Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Ortada doğaüstü veya mucizevi tek bir milimetre bile yok. Şiş burhanı denilen gösteri, fizik ve biyoloji kurallarının askıya alındığı bir keramet falan değil. Bütün olay insan anatomisindeki risksiz bölgeler, mekanik tıkaç etkisi ve yıllardır aynı delikten geçen demirin açtığı hissiz kanallardır.
İlk mesele kimsenin o demirleri rastgele bir yerine saplamamasıdır. Şişi şah damarına, göğüs kafesine ya da karaciğerine vuran birini göremezsin, vursa zaten anında morga gider. Seçilen yerler daima yanak içi, gırtlak altındaki boş deri kıvrımı veya karındaki yağ dokusudur. Buralarda büyük atardamar veya hayati sinir hattı geçmez. Dahası, kullanılan şişler cerrah neşteri gibi kesici değildir. Uçları sivri ama gövdeleri pürüzsüz ve künt millerdir. Künt metal dokuyu kesip parçalamaz, kas ve bağ liflerini aralayarak kenara iter, kılcal damarları patlatmadan sıyrılır.
Kan akmamasının sebebi de ilahi bir kalkan değil, tamamen mekaniktir. Şiş etin içindeyken açtığı deliği sımsıkı tıkar, buna tıpta tamponad etkisi denir. Delik tıkalıyken kan dışarı sızamaz. Şiş çekilirken ve çekildikten hemen sonra da o noktaya parmakla sertçe basarlar. Dokunun doğal elastikiyeti sayesinde delik hızla büzüşür, ufak sızıntı saniyeler içinde durur. Zikir ortamındaki kargaşa, loş ışık ve hemen sürülen tükürük ya da kül de kalan izi örter. Bu işi sürekli yapan kıdemlilerde ise durum daha da basittir. Sürekli aynı noktadan delinen dokuda, tıpkı kulak memesi piercingi gibi nasırlaşmış, hissiz ve damarsız bir fistül kanalı oluşur. Şişi o hazır delikten tereyağından kıl çeker gibi geçirirler.
Bu numaranın dine ya da keramete bağlı olmadığını görmek için dünyaya bakmak yeterlidir. Hindistan'daki Thaipusam törenlerinde veya Tayland'daki festivallerde insanlar yanaklarına demir kazıklar, kılıçlar sokarak saatlerce geziyor. Ortada doğa yasalarını büken hiçbir şey yoktur. İşler her zaman videolardaki gibi yolunda da gitmez. Açıyı bir milim kaçırıp damarı delen, tetanoz kapan veya enfeksiyondan çenesi çürüyüp hastanelik olanlar tıp literatüründe boy boy kayıtlıdır. Doğa kanunları zikirle ya da inançla bükülmez, kuralı çiğneyen bedelini fiziken öder.
Elinize döktüğünüz kolonyanın kokusunu günlük rutin içinde uzaktan almak sağlıklı bir insanda hasar bırakmaz, fakat şişeyi burnunuza dayayıp derin derin koklamayı alışkanlık haline getirdiyseniz evet, solunum yollarınıza ve bronşlarınıza doğrudan zararlıdır.
Standart kolonyalar yaklaşık yüzde 70 ile 80 oranında etanol (etil alkol), su ve koku esansları içerir. Yüksek orandaki etanol son derece uçucudur ve doğrudan, yoğun çekildiğinde solunum epitelini kurutup tahriş eden kimyasal bir iritana dönüşür. Solunum yollarının dış etkenlere karşı ilk savunma hattı, silya dediğimiz mikroskobik tüysü hücrelerin yürüttüğü mukosilier temizlik mekanizmasıdır. Alkol buharını sürekli ve derin solumak bu tüysü yapıların hareketini bozar, epitel bariyerini zedeler ve solunum yollarınızı viral ya da bakteriyel patojenlere karşı savunmasız bırakır.
Pandemi döneminde ortalığa saçılan ve bıkkınlıkla dinlediğimiz o kolonya koklayıp akciğerdeki mikrobu kırma hurafesini de bir kenara bırakalım. Alkol derideki lipid zarflı virüsleri çözer, ancak soluduğunuz uçucu buhar ciğerinizdeki enfeksiyonu dezenfekte etmez. Sadece kendi bronş epitelinizi kimyasal olarak yakar ve iltihaplanmaya zemin hazırlar.
Bir diğer mesele de koku veren esansiyel maddelerdir. Kolonyadaki limonen, linalool gibi terpenler ve uçucu organik bileşikler özellikle astım, alerjik rinit veya gizli hava yolu aşırı duyarlılığı olan bireylerde bronkospazmı, yani hava yollarının aniden kasılmasını tetikler. Sağlıklı kişilerde dahi sık maruziyet burun mukozasında kronik rinit, baş ağrısı ve inatçı öksürük nöbetlerine yol açar. Hijyen için elinizi temizlerken duyduğunuz koku tehlike yaratmaz, ancak kolonyayı bir ferahlatıcı veya nefes açıcı gibi burnun içine çekmek bronşları yıpratmaktan başka bir işe yaramaz.
Kısa ve net cevap: Yağmur suyu bir iletkendir. Kaynaklardaki kafa karışıklığının temel sebebi, saf suyun teorik yalıtkanlığı ile gökyüzünden yere inen gerçek yağmur suyunun kimyasının birbirine karıştırılmasıdır.
Sıvılarda elektrik iletimi metallerdeki gibi serbest elektronlarla değil, ortamdaki serbest iyonların hareketiyle gerçekleşir. Laboratuvarda özel filtrelerden geçirip minerallerinden tamamen arındırdığımız deiyonize veya ultra saf su, içinde serbest iyon neredeyse hiç bulunmadığı için elektriği iletmez ve pratikte yalıtkandır. Ancak buluttan düşen bir yağmur damlasının saf kalması fiziksel olarak imkansızdır.
Yağmur damlaları atmosferden geçerken havadaki gazları ve mikroskobik partikülleri hızla çözer. Özellikle atmosferdeki karbondioksit suyla tepkimeye girerek karbonik asit oluşturur ve ortama serbest hidrojen ile bikarbonat iyonları salar. Buna rüzgarın taşıdığı toz parçacıkları, deniz tuzu aerosolleri ve sanayi kaynaklı gazların getirdiği sülfat veya nitrat iyonları da eklendiğinde, yağmur suyu yere ulaştığı anda zayıf bir elektrolit çözeltisine dönüşmüş olur.
Teknik bir sistem üzerinden bakarsak, laboratuvar tipi ultra saf suyun elektriksel iletkenliği santimetre başına yaklaşık 0,055 mikroSiemens iken, yağmur suyunun iletkenliği bölgenin atmosferik koşullarına göre 10 ila 100 mikroSiemens/cm seviyelerine kadar çıkar. Bu değer deniz suyu kadar yoğun bir iletkenlik anlamına gelmese de açık bir elektrik devresinde kısa devre yaratmaya veya yüksek gerilim altında akım ileterek tehlike oluşturmaya fazlasıyla yeterlidir. Kısacası yağmur suyu teorik bir saf su değildir ve elektriği iletir.
Benim şahsi düşüncem ilk soru için: İyi veya kötü anının belirlenmesi, tamamen tek bir kaynağa bağlı olamaz; ancak tek bir alete/mekanizmaya , yani bakış açısına bağlı olabilir. Kişinin bakış açısı adeta bir yapboza benzer. Bu yapbozu oluşturan parçalar ise değişken ve zamanla bölünebilir niteliktedir.Bir yapboz parçası; kişinin yetiştirilme tazını, ebeveynlerini görüp taklit etmesini, edindiği tecrübeleri , insanlar arasındaki iletişim kişiliğini, hedeflerini ve hayallerini temsil eder. Tüm bu parçalar bir araya gelerek resmi, yani bakış açısını oluşturur.Ancak sabit olmayan bu resim zamanın etkisiyle hem değişebilir hemde inatçılaşabilir.
Tam parazit bitkiler kemosentez yapmaz. Hatta yeryüzündeki hiçbir bitki veya ökaryot canlı kemosentez yapamaz. Sorundaki ilk tespitin tamamen doğru, kemosentez biyosferde sadece bazı prokaryot canlıların tekelindedir. Tam parazit bitkiler ise üretici değil, başkasının sırtından geçinen tam heterotrof canlılardır.
Doğa sandığımız gibi herkesin kendi emeğiyle fotosentez yapıp besinini kardeşçe paylaştığı romantik bir yer değil. Canavar otu (Orobanche) ya da cinsaçı (Cuscuta) gibi tam parazit bitkiler, evrimsel süreçte klorofil sentezleme yeteneklerini ve kloroplastlarını tamamen kaybetmiştir. Kendi besinlerini üretmek için kemosentez gibi alternatif bir biyokimyasal fabrika da kurmamışlardır. Bunun yerine çok daha kestirme ve acımasız bir yol seçmişlerdir.
Bu bitkiler, emeç adı verilen özel kök benzeri sömürge yapılarını komşu bitkinin iletim demetlerine saplar. Hem suyu taşıyan odun borularına (ksilem) hem de organik besin taşıyan soymuk borularına (floem) bağlanırlar. Konak bitkinin fotosentezle ürettiği glikozu, amino asitleri ve topraktan binbir zahmetle çektiği suyu doğrudan kendi bünyelerine aktarırlar. Yani ortada yeni bir organik besin sentezi yoktur, konakçının ürettiğine el koyma vardır.
Kemosentez ise demir, kükürt, amonyak veya nitrit gibi inorganik maddelerin kimyasal yolla oksitlenmesi ve bu sırada açığa çıkan enerjiyle karbondioksitin organik besine dönüştürülmesidir. Bu metabolik donanım ve enzim mekanizması biyolojik evrimde yalnızca belirli bakteri ve arke soylarında bulunur. Ökaryotik hücre mimarisinde kemosentez yapabilen tek bir organizma bile evrimleşmemiştir.
Özetle TYT sorularında karşına tam parazit bitki çıktığında aklına ototrofi, fotosentez ya da kemosentez gelmemeli. Karşındaki canlı, besin ağında üreticilerden hazır besin çalan bir tüketicidir.