Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap: Rüyada kitap veya herhangi bir metin okumak teknik olarak imkansız değildir fakat son derece nadirdir, bunu yapabilmek de kesinlikle üstün zekalı ya da dahi olduğunuz anlamına gelmez! Rüyalarda metinler neredeyse her zaman kararsızdır, hızla kayar, anlamsızlaşır veya gözünüzü başka bir yere çevirip tekrar baktığınızda tamamen değişir.
Peki bu durum neden bu kadar zor? Cevap beynimizin rüya anındaki çalışma dinamiğinde saklı! Hızlı göz hareketi yani REM uykusundayken beynimizin görsel merkezleri adeta çılgın bir prodüksiyon gibi çalışır. Ancak dili çözümleyen merkezler ile mantık, dikkat ve çalışma belleğini kontrol eden dorsolateral prefrontal korteks uykuda büyük oranda dinlenmeye çekilir. Uyanıkken okuma yapmak, sabit sembolleri tanıyıp onları dil kurallarıyla birleştiren çok katmanlı ve koordineli bir çaba gerektirir. Uykuda ise beynimiz dış dünyadan fiziksel ışık almaz, kendi içsel imgelerini üretir. Bu imgeler anlık olarak değiştiği için rüyada bir kelimeyi yakalasanız bile harfler sabit kalamaz, satırlar şekil değiştirir ya da okuduğunuzu sansanız bile aslında sadece bir okuma hissi yaşarsınız.
Peki rüyasında gerçekten sayfalar dolusu yazı veya kitap okuduğunu söyleyenler neyin nesi? Bu bir zeka göstergesi değil, beynin uykudaki aktivite dağılımı ve günlük pratiklerle ilgilidir! Bilimsel veriler, rüyada metin deneyimleyen kişilerin genellikle lüsid rüya (rüyada olduğunu fark etme) eğilimi yüksek bireyler olduğunu veya gününün devasa bir kısmını metinlerle geçiren yazılımcılar, dilbilimciler ve hevesli okurlar arasından çıktığını gösteriyor. Yoğun biçimde çalıştırılan dil ve sembol ağları, uykuda da zaman zaman kısmen devreye girebilir. Kısacası rüyada bir kitabın satırlarını takip edebildiyseniz bu bir süper zeka olduğunuzu değil, o an beyninizdeki dil ve farkındalık devrelerinin olağanın biraz üzerinde uyanık kaldığını gösterir!
Haberlere konu olan dev çekirge, yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sıklıkla karşımıza çıkan Saga ephippigera türü, evrimsel süreçte büyümüştür. Alıştığımız çekirgeler devasa bir atadan küçülmedi, aksine bu tür etçil avcı yaşam tarzına uyum sağlayarak kendi soy hattı içinde ikincil olarak irileşti.
Bu durumu netleştirmek için önce evrimsel akrabalık bağlarına bakmak gerekir. Bahçelerde ya da tarlalarda zıplayan sıradan çekirgeler ile bu dev çekirge aynı gruptan bile sayılmaz. Düz kanatlılar (Orthoptera), fosil kayıtlarında gördüğümüz üzere yaklaşık 300 milyon yıl önce iki ana kola ayrıldı. Bir yanda otçul ve kısa antenli gerçek çekirgeler (Caelifera), diğer yanda ise uzun antenli çalı çekirgeleri (Ensifera) bulunur. Haberlerdeki tür, sıradan bir çekirgenin doğrudan akrabası veya onun büyütülmüş hali değil, etçil çalı çekirgelerinin bir üyesidir.
Arazide kayaların ve kurumuş dikenlerin arasında çekiç sallarken aniden karşımıza çıktığında insanı cüssesiyle irkiltse de bu iriliğin arkasında çok net bir ekolojik neden yatar. Saga cinsi otla beslenmez. Diğer böcekleri, kın kanatlıları ve hatta bazen küçük kertenkeleleri avlayan bir yırtıcıdır. Bir böceğin kendisi kadar hareketli avları yakalayıp etkisiz hale getirebilmesi için güçlü çenelere, avı kavrayan dikenli bacaklara ve ciddi bir gövde kütlesine ihtiyacı vardır. Doldurduğu bu avcı nişi, türün zaman içinde devleşmesini desteklemiştir.
Diğer çekirgelerin küçük kalması ise bir eksiklik değil, başarılı bir adaptasyondur. Böceklerde akciğer bulunmaz, solunum vücuda yayılan trake borularındaki gaz difüzyonuyla gerçekleşir. Gövde büyüdükçe oksijenin dokulara ulaşması zorlaşır. Üstelik otçul bir böcek için fazla iri olmak, havadan ve karadan gelen avcılar tarafından kolayca fark edilmek demektir. Küçük ve çevik kalmak, onlara kolay gizlenme, hızlı sıçrama ve düşük enerjiyle hayatta kalma avantajı sağlamıştır.
Selamlar,
Bana göre bu sorunun, cevabı doğuştan gelen veya gelmesine de gerek olmadan gelişime karşı bir tutumda bulunmaktır, hayatta çaba göstermemek zaten başlı başına bir potansiyel kayıptır. İnatla gösterilen çaba er ya da geç meyvesini verecektir bu bazen istediğimiz gibi olur bazen ise başka şekillerde gerçekleşir ancak herhangi bir tecrübeye kayıp demek çokta mantıklı gelmiyor doğrusu. Hayat sürekli devinim halindeyken insanın da hareket halinde olması onu canlı tutacaktır zira durmak çoğu zaman paslanmak, yıllanmak ve sonunda ölmek demektir - burada bazen durmanın gerekliliği üzerinden bir karşı görüş sunulabilir ancak buradaki asıl mana potansiyelimizin olduğumuz noktada gelişmeyeceği gerçeğidir-
Sevgiler
bir olgu üzerine genel kabul varsa bence doğruluğundan yeteri kadar emin olabiliriz ama toplum dediğimiz kitlenin de beynimizin bir oyunu olma ihtimali var bu sebeple hiçbir şeyden %100 emin olamayız bence
ANO (Ağırlıklı Not Ortalaması) sadece okuduğun tek bir dönemin anlık fotoğrafıyken, AGNO (Ağırlıklı Genel Not Ortalaması) üniversiteye başladığın ilk günden itibaren aldığın bütün derslerin kümülatif filmidir! Sene sonunda ortalama ile yapacağın yatay geçişte kesinlikle tek bir dönemin notu değil, bütün bu akademik yolculuğunu gösteren AGNO dikkate alınır.
Bu iki kavramın farkı ve ne işe yaradıkları temel olarak şöyle ayrılır:
Yatay geçiş sürecinde ise Yükseköğretim Kurulu mevzuatı gereğince genel akademik başarı esastır. Dolayısıyla başvuruda tek bir dönemin ortalaması değil, birinci sınıfın güz ve bahar dönemlerini kapsayan sene sonu AGNO değerin kullanılır. Kontenjan sıralamaları ve değerlendirmeler tamamen bu kümülatif başarı üzerinden yapılır.