Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Aradığınız türden bilimsel bir çalışma bulamamanız son derece normal, çünkü tıp literatüründe ananas, yaban mersini veya başka bir besinin meni tadını tatlılaştırdığını gösteren tek bir kontrollü klinik araştırma dahi yoktur. Karşınızdaki iddia, fizyolojiden bihaber magazin sayfalarının ve alternatif tıp safsatalarının dolaşıma soktuğu modern bir şehir efsanesidir.
İnsan vücudu bir meyve suyu sıkacağı gibi çalışmaz. Menideki fruktoz, yani sperm hücrelerinin hareket enerjisini sağlayan şeker, yediğiniz meyvelerden seminal veziküllere doğrudan filtre edilmez. Seminal vezikül epitelinde, poliol yolağı üzerinden aldol redüktaz ve sorbitol dehidrogenaz enzimleri vasıtasıyla sistemik dolaşımdaki glukozdan yerel olarak sentezlenir. Yediğiniz ananastaki fruktoz sindirim kanalında emilip genel metabolizmaya katılır, seminal plazmaya özel bir tatlandırıcı boru hattı bulunmaz.
Kaldı ki meninin o buruk, hafif metalik ve klor benzeri tadını şeker değil, prostattan salgılanan yüksek konsantrasyondaki çinko, kalsiyum ve spermine ile spermidin gibi bazik poliaminler belirler. Ayrıca meninin pH değeri, vajinal asiditeyi nötralize ederek spermleri korumak amacıyla 7,2 ile 8,0 arasında, yani belirgin şekilde alkalidir. Biyokimyasal olarak bazik aminler ve ağır minerallerle yüklü bir sıvıyı iki dilim meyveyle tropikal tatlıya dönüştüremezsiniz.
Beslenmenin ve alışkanlıkların meni üzerindeki yegane etkisi tatlılaşma değil, nahoş kokuların ve acılığın artmasıdır. Dehidrasyon, yoğun tütün ve alkol kullanımı veya kükürtlü bileşiklerin aşırı tüketimi salgılardaki uçucu metabolitleri artırarak meniyi daha keskin ve acı kılabilir. Bol su içmek veya toksik maddelerden uzak durmak sıvıyı seyreltip bu ağır kokuyu hafifletir, fakat hiçbir zaman magazinlerin vadettiği meyve aromalı bir sonuç yaratmaz.
Bitkiler terleme yoluyla dış ortama gaz formunda yalnızca ve yalnızca su buharı atarlar! Yıllardır dilden dile dolaşan o basitleştirilmiş ezber kalıbını ve kavram karmaşasını hemen düzeltelim, terleme sürecinde oksijen veya karbondioksit gibi diğer gazların atılması kesinlikle söz konusu değildir!
Terleme, bitkilerde köklerden yapraklara kurulan su sütununun gökyüzüne doğru çekilmesini sağlayan olağanüstü bir biyofiziksel süreçtir. Yapraklardaki mikroskobik gözeneklerden, yani stomalardan atmosfere su buharı verilir. Bu mekanizma bitkinin aşırı ısınmasını engellerken aynı zamanda topraktan alınan minerallerin metrelerce yukarıya kesintisiz taşınmasını mümkün kılar. Burada gaz fazına geçerek dışarı salınan tek molekül sudur.
Peki fotosentez sonucu oluşan fazla oksijen veya hücresel solunum kaynaklı karbondioksit nasıl atılır? En sık yapılan hata bu iki süreci birbirine karıştırmaktır! Oksijen ve karbondioksit çıkışı bir terleme faaliyeti değil, stoma ve kovucuklardan gerçekleşen doğrudan gaz alışverişidir. Bu gazlar tamamen basit difüzyon kurallarıyla, hücreler arası boşluk ile atmosfer arasındaki yoğunluk farkına göre hareket eder. Su buharının ve solunum gazlarının stoma adı verilen aynı kapıyı kullanması, bu iki tamamen farklı fizyolojik olayı aynılaştırmaz!
Kısacası terlemeyi bir gaz atımı sayacaksak bu sürecin tek aktörü su buharıdır. Bitkiler diğer metabolik gazları uzaklaştırmak için terlemez, difüzyonun kusursuz dengesinden yararlanır.
Evet, öpüştüğünüz kişide hem DNA kalıntınız hem de oldukça zengin bir biyolojik ve kimyasal iz listeniz kalır. Ancak bu kalıntılar suç dizilerindeki gibi günlerce orada asılı kalmaz, ağzın acımasız biyolojik mekanizması dakikalar içinde temizlik mesaisine başlar.
Öpüşme sırasında, özellikle dudakların ve dillerin temas ettiği anlarda karşı tarafa yüksek miktarda tükürük ve ağız içi mukoza epitel hücresi aktarılır. Tükürüğün kendi sıvısı değil, içine dökülen bu çekirdekli epitel hücreleri adli laboratuvarların aradığı asıl DNA kaynağıdır. Temasın hemen ardından ağızdan pamuklu çubukla örnek alırsak, kime ait olduğu gayet net ayrılan bir DNA karışımı elde ederiz.
İşin kalıcılık kısmında ise romantizm yerini biyokimyaya bırakır. Ağız boşluğu yabancı DNA için hiç misafirperver bir ortam değildir. Sürekli üretilen taze tükürük, yutkunma refleksi ve tükürükteki enzimler yabancı genetik materyali hızla sindirir. Yapılan adli genetik araştırmalar, ağız içindeki yabancı DNA varlığının genellikle ilk 10 ile 60 dakika arasında tespit edilebilir seviyede kaldığını, süre uzadıkça sinyalin hızla yok olduğunu gösteriyor. Birkaç saatin, içilen bir bardak suyun ya da çiğnenen bir sakızın ardından standart yöntemlerle bu DNA profilini çıkarmak imkansıza yaklaşır. Dudak ve ağız çevresi gibi daha kuru bölgelerde bu süre biraz daha uzayabilir.
Bıraktığınız iz sadece insan DNA kodunuzla da bitmez. Yapılan araştırmalar, ortalama on saniyelik samimi bir öpüşmede yaklaşık 80 milyon bakterinin karşı tarafa geçtiğini ortaya koyuyor. Bunun yanında dudak temasıyla aktarılan döküntü deri hücreleri, ter, yağ kalıntıları ve sürülen bir rujun kimyasal bileşenleri de arkada bıraktığınız somut delil paketini tamamlar.
Kısa ve net cevapla başlayalım. Hayır, insan vücudunda 444 kemik veya 366 damar bulunması biyolojik ve anatomik olarak kesinlikle mümkün değildir. Karşımızdaki iddia anatomik bir gözlemin değil, insan bedenini evrenle ve takvimle eşleştirmeye çalışan tasavvufi bir sembolizmin ürünüdür.
Önce kemik meselesine bakalım. Yetişkin bir insanın iskeletinde kabul edilen standart sayı 206 kemiktir. Yeni doğan bir bebekte bu sayı 270 civarındadır fakat gelişim sürecinde kafatası ve leğen kemiği gibi bölgelerdeki kemikleşme merkezleri birbiriyle kaynaşır. Bireysel varyasyonları, fazladan kaburgaları, eklem içlerindeki susam kemiklerini veya kafatası dikişleri arasına serpiştirilmiş minik sutur kemiklerini saysanız bile 444 gibi uçuk bir rakama ulaşamazsınız. Orta Çağ metinlerindeki bu tarz sayılar, kadavra diseksiyonuna değil, doğrudan ebced hesabına ya da harflerin sayısal değerlerine dayandırılan ezoterik yakıştırmalardır.
Damar sayısı ise biyolojik açıdan daha da fena bir kavram kargaşası. İnsan vücudunda 366 damar olduğunu söylemek anatomiyi temelden ıskalamaktır, çünkü dolaşım sisteminde damarlar bakkal hesabı tek tek sayılmaz. Bu sistem ağaç dalları gibi sürekli kollara ayrılan, kalpten çıkıp mikroskobik boyutlara inen kesintisiz bir ağdır. Vücudumuzda on milyarlarca kılcal damar bulunur ve bu damar ağının toplam uzunluğu kabaca 100 bin kilometreyi bulur. Kaygusuz Abdal gibi mutasavvıfların eserlerinde geçen 366 sayısı, bir artık yılın gün sayısı ile insan bedenindeki ana kan yolları arasında kurulan mistik bir mikrokozmos eşleştirmesinden ibarettir. İnsanı küçük bir evren olarak kurgulayan eski tıp ve tasavvuf geleneği, takvimdeki 366 günü bedene yamayabilmek için ana damarları bu sembolik sayıya sabitlemiştir.
Bu bir bilim kurgu filminde konu olabilir ama evrimsel ve biyolojik açıdan kesinlikle imkansızdır çünkü bitkilerin tehlike durumunda hava yoluyla kimyasal mesajlar gönderdiği (örneğin kelebeklerin yapraklarını yediği zaman) ya da birbirleriyle iletişim kurduğunu ve "Wood Wide Web" adı verilen yer altı mantar ağları aracılığıyla besin paylaştığını biliyoruz ama bu onların insan tipi bir "bilinç" sahibi olduklarını göstermez. Herhangi bir canlının "niyet" sahibi olup bir savaş planlayabilmesi için bilgi işleyebilen bir beynine ve sinir sistemine sahip olması gerekir. Ancak bitkiler evrimsel süreçlerinde enerjiyi korumak için köklerini yerlerine sabitlemişler ve bir beyin geliştirmişler bunun yerine. Aslında 2019 yılında "Trends in Plant Science" dergisinde biyolog Lincoln Taiz ve arkadaşları tarafından yapılan ve bitkilerin sinir bilimi hakkındaki iddiaları çürütmüş bir makalede bitkilerin hiçbir şekilde bilinçli olmadıkları ve karmaşık kendi kendine tepkilerinin çevre uyaranlarına karşı kasıtlı hedeflere dönüştürülemeyeceği belirtilmiştir
big bang evrenin başlangıcını temsil eden yagane unsurdur. big bangi gerçekleştiren şey madde değil enerji. bulunan enerjinin maddeye dönüşme süreci big bangten sonra gerçekleşir. bence evrenin arkhesi enerji.