyu işini gücünü bırakıp, sosyal ilişkilerini ve sorumluluklarını aksatarak bunu bir kaçış aracı haline getirdiyse, ortada cinsel hazdan ziyade anksiyete veya depresif duygudurumla başa çıkamama problemi vardır. Yani sebep mastürbasyon değil, altta yatan baş edilmemiş duygusal gerilimdir.
Kısacası, günlük hayatınızı ve işlevselliğinizi baltalamayan doğal bir eylem için kendinize internetten hastalık üretmenize gerek yok. Sürekli suçluluk duymak ve kendini cezalandırmak, mastürbasyonun kendisinden katbekat daha ağır bir psikolojik yüktür.
Bu durum psikoloji literatüründe tek bir nedene bağlanmıyor aslında, bu davranışın gözlenmesi için bir dizi psikolojik mekanizmanın sonucudur. Bu mekanizmaların işlediği bazı kuramlara aşağıda değindim.
Sosyal Karşılaştırma Kuramı, 1954 yılında Psikolog Leon Festinger tarafından yayımlanan A Theory of Social Comparison Processes (Sosyal Karşılaştırma Teorisi) makalesinde insanların kendi yetkinlikleri ve yeteneklerini başka kişilerle karşılaştırma yaparak değerlendirmesi eğilimi olarak değerlendirildi. Kuramın temel açıklaması, bir kişinin başarısını değerlendirebileceği nesnel ölçütler bulunmadığında sosyal karşılaştırma önemli bir değerlendirme kaynağı olabileceğidir. Kişi bu değerlendirmeye ağırlık verirse kendi gelişim durumu iyi olsa bile bireylerinin ondan daha üstün olması durumda rahatsızlık duyabilir.[1]
Ancak bu kuram bireylerin herhangi bir konuda birinci olma isteğini açıklamaz; insanların neden sosyal karşılaştırmaya başvurduklarını açıklar.
Başarı Hedefleri Kuramı, bu kuram belki de sorduğunuz sorunun en temel cevaplarından birini veriyor. Bu araştırma bizlere en iyi olma isteği ile kötü görünme korkusunun farkını göstermektedir. 4 farklı hedef türünün kendi temel düşüncelerini ve bu hedeflere uygun kişilerin motivasyonlarını değerlendirmektedir.
1. Hedef Türü: Öğrenme-Yaklaşma, Temel Düşünce: Kendimi geliştirmem gerekiyor.
2. Hedef Türü: Öğrenme-Kaçınka, Temel Düşünce: Hâlihazırda bulunan yetkinliğimi korumalıyız.
3. Hedef Türü: Performans-Yaklaşma, Temel Düşünce: İnsanlardan daha iyi olmam gerekiyor.
4. Hedef Türü: Performans-Kaçınma, Temel Düşünce: Diğerlerinden daha eksik görünmemeliyim.
Sorunuz için son 2 tür özellikle önemli. Performans-Yaklaşma motivasyonuna sahip kişi rekabetten zevk alabilir ve üstün olmayı amaç haline getirebilir. Performans-Kaçınma motivasyonuna sahip kişi rekabeti bir tehlike olarak görebilir, başarısızlık onun gözünde diğer insanların gözünde yetersiz görünme anlamına da gelebilir. Yani aynı amacı güden iki kişi farklı motivasyonlarla hareket ediyor olabilir[2]
Koşullu özdeğer (contingencies of self-worth), kişinin kendisine verdiği değerin belirli alanlardaki başarı veya başarısızlıklara ne ölçüde bağlı olduğunu açıklayan bir psikolojik yaklaşımdır. Crocker ve Wolfe'un modeline göre insanlar özsaygılarını farklı alanlara dayandırabilirler. Bu alanlarda yaşanan başarı ve başarısızlıklar da özsaygılarında değişimlere yol açabilir.
Örneğin kişi kendi değerini akademik başarıya bağlıyorsa düşük not aldığında yalnızca performansından değil, kendisinden de memnuniyetsizlik duyabilir; bu yaklaşımın önemli bir ampirik dayanağı da Crocker ve arkadaşlarının 2003'te 1.418 üniversite öğrencisinin verilerini kullanarak geliştirdikleri ölçektir.
Araştırmada özdeğerin dayandırıldığı yedi alan tanımlandı. Bunların arasında rekabet, akademik yeterlilik ve başkalarından onay görme de bulunuyordu. Bu sonuç, özsaygının rekabetle ilişkili olmasının psikolojik olarak ölçülebilen bir özellik olduğunu destekliyor. Ancak kişinin rekabete önem vermesi, mutlaka düşük özsaygıya sahip olduğu anlamına gelmiyor önemli olan, rekabette başarısız olmasının kendi değerine ilişkin algısını ne kadar etkilediğidir.[3]
Mükemmeliyetçilik; bireyin mükemmelliyetçi olması sadece onun beklentilerinin yüksek olmasıyla değil aynı zamanda kişinin hatalara, yanlışlara ve başkalarının beklentilerine nasıl tepki verdiğini de etkiler. Genelde mükemmelliyetçilik konusunda iki başlık üzerinde duruyor araştırmacılar.
Mükemmeliyetçi çabalar (perfectionistic strivings): Kişinin yüksek standartlar belirlemesi ve bunlara ulaşmaya çalışması.
Mükemmeliyetçi kaygılar (perfectionistic concerns): Hata yapmaktan aşırı endişe duyması, kendi performansını sert biçimde eleştirmesi ve beklentileri karşılayamamaktan korkması.
Bu kavramlar bize şunu gösteriyor; psikolojik açıdan daha belirleyici olan, kişinin ne kadar yüksek hedefler koyduğu değil, bu hedefleri karşılayamadığında yaşadığı kaygı olabilir. Bunu destekleyecek şekilde 2023 yılında kapsamlı bir analizle 416 araştırma ve 113.118 katılımcının verileri incelendi. Analizin sonucunda korelasyon aralığı olarak, Mükemmelliyetçi Kaygılar barındıran kişilerde 0,38-0,48 arasında (orta düzeyde); Mükemmelliyetçi Çabalar barındıran kişilerde 0,10-0,21 arasında (hafif düzeyde) pozitif ilişki görülmüştür.[4][5]
Aynı zamanda rekabetin hem kişisel özelliklerden hem de içinde bulunulan koşullardan (Karşılaştırılan becerinin kişi için ne kadar önemli olduğu, Rakip görülen kişinin kendisine ne kadar benzediği, Rakiple olan sosyal yakınlığı vb.) etkilendiğini açıklayan bazı akademik çalışmalar da bulunmakta.[6]
Peki çocukluk deneyimi ve aşağılık psikolojisi bu durumu açıklar mı? bir insanın sürekli rekabet etmesini doğrudan bilinçdışı aşağılık duygusuna bağlamak, güncel ampirik araştırmaların tek başına desteklediği bir sonuç değildir.
Benzer şekilde, çocuğun sürekli başkalarıyla karşılaştırılması veya yalnızca başarılı olduğunda takdir edilmesi ilerleyen yaşamındaki özdeğer algısını etkileyebilecek olası deneyimlerdir. Fakat belirli bir kişinin bugünkü rekabetçiliğinin bu deneyimlerden kaynaklandığını söylemek için o kişinin gelişim öyküsünü değerlendirmek gerekir.
Güzel cevaplar var; her biri farklı açılardan yaklaşıyor ve düşünmeye zorluyor. Sorunun kesin bir cevabı henüz olmadığından farklı yaklaşımlarla olabilirliğini ve olamazlığını değerlendirmek gerekli.
Değerli cevapların sağladığı yaklaşımlara bir ek yapmak isterim:
Fiziksel açıdan evren zamansal açıdan bir blok olabilme potansiyelini de taşıyor (blok evren modeli) ancak o halde dahi asıl engel entropi olabilir. Zamanın fiziğin temel yasaları açısından bir yönü yok yani geçmiş ve gelecek temel fizik yasaları açısından bir anlam ifade etmiyor. Hatta zamanı salt bir dördüncü boyut olarak alacak olursak sorunun cevabı kesinlikle evet olmalı gibi görünüyor.
Zamanın yönünü yaratan ise geçmişte (uzay ve zamanın başlangıcında) entropinin çok düşük ve sürekli olarak artıyor olması. Çok uzak bir gelecekte de entropi en yüksek değerine ulaştığında geçmişte olduğu gibi uzay-zaman en temel konfigürasyonlarında olacak. Arada kalan zaman karmaşıklık açısından beynimiz gibi yapıların ve hatıralarımızın oluşmasının tek yolu. Burada da işte bir "geçmiş" ve "gelecek" kavramları ortaya çıkıyor.
Bu açıkladıklarım da maalesef soruyu cevaplamaya yetmiyor, ancak fiziksel bir bakış açısı katkısı sağlıyor. Çünkü kendi başına entropinin genel eğilimi de hatıralarımız gibi enerji harcayarak oluşturulmuş ve bu şekilde entropinin yerel olarak düşürülmesine dayanan süreçlerin ne yöne işleyeceği üzerinde kesin bir yargıda bulunmaya yetmiyor.