Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Sol kolda veya bilek hizasında neredeyse herkeste "aynı yerde" bir ben bulunduğu iddiası, gizemli bir genetik kaderin değil, yüksek güneş maruziyeti ile sosyal medyadaki doğrulama yanlılığının sıradan bir sonucudur. Vücudumuzda sol kolun belirli bir koordinatını işaretleyen veya herkesi aynı noktadan damgalayan biyolojik bir harita bulunmaz.
Biyolojik açıdan bakarsak, edinsel melanositik nevüsler ve çiller, pigment üreten melanosit hücrelerinin yerel olarak çoğalmasıyla ya da aşırı melanin üretmesiyle tetiklenir. Bu süreci başlatan en temel çevresel faktör ultraviyole radyasyonudur. Kollarımız, özellikle de el bileği ile dirsek arasındaki ön kol bölgesi, mevsim fark etmeksizin dışarı çıktığımız her an doğrudan güneş alır. Üstelik araç kullanırken veya pencere kenarında otururken sol kol genellikle daha fazla ışığa maruz kalır ve çoğumuz yüzümüze sürdüğümüz koruyucuları kollarımıza sürmeyi unuturuz. Yetişkin bir insanda ortalama 30 ile 40 ben bulunduğu düşünülürse, sürekli açıkta kalan bu geniş deri yüzeyinde en az bir bene rastlanması olasılık hesabı açısından son derece doğaldır.
Bu durumun internette viral bir fenomene dönüşmesi ise tamamen istatistiksel bir yanılsamadır. Sosyal medyada biri çıkıp kolundaki beni gösterdiğinde, kolunun benzer bir yerinde beni olanlar heyecanla yorumlara koşup fotoğraf paylaşıyor. Kolunda o bölgede hiç ben bulunmayan veya bambaşka bir yerinde olan milyonlarca insan ise gönderiyi sessizce kaydırıp geçiyor. Böylece algoritmik bir yankı odasında sanki herkes aynı ize sahipmiş gibi yapay bir vitrin oluşuyor. Üstelik paylaşımlarda aynı yer denilen alan milimetrik bir nokta değil, bilekten dirseğe kadar uzanan yaklaşık yirmi santimetrelik koca bir hat. Yani ortada hedefi vurmuş bir ok yok, rastgele atılmış bir okun etrafına sonradan çizilmiş bir hedef tahtası var.
Kısacası ortada hücresel bir simülasyon hatası ya da gizemli bir biyolojik kodlama yok. Sürekli güneş gören melanositlerin olağan biyolojisi ile insan zihninin rastlantısal örüntülerde anlam arama merakı bir araya gelince ortaya bu popüler efsane çıkıyor.
Bir karadeliğin Dünya'ya gelme ihtimali inanılmaz derecede düşük. Ancak teorik olarak tamamen imkânsız değil.
Şu anda bilinen hiçbir karadelik Dünya'ya doğru çarpışma rotasında değil.
En yakın bilinen karadeliklerden biri yaklaşık 1.560 ışık yılı uzakta.
Karadelikler uzaydaki her şeyi uzaktan içine çekmez. Kütleçekimleri uzaklıkla azalır.
Bir karadeliğin Güneş Sistemi'ne yaklaşması son derece ciddi sonuçlar doğurabilir.
Net ve açık söyleyelim: KESİNLİKLE HAYIR! 2022 Nobel Fizik Ödülü ile taçlandırılan Bell teoremi ve kuantum dolanıklık deneylerinin, pozitif veya negatif düşüncelerimizin fiziksel dünyaya ya da evrene tesir etmesiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok.
John Stewart Bell'in ortaya attığı ve Alain Aspect, John Clauser ile Anton Zeilinger'in deneylerle kanıtladığı olgu, atomaltı dünyadaki parçacıkların yerel olmayan kuantum durumlarıdır. Birbirleriyle dolanık iki foton veya elektron, aralarındaki mesafe ne olursa olsun belirli ölçüm korelasyonları sergiler. Ancak bu durum, aralarında telepatik bir mesajlaşma veya irade aktarımı olduğu anlamına gelmez. Fizikteki "iletişimsizlik teoremi" gereği, dolanıklık üzerinden ışıktan hızlı ya da iradi hiçbir bilgi veya niyet aktarılamaz!
Peki neden kuantum fiziği bu kadar sık zihin gücüyle karıştırılıyor? Popüler kültür ve sözdebilim, "aralarında görünmez bağlar var" cümlesini duyar duymaz bunu çekim yasasına veya pozitif düşünceye bağlamaya bayılıyor! Oysa beynimiz yaklaşık 37 derece sıcaklıkta, ıslak ve inanılmaz gürültülü bir biyolojik ortamdır. Düşüncelerimiz, milyarlarca nöron arasındaki elektrokimyasal sinyallerle yani klasik biyofizik kurallarıyla şekillenir. Atomaltı düzeyde kuantum durumları oluşsa bile, bunlar saniyenin katrilyonda birinde dekoherans nedeniyle kaybolur. Düşüncelerimizin dış dünyaya veya diğer zihinlere dolanık biçimde etki etmesi fiziksel olarak imkansızdır.
Kısacası pozitif düşünmek motivasyonunuzu, davranışlarınızı ve ruh halinizi harika etkiler. Fakat bu etki kuantum fiziğinin değil, bilişsel psikolojinin ve nörobiyolojinin konusudur. Bell eşitsizliği ise sadece mikroskobik ölçekteki temel doğa yasalarını açıklar, kuantum sıçramasıyla hayal edilen istekleri gerçeğe dönüştürmez!
kısaca netleştirelim, qr kodlar deterministik çalışır. içine gömdüğünüz veri, versiyon ve hata düzeltme seviyesi aynıysa üretilen görsel matris de pikseli pikseline aynıdır. yani her qr kod doğası gereği benzersiz olmak zorunda değildir, arkada kafasına göre rastgele id basan bir servis koşmuyor. aynı payload, aynı konfigürasyonla her zaman aynı çıktıyı verir.
çalışma mantığına gelirsek qr kod, veriyi iki boyutlu siyah beyaz bir modül ızgarasına paketleyen açık kaynaklı bir standarttır. japonya'da denso wave mühendisleri bunu doksanlarda fabrikadaki parça takibi için geliştirdi ve patenti kamuya bırakıp açık kaynak yaptılar. süreç birkaç temel bileşenden oluşur:
her biri birbirinden farklı mı sorusunun cevabı da burada netleşiyor. iki farklı cihazda aynı linki birebir aynı hata düzeltme seviyesiyle koda basarsanız tıpatıp aynı görseli alırsınız. ancak verideki tek bir harfi değiştirirseniz ya da hata toleransını artırayım derseniz, algoritma tüm matrisi baştan aşağı refactor eder ve bambaşka bir desen üretir.
günlük hayatta aynı yere çıkan iki kodun farklı görünmesi ise genellikle pazarlamacıların dinamik qr kod hevesidir. biri doğrudan nihai hedefi kodlarken, diğeri araya analitik kasmak için yönlendirme linki koyar. payload farklı olduğu için matris de farklılaşır, olay bundan ibarettir.
Kısa ve net cevap: Hayır, zaman durmadı. Çünkü ışık hızından hızlı genişleyen şey uzayın içinde yol alan bir madde veya parçacık değil, uzay dokusunun ta kendisiydi. Özel görelilikteki meşhur hız sınırı uzay gemileri, atomlar veya fotonlar için geçerlidir, uzayın bizzat esnemesi bu kurala tabi değildir. Dolayısıyla o esnada saatler durmadı, her noktanın kendi yerel zamanı normal temposunda akmaya devam etti.
Bu durumu mutfakta fırına verdiğimiz üzümlü bir kek gibi düşünebiliriz. Kek kabarırken iki kuru üzüm birbirinden hızla uzaklaşır. Üzümler kekin içinde kendi motorlarıyla koşmaz, aralarındaki hamur genişler. İşte kozmik şişme (enflasyon) döneminde olan da tam olarak buydu. Uzayın kendisi o kadar muazzam bir hızla gerildi ki, birbirinden uzak noktaların ayrılma hızı ışık hızını fersah fersah aştı. Fakat her noktadaki yerel fizik kuralları ve zaman akışı tıkır tıkır işlemeyi sürdürdü.
Peki bu akılalmaz genişlemenin asıl etkileri ne oldu? En büyüleyici sonuç, atom altı dünyanın o minicik kuantum dalgalanmalarının devasa boyutlara esnemesidir. Mikroskobik ölçekteki o ufacık enerji kıpırtıları, şişmeyle birlikte evren büyüklüğünde dalgalara dönüştü. Bugün hayranlıkla izlediğimiz galaksiler, yıldızlar ve hatta bizzat bizler, o dönemde gerilip uzayan bu kuantum tohumlarının kütleçekimle çökmesi sayesinde varız. Ayrıca evrenin bugünkü düz geometrisi ve geniş ölçekteki sıcaklık dengesi de bu ani gerilmenin doğrudan bir sonucudur.
Şayet elinizde sıcak bir çayla o ana ışınlanıp şahit olmaya kalksaydınız, göreceğiniz şey mutlak bir karanlık ve kozmik bir yalnızlık olurdu. Çünkü genişleme öylesine şiddetliydi ki, sizden sadece mikroskobik bir mesafe uzaktaki bölgeler bile saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinde olay ufkunuzun dışına kaçar, ışıkları size asla ulaşamazdı. Tabii henüz atomların bile bulunmadığı, çılgınca bir enerji alanının hüküm sürdüğü o ilk saniyelerde bunu dert edecek kadar hayatta kalabilseydiniz.