Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kedilerin köpeklere karşı gösterdiği bu çekingenlik ve savunma mekanizması, temelde bir av-avcı ilişkisi içgüdüsüne dayanır; çünkü vahşi doğada daha büyük olan kanidler yani köpekgiller, felidleri yanii kedigiller birer av veya tehdit olarak görme eğilimindedir. Bu durum kedilerde bireysel korunma dürtüsünü ve sempatik sinir sisteminin savaş ya da kaç tepkisini tetikliyor. Ayrıca iki türün vücut dili ve iletişim sinyalleri zıttır; mesela bir köpeğin dostça ya da oyun amaçlı kuyruk sallaması, kedi popülasyonunda bir tehdit veya bölgesel agresyon sinyali olarak algılanır. Sonuç olarak hem bu morfolojik dezavantaj hem de etolojik iletişim kopukluğu, kedilerin köpekleri öngörülemez ve tehlikeli birer tehdit unsuru olarak kodlamasına yol açıyor.
Dünya'da duran bir gözlemciye göre gemi 10 ışık yılı uzaklıktaki hedefe hızıyla gidiyorsa yolculuk süresi: t_Dünya = 10 ışık yılı /
Gemideki saat için geçen zaman ise özel göreleliğie göre:
t_gemi = t_dünya
Burada c, ışık hızıdır. Bu sebepten, gemi ışık hızına yakınlaştıkca, mürettabatın yolculukta yaşadığı süre Dünya'da geçen süreden kısa olur. Gemidekiler zamanı kendileri açısından herhangi bir fark hissetmezler. Saatler, makineler ve biyolojik süreçleri normal şekilde işlemeye devam eder. Fark, iki gözlemcinin yolculuk için ölçtükleri süreleri karşılaştırınca ortaya çıkar. [1]
Örneğin gemi 0,99 hızla, sabit süratle giderse:
Dünyaya göre: 10/0.99 10,10 yıl
Gemiye göre: 10,10
Yani mürettebat için yolculuk 10 yıldan oldukça kısa sürer.
Büyük Patlama evrenin biyolojik bir DNA patlaması veya önceden yazılmış bir kader programı değildir. DNA bilgiyi depolayan biyokimyasal bir moleküldür, kozmolojik ölçekte ise olayları yöneten şey biyolojik bir kod değil, temel kuantum alanları ile termodinamik yasalardır. İlk dakikalarda hidrojenin baskın çıkması ve milyarlarca yıl sonra bilincin ortaya çıkması önceden kurgulanmış bir niyetin değil, nükleer fiziğin ve istatistiksel olasılıkların bir sonucudur.
Bunu hayal edebiliyor musunuz, evrenin ilk saniyelerinde sıcaklık ve yoğunluk o kadar akıl almaz bir seviyedeydi ki her yer bir kuark gluon plazması çorbasıydı! Evren genişleyip soğudukça kuarklar proton ve nötronları oluşturdu. Ancak serbest nötronlar kararsızdır ve hızla protona bozunur. Büyük Patlama Nükleosentezi dediğimiz o ilk birkaç dakikalık süreç başladığında ortamda her bir nötrona karşılık yaklaşık yedi proton vardı. Tek bir serbest proton zaten doğrudan hidrojen çekirdeğidir! Nötronların neredeyse tamamı iki protonla birleşip helyum 4 çekirdeklerini kurdu ve geriye kalan o devasa proton fazlası evrenin baryonik kütlesinin TAM YÜZDE YETMİŞ BEŞİNİ hidrojen olarak bıraktı. Yani hidrojen özel bir amaçla seçilmedi, temel parçacık fiziğinin en basit, en kararlı ve en düşük enerjili dengesi olduğu için ortaya çıktı.
Helyumun yıldızları öldürmesi meselesi ise işin en heyecan verici tarafı! Bir yıldız merkezindeki hidrojeni tüketip helyum külü biriktirdiğinde füzyon duraklar ve çekirdek kütleçekimi altında çökmeye başlar. Bu durum bir yıldız için gerçek bir varoluş krizidir. Fakat çekirdek çöktükçe sıcaklık yaklaşık yüz milyon kelvine fırlar ve üçlü alfa süreci devreye girer. Helyum çekirdekleri olağanüstü bir rezonansla kaynaşarak karbon ve oksijeni üretir. Eğer güçlü nükleer kuvvetin şiddeti veya nükleer bağlanma enerjisi ufacık bile farklı olsaydı, helyum gerçekten de yıldızların sonu olurdu ve periyodik tablonun geri kalanı asla sentezlenemezdi. Karbon, oksijen, demir ve nihayetinde ötegezegenleri oluşturan o tozlar üretilemezdi. Düşünsenize, şu an parmaklarımızın ucundaki atomlar geçmişte ölen o dev yıldızların fırınlarında pişirildi!
Sistemin bilince doğru ilerlemek durumunda olduğu hissi ise tamamen bir yanılsamadır. Evren insanı hedeflemedi. KOSKOCA evrenin ezici çoğunluğu mutlak sıfıra yakın dondurucu bir vakum, ölümcül kozmik ışınlar ve devasa kara deliklerle dolu, yaşama karşı son derece düşman bir yerdir. Bizim bu yapıyı görüp hayrete düşebilmemizin tek sebebi, Zayıf Antropik İlke ile açıklandığı gibi, yalnızca bilincin ortaya çıkmasına izin veren fiziksel parametrelere sahip bir evrende var olabilmemizdir. Bir DNA gibi yazılmış nihai bir gaye yok, sadece fizik yasalarının soğuk ve muazzam dansı var.
Monadoloji, sıkça iddia edildiği gibi Leibniz'in ömrünün sonlarında kapıldığı ruhçu bir hezeyan değil, 17. yüzyıl mekanik doğa felsefesinin tıkandığı madde, hareket ve süreklilik krizine üretilmiş son derece rasyonel bir metafizik sistemdir. Leibniz, sonsuza kadar bölünebilen maddenin kendi başına nihai gerçeklik olamayacağını savunarak, evrenin temel yapı taşlarının maddesel değil, yalın ve bölünemez tözler olması gerektiğini ortaya koyar.
arkadaşlar o iş öyle değil diyerek başlamak zorundayım, çünkü lisans yıllarımdan beri monadolojiyi Demokritos atomculuğunun süslü bir versiyonu sanan veya ezoterik bir metin gibi okuyanlarla karşılaşmaktan arşiv tozunu ciğerime çekmiş kadar yoruldum. Leibniz 1714 yılında, 90 kısa maddede özetlediği bu sistemle doğrudan Descartes ve ardıllarının madde anlayışına meydan okur. Kartezyen mekanizm maddeyi sadece yer kaplayan, yani uzamı olan bir şey olarak tanımlıyordu. Oysa uzamı olan her şey matematiksel ve fiziksel olarak sonsuza kadar bölünebilir, bölünebilen hiçbir şey de nihai bir töz olamaz. Leibniz'in monadları uzamsız ve yalındır, böylece sonsuz bölünebilme çıkmazını çözmeyi amaçlar.
Metindeki o meşhur monadların pencereleri yoktur aforizması da mistik bir laf değil, tamamen mantıksal bir kurgunun sonucudur. Parçası ve uzamı olmayan bir tözün içine dışarıdan fiziksel bir tesir giremez, bu yüzden monadlar birbirini bilardo topları gibi mekanik olarak etkilemez. Leibniz, evrendeki etkileşim algısını Tanrı tarafından tasarlanmış önceden kurulmuş uyum ile izah eder. Her monad kendi iç dinamikleriyle değişir ve bütün evreni kendi özel perspektifinden yansıtır. Bilimsel devrimin öncülerinin masalarında sadece teleskoplar ya da hesap cetvelleri yoktu, hareketin ve kuvvetin doğasını açıklayacak ontolojik bir zemin inşa etmek zorundaydılar. Leibniz tam olarak bu krizle boğuşuyordu.
Bugünün fiziği veya popüler bilim anlatıları üzerinden Monadoloji'yi zorlama analojilerle günümüze uyarlamaya çalışmak metne haksızlık olur. Leibniz'in sistemi, modern bilimin temellerinin atıldığı o çalkantılı çağda, katı mekanist evren modelinin yetersizliklerine karşı geliştirilmiş en radikal ve tutarlı felsefi yanıtlardan biridir.
Ağırlık kaldırırken o son tekrarda barın kıpırdamaması tek bir merkezin suçu değil, hem motor nöronları kapsayan merkezi sinir sisteminde hem de doğrudan kas liflerinde aynı anda patlak veren bir süreçtir. Tükenişin yalnızca motor nöronlarda gerçekleştiği iddiası eksik bir tablo çizer, çünkü sahada sinir sistemi ile kas dokusunun sürekli birbiriyle konuştuğu iki taraflı bir kriz yönetimi vardır.
Kas tarafındaki olaylar tam bir moleküler karmaşayla ilerler. Bir kasın kasılması için aktin ve miyozin proteinlerinin birbirine kenetlenip kayması gerekir. Fakat peş peşe gelen zorlu tekrarlarla birlikte hücre içinde inorganik fosfat birikir ve sarkoplazmik retikulum kalsiyum salmayı zorlaştırır. Kalsiyum ortama rahatça dağılamayınca bu proteinler adeta birbirine küser ve çapraz köprü kuramaz. Laboratuvarda en hassas anda kalibrasyonu kaçan inatçı bir pipet gibi, kas lifi de biyokimyasal olarak kilitlenir ve gereken mekanik kuvveti üretemez hale gelir. Buna fizyolojide periferik tükeniş denir.
İşin motor nöron boyutunda ise durum ortalığı karıştıran bir dedikodu zinciri gibidir. Kas lifleri zorlandıkça içeride biriken metabolitler, Grup 3 ve Grup 4 tipi duyu sinirleri üzerinden omuriliğe ve beyne aralıksız alarm sinyalleri iletir. Merkezi sinir sistemi bu sinyalleri aldığında kas dokusunu aşırı hasardan korumak için frene basar. Motor nöronların ateşleme sıklığı düşürülür ve kas liflerine giden elektriksel sürüş baskılanır. Yani motor nöronlar enerjisi bittiği için değil, beyin sistemi güvene almak adına gücü kıstığı için sessizleşir. Buna da merkezi tükeniş adı verilir.
Sonuç olarak son tekrardaki o çaresiz kalış hali, iki tarafın ortak bir güvenlik protokolüdür. Bir yanda kalsiyum yetersizliğinden birbirini çekemeyen proteinler, diğer yanda kası korumak için elektriği kesen motor nöronlar yer alır. Tükeniş ne tek başına sinirin pes etmesidir ne de kasın iflasıdır, bütün sistemin kendini korumak için kepenk indirmesidir.
Düşüncenin, özellikle de bir nesneyi gözde canlandırmanın veya zihinde döndürmenin kesinlikle deneysel olarak ölçülebilen bir hızı var. Yani bu hipotetik bir kurgu değil. Ancak bu hızı doğrudan nöronlar arasındaki saniyede bir ila yüz metreyi bulan elektrobiyokimyasal iletim hızına indirgeyemeyiz. Düşünce tek bir kablodan geçen izole bir elektrik akımı değil, devasa bir nöron ağının senkronize olup ortak bir durum inşa etmesiyle ortaya çıkan beliren bir süreçtir.
Zihinsel kronometri alanında bunu çok uzun süredir test ediyoruz. Örneğin klasik zihinsel rotasyon deneylerinde bir nesneyi kafanızda 45 derece döndürmekle 180 derece döndürmek aynı sürmüyor. Döndürme açısı büyüdükçe tepki verme süreniz neredeyse doğrusal biçimde uzuyor. Beynimiz fiziksel dünyayı simüle ederken adeta o nesneyi gerçekten elinde evirip çeviriyormuş gibi zaman harcıyor. Hatta güncel bulgular zihinsel canlandırmanın dış dünyayı algılamaya kıyasla çok daha hantal ve yavaş kaldığını, fakat oluşturulduğunda zihinsel sahnede daha kararlı biçimde tutulabildiğini gösteriyor.
Peki neden salt nöron hızına indirgeyemiyoruz? Bir bilgisayarın transistörlerinin açılıp kapanma frekansı ile karmaşık bir sahneyi ekranda render etme süresi nasıl aynı şey değilse, buradaki durum da öyle. Nöronların sinapslardan kimyasal sinyal aktarması birkaç milisaniye sürer. Fakat bir nesnenin biçimini, rengini ve hafızadaki karşılığını bir araya getirip bilinçli bir düşünce yapıtaşına dönüştürmek, yani beynin elektriksel mikro durumlarını organize etmek yüzlerce milisaniyelik bir ağ senkronizasyonunu gerektirir.
Bazen kendi zihnimi dinlerken düşüncelerimin ışık hızında uçuştuğunu sanıp sonra basit bir görsel canlandırmanın bile beynimde ne kadar ağır kanlı bir simülasyon motoruyla işlendiğini fark edince hafif bir şaşkınlık yaşıyorum. Düşünce hızı kesinlikle biyolojinin fiziksel sınırlarına tabidir, ancak bu sınır tek bir iletim hattının değil, o hatta birlikte çalan kolektif orkestranın temposudur.