Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
ilk olarak yasli insanlarin bagisikligi daha zayif oldugu icin yaslilarda daha agir gecer ancak genc kisilerde daha fazla tahriabat birakir. ve yasli kisilerin bunyeleri hastaligi daha kolay atlatmaya meyilidir
Kısa ve net cevap: Bir robot kendini bir insana karşı aktif biçimde, yani insana fiziksel müdahalede bulunarak asla koruyamaz, ancak pasif kaçınma yöntemleriyle koruyabilir. Buradaki temel ayrım, Asimov'un robot yasalarındaki katı öncelik hiyerarşisidir.
Üçüncü yasa bir robotun kendi varlığını korumasını emreder, fakat altında çok net bir şart koşar: Bu koruma birinci veya ikinci yasayla çelişmemelidir. Birinci yasa bir insanın zarar görmesini mutlak biçimde yasaklar. İkinci yasa ise birinciyle çelişmediği sürece insanların verdiği emirlere itaati zorunlu kılar. Dolayısıyla bir insan robota saldırdığında robot insana karşı koyamaz, onu itemez veya ona fiziksel bir darbe vuramaz. Aktif bir savunma hamlesi doğrudan birinci yasayı ihlal eder ve mantık zincirinde anında bloke olur.
Buna karşılık robot tamamen savunmasız kalmak zorunda değildir. Eğer saldıran insan robota "dur, kıpırdama" gibi net bir emir vermediyse, robot darbeden kaçabilir, hızla uzaklaşabilir ya da pasif bir kalkan arkasına saklanabilir. Bu kaçış veya savunma eylemleri insana zarar vermediği ve ortada çiğnenen bir komut bulunmadığı için üçüncü yasa geçerliliğini korur. Robot kendi varlığını kurtarmak üzere bu yönde hareket eder.
İşin kilitlendiği an insanın komut vermesidir. İnsan saldırırken "olduğun yerde bekle ve yok edilmene izin ver" derse, ikinci yasa üçüncü yasayı ezer ve robot hareket edemez, parçalanmayı kabul etmek zorunda kalır. Bunun tek istisnası, robotun parçalanmasının o an veya hemen sonrasında başka bir insanın zarar görmesine yol açacağı senaryolardır. Böyle bir durumda en üst basamak olan birinci yasa devreye girer ve insanın ikinci yasaya dayanan kendini imha etme emrini geçersiz kılar.
Bu tarz durumlar hakkında net konuşamayız ancak pek tabii mümkündür. Mikroskobik canlıların yaşamları bizlerden farklı olduğu gibi gelişimleri de farklı olacaktır elbette. Taş ve sopalarla mücadeleye girmelerini bekleyemeyiz. Bu gelişimler büyük ihtimalle bulundukları ortama, değişen şartlara bilinçli ve bilinçsiz (evrim yoluyla) adapte olmanın ötesinde değildir.
Gözlemlediğimiz ivmelenme uzay zaman dokusunun eğriliğinden ya da geometrisinden kaynaklanan bir algı yanılgısı değildir. Evrenin hızlanarak genişlediği sonucuna sadece cisimlerin gökyüzündeki görünür hareketlerine bakarak değil, ışığın dalga boyundaki esnemeyi ve standart mum olarak kabul ettiğimiz Tip Ia süpernovaların parlaklığını doğrudan ölçerek ulaşıyoruz. Üstelik gözlemler uzayın büyük ölçekte küre gibi kıvrık değil, neredeyse tamamen düz olduğunu gösteriyor.
Küre analojiniz ilk bakışta zekice bir optik sezgi barındırıyor. Şeffaf bir kürenin veya akvaryumun dışından baktığımızda kırılma ve izdüşüm yüzünden hızlar gözümüze değişiyormuş gibi gelebilir, tıpkı bardağın içine giren çay kaşığının kırılmış gibi görünmesi gibi. Ancak evrende biz dışarıdan bakan bir gözlemci değiliz. Bizzat o dokunun içinde yaşayan ve ölçümlerini içeriden gelen ışık sinyalleriyle yapan gözlemcileriz.
Burada ilk ayrım uzayın geometrisidir. Eğer evren bahsettiğiniz gibi küre yüzeyi benzeri pozitif bir eğriliğe sahip olsaydı, çok uzaktan gelen ışık ışınlarının mercek etkisiyle birbirine yaklaşması gerekirdi. Oysa Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması üzerinden yapılan hassas ölçümler, evrenin uzaysal eğriliğinin sıfıra son derece yakın olduğunu kanıtlıyor. Yani büyük ölçekte uzay bir küre gibi bükülmüş değil, düz bir çarşaf gibi uzanıyor. Bu durum küresel geometri kaynaklı olası açısal yanılsamaları baştan eliyor.
İkinci ve asıl belirleyici kanıt ise ışığın doğasında saklıdır. Evrenin genişlemesi, cisimlerin uzayın içinde koşturması değil, aradaki uzay dokusunun esnemesidir. Uzaktaki bir galaksiden çıkan foton bize ulaşana kadar, yol boyunca esneyen uzay nedeniyle dalga boyu da uzar ve kırmızıya kayar. 1998 yılında gökbilimciler Tip Ia süpernovalarını incelediklerinde bu patlamaların beklenenden çok daha sönük olduğunu fark ettiler. Bu süpernovalar standart ampuller gibidir, mutlak parlaklıkları bellidir. Evren sabit hızla genişliyor olsaydı bu patlamaların çok daha parlak görünmesi gerekirdi. Fotonların bize getirdiği bu sönüklük, aradaki mesafenin beklenenden çok daha hızlı açıldığını ve genişlemenin son birkaç milyar yıldır ivmelendiğini gösterdi.
Dolayısıyla arkadaşımızın küre üzerinde yavaşlıyor gibi görünmesi hoş bir izdüşüm problemidir fakat kozmik ölçekte hem uzay düzdür hem de fotonların parlaklık hesabı genişlemenin gerçekten hızlandığını ortaya koymaktadır.
Popüler kültürün bize vaat ettiği gibi parıldayan deriler ya da süper güçler ne yazık ki biyolojinin çalışma masasında yer bulmuyor. Biyolojik olarak yüksek radyasyona ayak uydurmak, organizmanın bir çizgi roman kahramanına dönüşmesi değil, hücre düzeyinde amansız bir hasar kontrol ve tamir mekanizmasını sürekli açık tutması demektir. Bu uyumun en net biyolojik sonucu, enerjinin büyük kısmını genom bütünlüğünü korumaya vakfetmek ve bunun bedelini üreme hızı, gelişim süresi ya da metabolik esneklik üzerinden ödemektir.
İyonlaştırıcı radyasyonun temel yıkımı, doğrudan ya da reaktif oksijen türleri aracılığıyla DNA zincirinde çift iplik kırıkları yaratması ve hücresel proteinleri oksitlemesidir. Doğada bu koşullara direnç geliştiren Deinococcus radiodurans gibi mikroorganizmalara veya Çernobil civarındaki yaban hayatına baktığımızda, adaptasyonun sırrının radyasyonu sihirli biçimde saptırmaktan değil, oluşan enkazı olağanüstü hızla kaldırmaktan geçtiğini görürüz. Hayvanlar ve özellikle insan benzer bir seçilim baskısına maruz kalsaydı, homolog rekombinasyon ve uç birleştirme gibi DNA onarım yolları çok daha agresif çalışmak zorunda kalırdı. Muhtemelen TP53 gibi tümör baskılayıcı genlerin kopya sayıları artar, hücre döngüsü kontrol noktaları aşırı katılaşır ve hasarlı hücreler tereddüt edilmeden programlı ölüme, yani apoptoza sürüklenirdi.
İnsan özelinde bu tablonun fiziksel ve fizyolojik sonuçları oldukça belirgindir. Hücre bölünmesinin en hızlı gerçekleştiği kemik iliği ve bağırsak epiteli gibi dokuları korumak adına genel hücre yenilenme hızı yavaşlayabilirdi. Fenotipik olarak, serbest radikalleri yakalama ve radyasyon enerjisini zararsızca dağıtma yeteneği bilinen melanin pigmentinin yoğunlaşması, yani yaygın bir hiperpigmentasyon ve kalınlaşmış bir deri tabakası kaçınılmaz hale gelirdi. Üreme hücrelerini mutasyon yükünden koruma zorunluluğu ise gametogenez süreçlerini çok daha sıkı bir kalite kontrol filtresine bağlardı. Bu durum doğurganlığın belirgin biçimde düşmesi, gelişim evrelerinin uzaması ve popülasyon büyüme hızının gerilemesi anlamına gelirdi.
Evrimsel biyolojide bedelsiz hiçbir adaptasyon yoktur. Sürekli alarm halinde bekleyen bir DNA onarım ordusu ve antioksidan fabrikası beslemek devasa bir hücresel enerji maliyeti yaratır. Dolayısıyla radyasyona adapte olmuş bir canlı, diğer çevresel stres faktörlerine karşı daha kırılgan, enerjisini idareli kullanmak zorunda olan ve büyüme potansiyeli sınırlı bir metabolizmaya razı olurdu. Tıpkı bürokrasiye boğulmuş bir enstitü bütçesi gibi, genom da kaynaklarının neredeyse tamamını yeni atılımlara değil, mevcut yapıyı ayakta tutacak bakım ve onarım masraflarına aktarmak zorunda kalırdı.