Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Bir ilginç yönü dile getirdin özellikle "hiçlik" olgusunun insan beyni için en karmaşık olaylardan biri olduğu ve bizim beynimizin karanlık ya da siyah boş bir alan gibi "hiçlik"i bir tür yanılsama yarattığını söylüyorsun. Hatta karanlık bile ışığın yokluğu olduğu için bir fiziksel alan,zaman ve bu karanlığı algılayan bir "benlik" vardır. Ayrıca NREM uyku evresi ya da genel anestezi durumunun bilinçli deneyimimizde hiçliğe ya da ölüme en yakın olabileceğimizi belirten bir gerçek olduğunu doğru bir şekilde işaret ettin çünkü zaman algısı ve "benlik" duygusu kayboluyor. Evet ünlü antik Yunan filozofu Epikür ölümün insanlığın milyarlarca yıl önce doğuşundan önce mevcut olan bilinçsizlik durumu ile eşit olduğunu savunmuştur. Ölüm korkutucu bir karanlık değil aksine bilinçli deneyimci varlık olarak artık var olmamak durumudur. Ancak nörobilim açısından bilinçli olduğumuz sürece hiçliğe benzer bir şey hissetsek de biyolojik olarak hiçlik ya da ölüm yaşamıyoruz. Matthew Walker'ın "Neden Uyuruz?" adlı kitabında ve genel olarak uyku bilimi (örneğin 2013 yılında Bilim Dergisi'nde uykuda beynin nasıl toksinler atarak temizlendiği hakkında bir makale) uykudaki bilinçsiz uykuda beyin hafıza sağlamlaştırma ve metabolik atıkların ortadan kaldırılması için büyük bir hücre çalışması yapıyor. Bu nedenle insan beyni sadece var olanları algılayacak şekilde evrimleşti, somut nesneler,zaman ve nedensellik bu nedenle bizim zihinsel olarak mutlak hiçliği anlamamızı ya da hayal etmemizi imkansız hale getiriyor en iyi yapabildiğimiz şey derin uykuya benzer bilinç kesintisi durumlarına dayanarak hiçliğin ne kadar boş olduğunu bilimsel ve felsefi bir sonuca varmaktır.
big bang evrenin başlangıcını temsil eden yagane unsurdur. big bangi gerçekleştiren şey madde değil enerji. bulunan enerjinin maddeye dönüşme süreci big bangten sonra gerçekleşir. bence evrenin arkhesi enerji.
Videolarda kurtların sekiz çizerek dolandığını gördüğünüz sahneler, doğanın gizemli bir kurt aklı veya taktiksel av manevrası değildir. Bu davranış, esaret altındaki yaban hayvanlarında sıkça karşılaştığımız ve etolojide stereotipik adımlama (stereotypic pacing) olarak adlandırılan psikolojik ve davranışsal bir bozukluktur.
Doğada günde onlarca kilometre devriye atan, karda iz süren bir tepe yırtıcısını birkaç yüz metrekarelik bir kafese veya hayvanat bahçesi parseline kilitlediğinizde o genetik motor durmuyor. Hayvanın geniş alan arama, avlanma ve sınır kontrolü içgüdüsü kapalı alanda tam bir duvara tosluyor. Arkadaşlar doğa öyle masa başında hayal edildiği gibi pamuk şeker veya belgesellerdeki mistik müziklerden ibaret değil, esaret ise hayvan için çok daha yıpratıcı bir gerçeklik. Kronik stres ve zihinsel uyaran eksikliği bir süre sonra beyindeki dopamin mekanizmasını bozuyor ve hayvan hiçbir biyolojik amaca hizmet etmeyen bu volta hareketine kilitleniyor.
Peki neden sekiz çiziyor da dümdüz gitmiyor derseniz, durum tamamen mekanik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Dar bir alanda sürekli adım atan bir kurt, her köşede sertçe durup 180 derece dönmek yerine kinetik enerjisini korumaya çalışır. Dönüşleri ardışık olarak bir sağa bir sola kırmak kesintisiz bir ritim sağlar. Ortamda iki ağaç, bir barınak veya taş öbeği varsa, hayvan bunların çevresini dönüşümlü turlayarak kaçınılmaz olarak o sekiz desenini çizer.
Sosyal medyada bunu kurtların rüzgarı koklama dehası, avını şaşırtma taktiği ya da sonsuzluk döngüsü gibi anlatan romantik masallara denk gelmiş olabilirsiniz. Doğada sağlıklı hiçbir kurt kıymetli kalorisini tek bir noktada sekiz çizerek yakmaz. O videolarda izlediğiniz şey taktiksel bir kurt asaleti değil, kapana kısılmış bir yaban hayvanının kafes tükenmişliğidir.
Finansal kölelik veya popüler adıyla findom, internette iddia edildiği gibi yeni nesil bir akıl hastalığı ya da gizemli bir hipnoz vakası değil. Klasik erotik güç takası ve cinsel mazoşizmin dijital bankacılıkla buluşmuş halidir. Buradaki para transferi ekonomik bir alışveriş değil, kontrolü tamamen devretmenin ve aşağılanmanın erotikleşmiş aracıdır.
Sosyal medyada önüne gelen her davranışa travma, narsisizm ya da toksik ilişki etiketi yapıştıran popüler psikoloji heveslilerini hayal kırıklığına uğratmak istemem ama durum klinik açıdan gayet tanıdık. Kişi aslında karşılıksız para göndermez, karşılığında çok somut bir psikolojik ödül alır: Benliğin ağırlığından kaçış ve mutlak teslimiyetin getirdiği uyarılma. Sosyal psikolog Roy Baumeister'ın mazoşizm modeliyle özetlersek, özellikle gündelik hayatta yüksek kontrol ve karar alma yükü taşıyan bireyler, iradelerini bir başkasına devredip kendilerini sembolik olarak hiçe indirdiklerinde paradoksal bir zihinsel rahatlama yaşarlar. Hesaptan çıkan somut para, yaşanan aşağılanmanın ve teslimiyetin fanteziden çıkıp gerçek dünyaya temas ettiğini beyne tescilleyen fiziksel bedeldir.
Psikiyatrik açıdan bakarsak bu tablo, rıza dahilinde kaldığı ve kişinin hayatını felç etmediği sürece bir bozukluk değil, parafilik bir ilgi biçimidir. Ancak kişi ciddi bir maddi çöküşe rağmen bu davranışı durduramıyorsa, beynin dopaminerjik ödül devresi patolojik kumar ve davranışsal bağımlılıklardaki gibi kontrolsüz bir kısır döngüye girmiş demektir. Kısacası ortada iradesi çalınmış kurbanlar yok, bedelini bakiye sıfırlayarak ödediği kompulsif bir uyarılma döngüsüne sıkışmış zihinler var. Bazen mesaideki onuncu saatimde keşke insan beyni bu kadar dolambaçlı mekanizmalar yerine sadece basit bir serotonin eksikliğinden ibaret olsaydı diyorum, reçetesini yazıp geçmek çok daha az yorucu olurdu.
Hastayken mastürbasyon yapmanın iyileşme sürecini mucizevi biçimde hızlandırdığına ya da hastalığı uzattığına dair doğrudan bir klinik kanıt yok. Temel ayrım vücudun o anki enerji bütçesinde yatıyor, mastürbasyon bazı semptomları geçici olarak hafifletip uyku kalitesini artırabilir, fakat yüksek ateş ve ağır halsizlik anında vücudun sınırlı kaynaklarını tüketebilir.
İşin fizyolojik donanımına ve nörokimyasal mekanizmasına baktığımızda tablo çok dinamik. Cinsel uyarılma ve orgazm esnasında sempatik sinir sistemi anlık bir pik yapıyor. Bu aktivasyon burun mukozasındaki kılcal damarlarda vazokonstriksiyona, yani damarların büzülmesine yol açıyor. Tıpkı dekonjestan burun spreyleri gibi çalışan bu refleks, grip veya soğuk algınlığında sinüs tıkanıklığını kısa süreliğine de olsa açabiliyor. Üstelik sistemde hızla dolaşıma giren endorfin ve oksitosin, doğal bir ağrı kesici görevi görerek boğaz ve kas ağrısı algısını geçici olarak baskılıyor.
Orgazmın hemen ardından yükselen prolaktin seviyesi ise merkezi sinir sistemini regüle edip uykuya dalmayı ciddi oranda kolaylaştırıyor. Biyolojimiz için en kritik sistem onarım protokolü derin uyku evresidir. Bağışıklık hücrelerinin tam kapasiteyle savaştığı bu evreyi tetiklemek büyük bir artı. Ancak mastürbasyonun enfeksiyonu tek başına yeneceğine dair abartılı iddialara şüpheyle yaklaşmak şart. Uyarılma sonrası dolaşımdaki akyuvar ve doğal katil hücre sayılarında hafif dalgalanmalar kaydedilse bile, bu durum klinik olarak patojenleri daha hızlı temizlediğiniz anlamına gelmiyor.
Vücudunuzu bir batarya gibi düşünün. Yüksek ateşle mücadele edilen veya nabzın dinlenirken bile yüksek seyrettiği akut enfeksiyonlarda, kalp ritmini ve metabolik talebi artıran her ekstra efor sistemin bağışıklık için ayırdığı enerjiyi böler. Kendinizi iyi hissediyorsanız, amacınız sadece rahatlayıp kaliteli bir uykuya geçmekse vücudun bu kimyasal desteğinden faydalanmanın bir sakıncası yok. Fakat tükenmiş hissediyorsanız sistemi zorlamadan tamamen dinlenme modunda tutmak çok daha rasyonel bir yaklaşımdır.
Oksijen gazı suda çözündüğünde moleküler yapısını koruyup yalnızca zayıf fiziksel etkileşimlerle su moleküllerinin arasına dağılırken, karbondioksit gazının bir kısmı suyla doğrudan tepkimeye girerek yeni kimyasal türler oluşturur. Temel ayrım, ortamda yeni kimyasal bağların kurulup kurulmadığı ve çözeltinin kimyasal bileşiminin değişip değişmediğidir.
Oksijen apolar bir moleküldür. Güçlü polar özellik gösteren suyun içine girdiğinde, iki taraf arasında yalnızca geçici ve zayıf indüklenmiş dipol etkileşimleri kurulur. Oksijen molekülünün kendi kovalent bağları kırılmaz, su molekülleriyle kalıcı yeni bir kovalent bağ da oluşmaz. Oksijen, su moleküllerinin oluşturduğu boşluklarda kimliğini değiştirmeden, sessizce asılı kalır. Suyu kaynattığınızda ya da basıncı düşürdüğünüzde geride hiçbir kimyasal kalıntı veya değişim bırakmadan, girdiği gibi moleküler oksijen olarak uçar gider.
Karbondioksitte ise olay pasif bir karışmadan ibaret değildir. Suya giren karbondioksit moleküllerinin büyük bölümü fiziksel olarak çözünmüş CO2 formunda kalsa da, bir kısmı su molekülleriyle kimyasal reaksiyona girer. Bu etkileşim sonucunda karbonik asit (H2CO3) molekülleri meydana gelir. Karbonik asit de kararlı kalamaz, hızla hidrojen (H+) ve bikarbonat (HCO3-) iyonlarına ayrışır. Suyun pH değerinin anında düşmesi ve ortamın asidik hale gelmesi, bu kimyasal tepkimenin somut delilidir.
Kısacası oksijen suda hiçbir bağını bozmadan misafir gibi dururken, karbondioksit suyun kimyasal yapısına müdahale edip yeni iyonik ve moleküler ürünler türetir. Bu nedenle oksijenin çözünmesi tamamen fiziksel, karbondioksitin çözünmesi ise kimyasal bir süreçtir.