Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap: Hayır, zaman durmadı. Çünkü ışık hızından hızlı genişleyen şey uzayın içinde yol alan bir madde veya parçacık değil, uzay dokusunun ta kendisiydi. Özel görelilikteki meşhur hız sınırı uzay gemileri, atomlar veya fotonlar için geçerlidir, uzayın bizzat esnemesi bu kurala tabi değildir. Dolayısıyla o esnada saatler durmadı, her noktanın kendi yerel zamanı normal temposunda akmaya devam etti.
Bu durumu mutfakta fırına verdiğimiz üzümlü bir kek gibi düşünebiliriz. Kek kabarırken iki kuru üzüm birbirinden hızla uzaklaşır. Üzümler kekin içinde kendi motorlarıyla koşmaz, aralarındaki hamur genişler. İşte kozmik şişme (enflasyon) döneminde olan da tam olarak buydu. Uzayın kendisi o kadar muazzam bir hızla gerildi ki, birbirinden uzak noktaların ayrılma hızı ışık hızını fersah fersah aştı. Fakat her noktadaki yerel fizik kuralları ve zaman akışı tıkır tıkır işlemeyi sürdürdü.
Peki bu akılalmaz genişlemenin asıl etkileri ne oldu? En büyüleyici sonuç, atom altı dünyanın o minicik kuantum dalgalanmalarının devasa boyutlara esnemesidir. Mikroskobik ölçekteki o ufacık enerji kıpırtıları, şişmeyle birlikte evren büyüklüğünde dalgalara dönüştü. Bugün hayranlıkla izlediğimiz galaksiler, yıldızlar ve hatta bizzat bizler, o dönemde gerilip uzayan bu kuantum tohumlarının kütleçekimle çökmesi sayesinde varız. Ayrıca evrenin bugünkü düz geometrisi ve geniş ölçekteki sıcaklık dengesi de bu ani gerilmenin doğrudan bir sonucudur.
Şayet elinizde sıcak bir çayla o ana ışınlanıp şahit olmaya kalksaydınız, göreceğiniz şey mutlak bir karanlık ve kozmik bir yalnızlık olurdu. Çünkü genişleme öylesine şiddetliydi ki, sizden sadece mikroskobik bir mesafe uzaktaki bölgeler bile saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinde olay ufkunuzun dışına kaçar, ışıkları size asla ulaşamazdı. Tabii henüz atomların bile bulunmadığı, çılgınca bir enerji alanının hüküm sürdüğü o ilk saniyelerde bunu dert edecek kadar hayatta kalabilseydiniz.
Azotun yanması, lise kimyasından beri ezberletilen meşhur bir istisnadır fakat arkasındaki neden tamamen bağ enerjilerinin acımasız aritmetiğidir. Bu tepkimenin endotermik olmasının sebebi, azot molekülündeki o kaya gibi sert üçlü bağı koparmak için harcanan enerjinin, yeni azot oksit bağları kurulurken geri kazanılan enerjiden çok daha fazla olmasıdır.
Kimyasal tepkimelerde durum aslında tam bir bütçe meselesidir. Bir yanmanın dışarıya ısı vermesi, yani ekzotermik olması için ürünler oluşurken açığa çıkan enerjinin, başlangıçta bağları kırmak için harcanan enerjiyi fazlasıyla amorti etmesi gerekir. Fakat moleküler düzeyde tam bir ayrılık krizi yaşanır. Azot gazı (N₂), iki azot atomunun birbirine üçlü kovalent bağla kenetlendiği, kimya dünyasının ayrılması en zor çiftlerinden biridir. Bu bağı koparmak için mol başına yaklaşık 945 kilojul gibi dudak uçuklatan bir enerji yatırmanız gerekir. Yanına bir de oksijen molekülünün ikili bağını kırmak için gereken yaklaşık 498 kilojul eklenince, girenlerin enerji faturası fena halde kabarır.
İş ürün tarafına, yani azot monoksit (NO) oluşumuna geldiğinde ise tam bir hayal kırıklığı yaşanır. Yeni kurulan bağlar sisteme enerji iade eder ancak bu miktar, başlangıçta o inatçı azot bağını parçalamak için ödenen devasa bedelin yanında adeta devede kulak kalır. Sistem aradaki açık yüzünden dışarıya ısı saçamaz, aksine bu enerji borcunu kapatabilmek için ortamdan ısı soğurur. Haliyle tepkimenin net entalpi değişimi pozitif çıkar ve olay endotermik biter.
İyi ki de bu moleküler inat var. Eğer azotun yanması da diğer yanma tepkimeleri gibi coşkuyla ekzotermik olsaydı, atmosferimizin yüzde 78'i azot ve yüzde 21'i oksijenden oluştuğu için çakan ilk şimşekte bütün gezegen tek bir alev topuna dönüşürdü. Azotun bu masraflı ve isteksiz kimyasal tavrı, yeryüzündeki yaşamın sessiz ama en büyük termodinamik koruyucusudur.
Merhaba
Bir şeyi sıkıcı bulmamız her zaman o şeyin kendisinden kaynaklanmaz. Konu yalnızca ezberletiliyor, gündelik hayatla bağlantısı kurulmuyor veya merak etmeye fırsat bırakılmadan anlatılıyorsa en ilginç mesele bile cansızlaşabilir. Keza konu kişinin seviyesinden çok zor ya da fazla kolay sunulduğunda dikkat doğal olarak dağılabilir. Lakin anlatım biçimi değişmesine rağmen ilgi hala oluşmuyorsa burada kişisel merakların ve yatkınlıkların etkisi vardır. Her insanın her konuyu sevmesi beklenemez. Bir konunun gerçekten sıkıcı olup olmadığını anlamanın en doğru yolu, onu yalnızca bize öğretildiği biçimiyle değil farklı bir anlatıcıdan, uygulama yaparak veya kendi sorularımız üzerinden bir kez daha keşfetmek olduğunu düşünüyorum. Saygılarımla.
Merhaba
Bir ötegezegendeki yaşamı doğrudan görmüyoruz gezegenin atmosferinin yıldız ışığı üzerinde bıraktığı kimyasal izleri inceliyoruz. Gezegen yıldızının önünden geçerken yıldız ışığının küçük bir bölümü gezegenin atmosferinden süzülerek bize ulaşır. Atmosferdeki moleküller bu ışığın belirli dalga boylarını soğurur. Işık tayfına ayrıldığında oluşan eksiklikler, hangi moleküllerin atmosferde bulunduğunu gösteren birer kimyasal parmak izi gibidir. Bilim insanları gezegen yıldızın önünde değilken alınan ışıkla geçiş sırasındaki ışığı karşılaştırır. Aradaki çok küçük farktan su buharı, karbondioksit, metan veya oksijen gibi maddelerin izleri çıkarılabilir. Keza aynı geçiş defalarca gözlemlenerek zayıf sinyaller birleştirilir zira yıldızdan gelen ışığın yanında gezegen atmosferinin etkisi son derece küçüktür. Lakin atmosferde oksijen veya metan bulunması tek başına yaşamın kanıtı değildir. Bu gazlar volkanik faaliyetler, yıldız ışınımı veya başka cansız kimyasal süreçlerle de oluşabilir. Asıl dikkat çekici olan, normal şartlarda birbirini tüketmesi gereken bazı gazların aynı atmosferde sürekli olarak bulunmasıdır. Örneğin oksijen ile metanın birlikte ve yüksek miktarda görülmesi, bu gazları sürekli yenileyen bir sürecin varlığına işaret edebilir. Bu süreç yaşam olabilir fakat önce gezegenin sıcaklığı, yıldızının özellikleri, jeolojik yapısı ve olası cansız açıklamalar incelenmelidir. Bulutlar ve atmosferik pus da kimyasal izleri gizleyebilir. Dolayısıyla bir gazın bulunamaması yaşamın olmadığını, bulunması da kesinlikle yaşam olduğunu göstermez. Asıl mesele şu olabilir burada yaptığımız şey yaşamı görmekten çok, onun atmosferde bırakabileceği dengesizliği aramaktır. Bir gün güçlü bir biyolojik iz bulsak bile bilim insanlarının ilk sorusu “Yaşam bulduk mu?” değil, “Bunu yaşam dışında açıklayabilecek başka ne var?” olacaktır. Bilimsel açıdan güvenilir sonuca ulaşmanın yolu da zaten bu ihtimalleri tek tek elemekten geçiyor. Saygılarımla.
Masaru Emoto'nun pirinç deneyi bilimsel bir deney değil, kontrollü deney tasarımından tamamen yoksun bir sözdebilim gösterisidir. Pirincin küflenmesi, renginin değişmesi ya da fermente olması sözlerin ahlaki içeriğine veya frekansına değil, kavanoz içerisindeki nem, sıcaklık ve mikrobiyal popülasyona bağlıdır. Bu nedenle aynı frekansta iyi veya kötü sözler söylemeniz pirincin biyolojik akıbetini hiçbir şekilde değiştirmez, çünkü ortada sözleri veya frekansları algılayacak biyolojik bir mekanizma yoktur.
Akademide bazen en sıradan deney protokolü için bile sayfalarca etik kurul onayı ve yöntem raporu hazırlamaktan yakınırız, ancak Emoto'nun hiçbir hakemli dergide yer bulamamış bu popüler iddialarını görünce o katı metodolojiye hak vermemek elde değil. Pirinçlerin bozulma sürecini yöneten şey kelimeler değil, mikrobiyolojinin temel kurallarıdır. Pirinci haşladığınız suyun sterilitesi, kavanozun kapağının hava sızdırmazlığı ve ortamdaki Aspergillus veya Bacillus gibi mikroorganizmaların spor yükü sonucu belirler. Bir kavanoza yaklaşıp sevgi dolu veya öfkeli cümleler kurarken ağzınızdan saçılan mikroskobik tükürük damlacıkları bile ortama yeni bakteri florası ekleyerek bozulmayı hızlandırmaya yeterlidir.
Ses, ortamdaki moleküllerin mekanik titreşimidir. Akustik frekans fiziksel bir ölçümdür, insan zihninin ürettiği soyut semantik anlamları veya niyetleri taşıyamaz. Bir küf mantarının veya pirinç nişastasının Türkçe veya Japonca kelimelerdeki ahlaki yargıyı deşifre edip gen regülasyonuna gitmesi moleküler biyolojinin hiçbir ilkesiyle bağdaşmaz. Mantarlar hakarete gücenip kararmaz, sevgi sözcükleriyle de hücre bölünmesini durdurmaz.
Kısacası frekansı sabit tutup yalnızca sözcüklerin içeriğini değiştirmek, baştan kurgusal olan bir hipotezi kurtarmaz. Bilim dünyasında James Randi'nin meşhur bir milyon dolarlık meydan okumasına dahi katılamamış böylesi iddialar, bağımsız ve çift kör laboratuvar ortamlarında her zaman başarısız olmuştur. İki kavanoza aynı akustik frekansta zıt anlamlı cümleler fısıldadığınızda ortaya çıkacak farklılık, niyetin gücünü değil, yalnızca kavanozlar arasındaki mikrobiyal şans faktörünü gösterir.