Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kızıl cin ya da küresel adıyla red sprite, şiddetli fırtına bulutlarının yaklaşık 50 ile 90 kilometre üzerinde, mezosfer tabakasında meydana gelen ve yalnızca birkaç milisaniye süren DEVASA bir elektriksel deşarj olayıdır. Klasik şimşekler gibi yere doğru çakmaz, tam aksine bulutların tepesinden yukarıya, uzayın sınırına doğru parlar!
Bu doğa harikası, yer ile fırtına bulutu arasında gerçekleşen çok güçlü, pozitif yüklü şimşeklerin hemen ardından oluşur. Yere akan devasa akım bulutun içinde ani ve muazzam bir yük dengesizliği yaratır. Bu dengesizlik, bulutun zirvesi ile iyonosfer arasında akılalmaz bir elektrostatik gerilim üretir. Yüksek irtifadaki seyreltik havanın elektriksel yalıtkanlık eşiği aşıldığı anda elektronlar serbest kalır ve yukarı doğru bir deşarj fırtınası başlar!
O KIPKIRMIZI parıltının sebebi ise atmosferdeki azot gazıdır! Mezosferdeki seyrek azot molekülleri, bu aşırı elektrik alanıyla uyarılıp tekrar temel enerji seviyelerine dönerken kırmızı fotonlar saçar. Gökyüzünde saniyeden çok daha kısa bir anlığına beliren bu şekiller, dev bir denizanasına veya Stranger Things dizisindeki tekinsiz gölge canavarına inanılmaz derecede benzer! Alt kısımlarındaki ince uzantılarda basınç biraz daha yüksek olduğu için zaman zaman mavimsi ve mor tonlar da görülebilir.
Göz açıp kapama sürenizden bile yüz kat daha hızlı tutuştukları için çıplak gözle yakalanmaları neredeyse imkansızdır. Çoğunlukla fırtınanın yüzlerce kilometre uzağından çekim yapan yüksek hızlı bilimsel kameralar veya Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlar tarafından kaydedilirler.
Genelde bu tarz tavırlara giren insanlarda aşağılık kompleksi olduğunu düşünürüm, normal bir insanın keyifli bir ortamda kendini ön plana atmak için bir şeyler yapmasına gerek ve ihtiyacı yoktur. Aşağılık kompleksine sahip bir birey ise kendini bir yerden öne atarak o kompleksi bastırmaya görmezden gelmeye çalıştığını düşünüyorum.
Burada dikkat edeceğiniz şey sadece zaman kısalmaz uzam da kısalır. Yani mesafeler de hızlandıkça kısalır. Yani onlar için yolculuk çok kısa bir yolculuğa dönüşür ve öyle algılanır. Bir kaç saniye onlar için geçerken sizin için temsili belki binlerce yıl geçmiş olur.
o yeri önceden rüyanızda görüp sonra gerçeğiyle karşılaşmıyorsunuz. yaşadığınız durum, o mekana adım attığınız anda beyninizin geçmişe dönük olarak sahte bir rüya anısı inşa etmesi. bilişsel literatürde bu deneyim déjà rêvé, yani daha önce rüyada görülmüş hissi ve hafızanın geriye dönük kurgusal üretimi olarak tanımlanıyor.
insan zihnini video kaydeden bir cihaz sanıyoruz ama bellek öyle çalışmıyor. hafıza her çağrıldığında sıfırdan üretilen, fazlasıyla esnek bir kurgu. yeni bir mekana girdiğinizde temporal lob ve hipokampus hattında ufak bir senkronizasyon kayması yaşanabiliyor. beyin ortada rasyonel hiçbir sebep yokken aniden yoğun bir aşinalık sinyali yayıyor. zihin bu sinyali görünce hemen bir neden aramaya başlıyor. oraya daha önce fiziksel olarak gitmediğinizi bildiğiniz için sistem bu aşinalığı mantığa bürümek adına rüya çekmecesini açıyor. yani rüya gördüğünüz için orası tanıdık gelmiyor, orası sebepsizce tanıdık geldiği için rüyanızda gördüğünüzü varsayıyorsunuz.
detayların bire bir aynı gelmesi de tam bir zihinsel kurgu başarısı. rüyalar uyanır uyanmaz sınırları dağılan, son derece bulanık ve tutarsız görsel taslaklardır. fakat o mekana girdiğiniz anda zihniniz, gerçek dünyada gördüğü kapı kolunu, ışığın açısını ya da duvardaki rengi alıp o bulanık rüya kırıntısının içine anında yapıştırıyor. bir nevi generatif model gibi boşlukları eldeki taze veriyle tamamlıyor. geriye dönüp baktığınızda da zihniniz size bunu harfi harfine görmüştüm hissiyle kusursuz bir gerçeklik gibi sunuyor.
bunun üzerine bir de doğrulama yanlılığı ekleniyor. her gece uykuda yüzlerce rastgele görsel kombinasyon üretiyoruz ve neredeyse hepsini unutuyoruz. zihnimiz unutulan binlerce sıradan sahneyi sessizce çöpe atarken, gerçek hayatta birazcık andıran tek bir odayla karşılaştığında bunu devasa bir mucize gibi etiketleyip önünüze koyuyor. ortada geleceği gören bir rüya yok, sadece elindeki eksik veriyi hikayeleştirmeye bayılan ve kendi ürettiği kurguya ilk önce kendisi inanan bir bilişsel mimari var.
Kan, deniz seviyesinde yaklaşık 100,5 ila 101 derecede kaynar. Ancak kanın kaynama noktası pratikte anlamsız bir fizik detayından ibarettir çünkü o dereceye varmadan çok önce, 42 ila 45 dereceden itibaren pıhtılaşarak pelteye döner. İnsanın dayanabileceği sıcaklıkta ise sınır ikiye ayrılır. Çekirdek vücut sıcaklığımız 42 ila 43 dereceye vardığında proteinler çözünür, hücresel yıkım başlar ve ölüm kaçınılmaz olur. Maruz kalınan ortam sıcaklığında ise dayanma sınırınızı termometredeki kuru sayı değil, havadaki nem belirler.
Kanın yaklaşık yüzde sekseni sudur fakat içinde çözünmüş tuzlar, proteinler ve hücreler bulunur. Sıvılardaki kaynama noktası yükselmesi kuralı gereği, standart atmosfer basıncında saf su gibi 100 derecede değil, hemen üzerinde kabarcıklanır. Tabii bunu test tüpünde ısıtarak görmeye kalkarsanız su gibi kaynamadığını, yumurta akı gibi piştiğini ve katılaştığını görürsünüz. Albumin başta olmak üzere plazma proteinleri 45 dereceden sonra geri dönüşsüz biçimde denatüre olur. Kanın sıvı kalarak fokurdadığı tek istisna düşük basınç ortamıdır. Örneğin 19 bin metre irtifadaki Armstrong sınırında basınç neredeyse sıfırlandığı için kan, 37 derecedeki normal vücut sıcaklığınızda bile buharlaşmaya başlar.
İkinci sorudaki hayatta kalma sınırı ise tamamen termodinamiğe bağlıdır. Bedenimiz dışarıya ısı verebildiği sürece çalışır. Kuru havada ter buharlaşabildiği için saunada 100 derecenin üzerindeki sıcaklıklara dakikalarca dayanabilirsiniz. Fakat havadaki nem doygunluğa ulaştığında ter buharlaşamaz ve vücut soğutma mekanizması çöker. Yüzde yüz bağıl neme denk gelen yaş termometre sıcaklığı 35 dereceye, hatta güncel klinik çalışmaların işaret ettiği üzere genç ve sağlıklı bireylerde 31 dereceye ulaştığında insan bedeni ürettiği ısıyı hapsederek birkaç saat içinde ölümcül hipertermiye sürüklenir.
Hayır, gerçek arı sinekleri kesinlikle zehirli değildir ve insanları sokamazlar! Yaşadığınız bu can yakıcı deneyim, arı sineği sandığınız bambaşka bir böceğin ısırması ve bağışıklık sisteminizin bu böceğin salgısına gösterdiği şiddetli bir alerjik tepkidir.
Halk arasında arı sineği olarak bilinen Bombyliidae familyası üyeleri, havada helikopter gibi asılı durabilen o sevimli ve tüylü canlılardır. Önlerindeki o upuzun, iğneye benzeyen hortum ise bir silah değil, yalnızca çiçeklerin derinindeki nektara ulaşmalarını sağlayan devasa bir pipettir. Bu sineklerin derinizi delebilecek ağız parçaları, iğneleri veya zehir bezleri bulunmaz. Doğada arıları taklit ederek avcılardan korunurlar, yani yaptıkları şey tamamen kusursuz bir kamuflaj oyunudur.
Peki sizi ısıran neydi? İğne benzeri hortumuyla deriyi delip can yakıcı şekilde sokabilen ve arı sineğiyle karıştırılan canlıların başında avcı sinekler (Asilidae) veya suikastçı böcekler gibi avcı yarımkanatlılar gelir. Bu canlılar kendilerini tehlikede hissettiklerinde avlarını felç etmek veya sindirmek için kullandıkları tükürük salgısını enjekte ederler. Bu salgı doku parçalayıcı enzimler barındırır.
Bileğinizden dirseğinize kadar yayılan o devasa şişliğin nedeni de klasik bir zehirlenme değil, vücudunuzun bu yabancı enzim ve proteinlere karşı başlattığı devasa yangı ve histamin patlamasıdır. Acilde uygulanan antihistaminik ve kortizon tedavisi tam olarak bu yüzden verildi, çünkü amaç zehri nötralize etmek değil, alarm durumuna geçen bağışıklık yanıtını ve doku ödemini sakinleştirmekti.