Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bu soruya cevap vermeden önce ahlakın benim için ne olduğunu açıklamak istiyorum bana göre ahlak Sokratesin ahlak hakkında düşündüklerinin tam olarak aynısı ahlakın temelinde bilgi vardır ona göre insan gerçekten iyinin ne olduğunu bilirse iyi davranır kötülük bilgisizlikle ilişkilidir
biz insanları daha küçük bir sınıfta memeliler sınıfında inceleyelim bizler diğer tüm memeliler gibi omurgalıyız yavrumuzu anne sütüyle besleriz sıcakkanlıyız ve vücudumuzda kısmen de olsa kıl bulunur hiç düşündün mü bizi diğer hayvanlardan ayıran asıl şey ne işte bizi asıl ayıran şey ahlak ve ahlakın temelinde bilgi yatar bizler bilge canlılar olduğumuz için birbirimize diğer canlılara göre daha çok ihtiyaç duyarız paylaşmak anlatmak dinlemek sosyalleşmek isteriz ve böylece toplum oluşur ama topluma uyum sağlamak için bir şeyler gerekir nasıl uyum sağlayabileceğini bilmen gerekir
son olarak toparlamak gerekirse bizler bilgiyi daha iyi kavrayan kimseler olduğumuz için iyi olanı anlarız bir toplumda dürüstlüğün neden önemli olduğu insanlara anlatılır ve insanlar dürüstlüğün değerini kavrarsa dürüstlük toplumda yaygınlaşabilir dürüstlük iyidir çünkü insanlara iyi hissettirir insanlar bunu öğrenir ve bilir her şeyin başı bilmek bilmekte,bilmemekten gelir önemli olan bilmemeyi kabullenmek ve bilmek istemektir bilen bir toplumda ahlak yaygınlaşır her insan bilmediği için her toplumda herkesçe kabul edilen ahlak var olmaz.
Ahlak bir toplumun varlığını idame ettirebilmesi için gereken yapı taşlarının temelini oluşturur. Bir toplumun var olarak kalabilmesi için bir çok şartı sağlaması gerekir ve bunların en başında toplumun uyum içerisinde var olması şartı gelmektedir. Bu uyumun ana şartı olarak da evrensel bir ahlak anlayışı olarak kabul görmüyor olsa bile toplumun içerisinde bir ahlak anlayışının yerleşmiş olması gerekmektedir. Günümüzde de zaten her toplumda ahlak anlayışının birebir aynı olmadığı çok net olarak fark edilebilir.
Dolayısıyla ahlağın toplumda nasıl yerleşik hale geldiği sorusu ahlak olgusunun toplumdan bağımsız ve sonradan gelişen bir olgu olduğunu varsaymaktadır. Oysa ahlak toplumsal ilişkiler kurulurken ortaya çıkan ve bu ilişkiler geliştikçe biçimlenen bir yapıya sahiptir. Aile, kültür ve eğitim gibi şeyler ise bu ahlağı nesilden nesile aktararak kalıcılığı sağlar.
Kozmonotların Salyut 7 istasyonunda bildirdiği turuncu ve mavi ışımalar, popüler efsanelerin veya toplu halüsinasyon iddialarının ötesinde, doğrudan yörünge mekaniği ve uzay ortamı fiziğiyle açıklanan somut optik olgulara dayanır. Bu ışıkların temelinde gövde yüzeyindeki atomik oksijen tepkimeleri, tahliye edilen yakıt veya soğutma sıvılarının yarattığı kristal saçılmaları ve retinayı uyaran kozmik ışın fosfenleri yer alır.
Kozmonotların pencerelerden içeri dolduğunu söylediği o yoğun turuncu parıltı, literatürde uzay aracı ışıması (spacecraft glow) olarak tanımlanan kimyasal bir etkileşimdir. Alçak Dünya yörüngesinde saniyede yaklaşık sekiz kilometre gibi akılalmaz bir hızla ilerleyen bir istasyon, termosferdeki son derece reaktif tek atomlu oksijenle doğrudan çarpışır. Aracın hareket yönüne bakan yüzeylerinde biriken azot oksit molekülleri bu oksijenle hızla tepkimeye girer. Ortaya çıkan uyarılmış azot dioksit molekülleri temel enerji seviyesine dönerken dış gövdeyi saran kızıl ve turuncu tonlarda foton yayar. Kötü çevrilmiş belgesel altyazılarında sıkça mistik bir alev veya melek halesi diye tercüme edilip köpürtülen bu görüntü, aslında yörüngesel hızdaki sürtünmenin tetiklediği saf bir kemilüminesans olayıdır.
Mavi ışık ve parlamalar ise iki farklı fiziksel kaynaktan beslenir. Birincisi, istasyonun yönelimini korumak için ateşlenen reaksiyon kontrol sistemi iticilerinden çıkan gazlar ve arızalı soğutma döngüsünden uzay boşluğuna sızan atık sıvılardır. Vakum ortamında anında donan mikro buz kristalleri, Güneş ışığıyla karşılaştığında Rayleigh saçılması yaratarak uzay boşluğunu belirgin bir mavi tona boyar. İkincisi ise kozmonotların göz küresinin içinde hissettiği kozmik ışın fosfenleridir. Yüksek enerjili yüklü parçacıklar gözün camsı sıvısından geçerken ışığın o ortamdaki faz hızını aşar, mikroskobik Çerenkov ışıması üreterek retinayı tetikler. Bu durum, dışarıda hiçbir kaynak olmasa bile astronotun gözünde ani mavi ve beyaz ışık çakmaları yaratır.
Salyut 7 görevleri, özellikle de istasyonun donup körleştiği 1985 yılındaki o ünlü kurtarma uçuşu, sıfırın altındaki kabin sıcaklığı ve yüksek karbondioksit baskısı altında yürütüldü. Bu ağır fiziksel koşullar personelin görsel hassasiyetini zorlamış olabilir, fakat tanık olunan ışıklar uydurma bir serap değil, termosfer kimyası ile radyasyon fiziğinin uzaydaki gerçek birer tezahürüdür.
Karadeniz'de hiçbir gerçek deniz yılanı türü yaşamaz. Arkadaşınızın Köstence kıyısında su altında görüp fotoğrafladığı canlı, okyanuslardan gelen zehirli bir tür değil, karnını doyurmak için denize dalmış yerli bir damalı su yılanıdır (Natrix tessellata).
Biyolojik olarak gerçek deniz yılanları (Hydrophiinae alt familyası) sadece Hint ve Pasifik okyanuslarının sıcak, tropikal sularında yaşar. Akdeniz'de dahi yerli bir deniz yılanı popülasyonu bulunmazken Karadeniz'in soğuk kış şartlarında bu canlıların hayatta kalması fizyolojik olarak imkansızdır. Karadeniz kıyılarında yüzerken veya dalarken görülen yılanlar, Colubridae familyasına mensup, tamamen zehirsiz ve insan için hiçbir tehlikesi olmayan yarı sucul türlerdir.
Burada yeni ya da olağanüstü bir adaptasyon süreci de söz konusu değil. Damalı su yılanları tatlı su havzalarına bağlı bilinse de Karadeniz'in düşük tuzluluk oranı onlar için fazlasıyla elverişlidir. Özellikle Köstence ve Dobruca kıyılarındaki dalgakıranlar, liman taşları ve kayalıklar, bu hayvanlar için mükemmel bir avlanma sahasıdır. Temel besinleri olan kaya balıklarını (Gobiidae) avlamak için denize dalar, dakikalarca su altında pusuya yatar ve avını yakalayıp yutmak için kıyıdaki kayalara çıkar.
Doğayı belgesellerdeki tropik fantezilerle okumaya alıştığımız için denizde kıvrılan bir sürüngen görünce aklımıza hemen okyanusların ölümcül yılanları geliyor. Oysa karşımızdaki durum gayet sıradan bir kıyı ekosistemi dinamiğidir. Sıkıştırılmadığı sürece kimseye zararı olmayan, köşeye sıkışınca da ısırmak yerine kötü kokulu bir sıvı salgılayıp ölü taklidi yapan bir tatlı su yılanı, sadece kayaların arasında rızkını arıyor.
Kulaktan kulağa yayılan o meşhur efsaneyi doğrudan çöpe atalım: Hayır, burnunuzu karıştırmak burun deliklerinizi kalıcı olarak büyütmez veya burnunuzun anatomik şeklini genişletmez! Burun deliklerinin boyutu ve şekli, parmakla esnetilip kalıbı bozulacak bir oyun hamuru değildir.
Burun yapımızın, burun kanatlarının ve deliklerinin formunu belirleyen asıl güç genetik mirasımızdır. Yapılan geniş çaplı genom analizleri, yüz ve burun morfolojisinin çok sayıda gen tarafından sıkı bir biyolojik denetimle yönetildiğini kanıtlıyor. Burun kanatlarındaki ve ucundaki kıkırdaklar, yüksek oranda kollajen ve elastin lif içeren son derece dirençli bir mimariye sahiptir. Bu kıkırdak doku mekanik basınca maruz kaldığında geçici olarak esner, ardından sahip olduğu elastik toparlanma kabiliyetiyle orijinal formuna hızla geri döner. Dolayısıyla gün içinde parmağınızla uyguladığınız kuvvet, genetik olarak kodlanmış bu kıkırdak çatıyı kalıcı şekilde genişletemez veya yeniden modelleyemez.
Fakat deliklerin büyümemesi, bu eylemin dokularınıza zarar vermediği anlamına kesinlikle gelmiyor! Tıpta rinotilloksomani olarak adlandırılan kompulsif burun karıştırma alışkanlığı, burun mukozasında kronik erozyona, tekrarlayan kanamalara ve mikrobiyal kolonizasyonlara zemin hazırlar. Hatta kronik travmaya maruz kalan vakalarda kıkırdak genişlemek bir yana aşınabilir, burun bölmesinde delinme anlamına gelen septum perforasyonu gelişebilir. Özetle burun delikleriniz bu alışkanlıkla devasa boyutlara ulaşmaz ama burnunuzun iç doku bütünlüğünü ve sağlığını çok ciddi şekilde tahrip edebilirsiniz.