Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kloroplastlarda fotosentez sırasında substrat düzeyinde fosforilasyon ile ATP üretimi gerçekleşmez. Kloroplast kendi ATP ihtiyacını ışığa bağımlı tepkimelerde tilakoit zarlar boyunca kurulan proton derişim farkını kullanarak, yani fotofosforilasyon yoluyla üretir.
Substrat düzeyinde fosforilasyon, fosfat grubunun yüksek enerjili bir substrat molekülünden doğrudan ADP molekülüne aktarılması işlemidir. Bitki hücresinde bu klasik üretim basamakları sitoplazmadaki glikoliz evresinde ve mitokondri matriksindeki Krebs döngüsünde görülür. Kloroplastın stromasında yürütülen ışıktan bağımsız tepkimelerde (Calvin döngüsü) ise yeni bir ATP sentezlenmez, aksine tilakoit zarlarda üretilmiş olan ATP molekülleri karbondioksitin organik moleküllere dönüştürülmesi için tüketilir.
Bitkilerin evrimsel geçmişine ve plastit biyokimyasına daha yakından baktığımızda küçük bir parantez açmak gerekir. Kloroplastlar, sitoplazmadaki glikoliz basamaklarına benzer bazı enzim izoformlarına (örneğin plastidiyal piruvat kinaz ve fosfogliserat kinaz) sahiptir. Bu enzimler teorik olarak substrat düzeyinde fosforilasyon reaksiyonlarını yürütebilse de bu yolaklar kloroplastın ana enerji santrali gibi çalışıp organele net bir ATP sağlamaz. Fotosentez yapan canlı bir yaprak dokusunda kloroplast enerjisini ışıktan alır, karanlıkta ise gereksinim duyduğu ATP moleküllerini sitoplazmadan içeri taşır.
Kısa ve net cevap, hayır. Ağda, cımbız, jilet veya kılı yakmak gibi mekanik yöntemlerin hiçbiri kıl foliküllerini çoğaltmaz, kılları gürleştirmez ya da büyüme hızını mucizevi biçimde artırmaz. İnsan vücudundaki folikül sayısı ve kılın biyolojik yapısı genetik zemin ve androjen hormonları tarafından belirlenir, bu mimariyi cımbızla veya jiletle değiştiremezsiniz.
Halk arasında dilden dile yayılan şu "kökten çekince bölgeye kan hücum eder, kıllar daha hızlı ve gür çıkar" iddiası temel doku fizyolojisinden bihaber olmanın tipik bir ürünü. Bir kılı cımbızla çekip kopardığınızda veya ağdayla yolduğunuzda bölgede gelişen mikrotravma dokuda geçici bir kanlanma artışına, yani hiperemiye yol açar. Fakat bu geçici yangısal tepki gidip de orada sıfırdan dermal papilla hücresi oluşturamaz ya da kılın büyüme evresini keyfine göre uzatamaz. Tam tersine, folikülü sürekli mekanik travmaya maruz bırakmak zamanla kökün hasar görmesine, minyatürizasyonuna ve hatta körelmesine neden olur. Gençliğinde kaşlarını incecik alıp sonradan aynı yerlerde kıl çıkaramayan insanların durumu bunun en somut örneğidir.
Jiletin kılı kalınlaştırdığı algısı ise bütünüyle optik ve dokunsal bir yanılsamadır. Doğal biçimde uzayan bir kılın ucu incelerek konik şekilde sonlanır, jilet ise kılı yüzeye en yakın ve en kalın noktasından küt bir açıyla keser. Kıl uzamaya başladığında parmağınıza çarpan o küt uç daha sert hissedilir ve göze daha koyu görünür. Kılın çapında ya da kökün yapısında en ufak bir biyolojik değişiklik gerçekleşmemiştir.
Yöntemler arasındaki gerçek fark kılları besleme potansiyellerinde değil, cilde verdikleri ikincil hasarlarda yatar. Kıl yakma veya kontrolsüz ağda gibi agresif yöntemler folikülü beslemek yerine termal hasara, batıklara, folikülite ve steril olmayan koşullarda sekonder bakteriyel enfeksiyonlara davetiye çıkarır. Vücudunuzda gerçekten anormal bir gürleşme veya terminal kıllanma artışı varsa sebebi banyodaki cımbız değil, androjen düzeyleriniz veya hormonal dengenizdir, çözümü de dedikodularda değil endokrin polikliniğinde aramak gerekir.
Hayır, elektronegatiflik ile elektron ilgisi aynı şey değildir ve bu iki kavram birbirine karıştırılmamalıdır.[1] Elektronegatiflik, bir atomun bağdaki elektronları veya elektron yoğunluğunu kendine çekme eğiliminin ölçüsüdür.[1] Elektron ilgisi ise gaz halindeki bir atoma bir elektron eklenip negatif yüklü iyon, yani anyon oluştuğunda gerçekleşen enerji değişimidir.[2]
Elektron ilgisi ölçülebilen fiziksel bir niceliktir: izole, gaz halindeki bir atom elektron aldığında açığa çıkan ya da soğurulan enerjidir ve kJ/mol cinsinden ölçülür.[1] Elektronegatiflik ise bağdaki bir atomun elektronları ne kadar sıkı çektiğini anlatır. Ölçülmez, hesaplanır ve birimi yoktur.[1]
Yine de iki özellik periyodik tabloda genel olarak benzer yönlerde değişir. Aynı periyotta soldan sağa gidildikçe etkin çekirdek yükü artar, çekirdeğin daha güçlü çekimi elektronları çekirdeğe yaklaştırır ve atom yarıçapı küçülür.[2] Elektronegatiflik soldan sağa artar.[1] Elektron ilgisi değerleri de soldan sağa gidildikçe daha negatif olma eğilimindedir, yani atom elektron alırken daha çok enerji açığa çıkar.[2] Bir grupta aşağı inildikçe ise dış elektronlar çekirdekten uzaklaşır, atom yarıçapı büyür ve elektronegatiflik azalır.[1][2]
Periyodik tabloda elektronegatifliği en yüksek element 4,0 değeriyle flordur.[1] Soy gazlar tam dolu değerlik kabukları nedeniyle başka atomlarla genellikle elektron paylaşmazlar, bu yüzden elektronegatiflik çizelgelerine alınmazlar.[1] Elektron ilgisinde de periyottaki eğilimi bozarlar, çünkü kabukları tam doludur ve yeni elektron daha yüksek bir enerji seviyesine girmek zorundadır.[2]
İki kavramın periyodik tablodaki yerini öteki periyodik özelliklerle birlikte Periyodik Özellikler yazımızda ele aldık.
Günümüzde uçabilen en büyük kuş sorusunun cevabı neyi ölçtüğünüze göre değişir, kanat açıklığına bakıyorsanız rekor gezici albatrosta, gövde ağırlığına bakıyorsanız toy kuşundadır. Bahsettiğiniz pelikan yazısındaki beş metre kanat açıklığı bilgisi ise bariz bir yazım veya çeviri hatasıdır, günümüzde yaşayan hiçbir kuş türü bu boyuta ulaşamaz.
Önce şu pelikan efsanesini aradan çıkaralım. Sulak alanlarımızda da karşımıza çıkan tepeli pelikan (Pelecanus crispus) gerçekten devasa bir kuştur ancak kanat açıklığı en fazla 3,2 ile 3,4 metre civarına ulaşır. Beş metre dediğiniz açıklık neredeyse küçük bir pervaneli uçak ebadıdır. O ölçekleri en son milyonlarca yıl önce yaşamış ve soyu tükenmiş Pelagornis sandersi gibi fosil devlerde görüyorduk. Doğa ne kadar sınırları zorlasa da, günümüz atmosfer yoğunluğunda ve kuş iskeletinin kemik mukavemetinde beş metrelik bir kanadı çırpıp havalandıracak kas kütlesi biyomekanik açıdan mümkün değildir.
Kanat açıklığı kategorisinde yaşayan tartışmasız zirve, gezici albatros (Diomedea exulans) ve yakın akrabası güney kraliyet albatrosudur (Diomedea epomophora). Güvenilir saha ölçümlerinde 3,5 metreyi aşan, hatta nadir kayıtlarda 3,65 metreye kadar ulaşan kanat açıklıkları belgelenmiştir. Bu hayvanlar açık denizlerde rüzgar gradyanını kullanarak neredeyse tek bir kasını bile yormadan, kanat çırpmadan günlerce süzülür. Havada kusursuz birer aerodinamik dehasıdırlar ancak karaya indiklerinde o büyü bozulur, devasa kanatları toplamak ve yürümek onlar için tam bir eziyete dönüşür.
Büyüklüğü havaya kaldırılan kütle olarak ele alırsak, taht doğrudan toy kuşlarına geçer. Afrika savanlarında yaşayan kori toyu (Ardeotis kori) ile Avrasya bozkırlarının sakini büyük toy kuşu (Otis tarda), uçabilen en ağır canlılardır. Yetişkin bir erkek toy kuşu 18 ile 20 kilogram ağırlığa ulaşabilir. Evrimsel olarak uçabilen bir canlının taşıyabileceği fiziksel sınırın tam eşiğindedirler. O cüsseli gövdeyi yerden kesmek muazzam bir kalori ve efor istediği için mecbur kalmadıkça uçmazlar, yerde koşturmayı tercih ederler.
Özetle, gökyüzünde en geniş kanat açıklığı albatroslara, yerçekimine direnen en ağır gövde ise toy kuşlarına aittir. Pelikanlar da oldukça heybetlidir fakat beş metrelik kanat masalını fosil kayıtlarına bırakmak gerekir.