Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Sosyal medyadaki enerji meridyenleri veya refleksoloji masalları safi uydurma olsa da, bir noktaya yapılan baskının başka bir bölgedeki ağrıyı hafifletmesinin arkasında gayet somut ve ölçülebilir nörofizyolojik mekanizmalar var. Elinizdeki veya ensenizdeki bir noktayı kuvvetlice sıktığınızda başka bir yerdeki ağrının gerilemesi mistik bir enerji akışından değil, merkezi sinir sisteminin ağrıyı filtreleme refleksinden kaynaklanıyor.
Burada devrede olan ilk ve en temel süreç, tıpta şartlı ağrı modülasyonu (Conditioned Pain Modulation, CPM) dediğimiz fenomendir. Vücudun bir bölgesinde yoğun bir bası veya rahatsız edici bir uyarı oluştuğunda, beyin sapı omurilik düzeyindeki diğer ağrı sinyallerini baskılayan aşağı inen inhibitör yolakları tetikler. Kaba tabirle sinir sistemi, yeni gelen baskın uyarıya odaklanırken arka plandaki diğer ağrıların sesini kısar. Güncel crossover klinik çalışmalar, omurga ve boyun kaslarına uygulanan manuel basıncın bu merkezi mekanizmayı doğrudan uyardığını ve genel ağrı eşiğini yükselttiğini net verilerle gösteriyor.
İkinci mekanizma ise yerel düzeydeki Kapı Kontrol Teorisi ile açıklanır. Deriye uygulanan dokunma ve basınç uyarıları, ağrı sinyallerine kıyasla omuriliğe daha hızlı iletilir. Bu hızlı iletim, omurilik arka boynundaki inhibitör ara nöronları uyararak daha yavaş ilerleyen ağrı sinyallerinin beyne ulaşmasını geçici olarak engeller. Ayrıca kas dokusundaki tetik noktalara (spazm odaklarına) yapılan derin bası, dokudaki bölgesel dolaşımı ve kas gerginliğini değiştirerek o bölgenin çevreye yaydığı yansıyan ağrıyı kırabilir.
Yani biyoloji basittir. Ortada organları resetleyen sihirli noktalar yok, sadece aşırı uyarılınca gürültüyü kısmaya çalışan bir sinir sistemi var. Sosyal medyada iki noktaya basıp migreni veya kronik ağrıyı kökten çözeceğini iddia edenler, bu geçici fizyolojik bastırma refleksini mucize gibi pazarlayan modern üfürükçülerden farksızdır.
Genetik olarak en iyi spermin diğerlerini yenmesi sonucu oluşmuş bir organizma buna mecburdur. Sadece insanlar değil hayvanlarda da aynı durum vardır. Bu başlangıcında var olan bir olguyken psikolojik olarak değerlendirmek istemem.
Kısa ve net cevap, evet. Çoğu ilaç ambalajından çıkarılıp açıkta bırakıldığında hem etkinliğini kaybeder hem de kimyasal olarak bozulur. İlacın yapısını bozan şey soyut bir hava kavramı değil, o havanın taşıdığı nem, serbest oksijen ve temas ettiği ışıktır.
O alüminyum blisterleri, opak plastikleri ve koyu renkli cam şişeleri ambalaj tasarımı güzel görünsün diye üretmiyoruz. Katı dozaj formlarında kullanılan etken maddelerin önemli bir kısmı higroskopiktir, yani ortamdaki nemi adeta sünger gibi çeker. İlaç havadaki su buharıyla temas ettiği an hidroliz başlar, moleküler bağlar kopar ve etken madde hızla parçalanır. Geriye kalan şey çoğunlukla etkisiz dolgu maddeleri, hatta kimi zaman istenmeyen bozunma ürünleridir. Neme aşırı duyarlı etken maddeleri blisterinden çıkarıp o meşhur haftalık plastik hap kutularında veya sehpa üzerinde günlerce beklettiğinizde, ilacın tedavi edici dozunu kendi elinizle sıfırlamış olursunuz.
Meselenin diğer yüzü de oksidasyon ve fotoliz. Havadaki oksijen molekülün hassas bölgelerine saldırırken, ortamdaki gün ışığı bu parçalanmayı katlar. Tabletin sararması, lekelenmesi, nem çekip yumuşaması, ufalanması ya da jelatin kapsüllerin birbirine yapışması basit bir estetik kusur değildir. İlacın kimyasal stabilitesinin tükendiğinin, çözünme profilinin bozulduğunun ve vücutta hedeflenen şekilde emilemeyeceğinin ilanıdır.
Prospektüslerde kimsenin okumadan kutuyla birlikte çöpe attığı o orijinal ambalajında saklayınız uyarısı bir formalite değil, farmasötik bir zorunluluktur. İlaç yutulacağı dakikaya kadar ambalajında kalır, aksi halde aldığınız şey tedavi değil kimyasal bir tortudur.