Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Evet, Türkiye'de DEET içeren sinek kovucular var, fakat sıradan bir süpermarket reyonunda bulamamanız gayet beklenen bir durum. Piyasada hâlâ satışı süren Off! Max (yaklaşık yüzde 28 ile 30 DEET) ve mavi ambalajlı klasik Sinkov sprey (yüzde 12 DEET) doğrudan bu etken maddeye sahip. Daha yüksek konsantrasyon arıyorsanız outdoor ve kamp malzemesi satan yerlerde ya da seyahat sağlığı odaklı ithal ürünlerde Lifesystems Expedition gibi yüzde 50 oranında DEET içeren seçenekleri bulabilirsiniz.
Bulamamanızın ilk sebebi, internetin her köşesine sinen o bitmek bilmeyen 'kimyasal zehirdir, bitkisel olan şifadır' hezeyanı. Sosyal medyada iki video izleyip kendini zehirlenmiş sanan popüler algı sağ olsun, üreticiler de bu kolektif evhamı paraya dönüştürmeyi seçti. Şişelerin üzerine büyük harflerle 'DEET içermez' yazıp içine lavanta veya limon otu yağı dolduruyorlar. Ancak o çok övülen aromatik yağlar yirmi dakika sonra uçup gittiğinde sivrisineklerin insafına kalıyorsunuz.
İkinci ve bilimsel açıdan makul sebep ise ikaridin (picaridin) maddesinin sektöre yerleşmesi. DEET, böceklerin koku reseptörlerini bloke eden ve onlarca yıldır güvenilirliği kanıtlanmış altın standart bir molekül, fakat saat camını, plastikleri ve sentetik kumaşları eritmek gibi huyları var. İkaridin ise plastiğe zarar vermeyen, kokusuz ve cildi daha az yorucu olan daha güncel bir alternatif. Dünya Sağlık Örgütü ve CDC gibi kurumlar da ikaridini koruyuculuk süresi ve etkinlik bakımından DEET ile eşdeğer kabul ediyor.
Kısacası, eczanelerden veya güvenilir internet satıcılarından Off! Max veya klasik Sinkov sorabilirsiniz. Tropikal bir sıtma bölgesine gitmiyorsanız ya da çalılıklarda kene kovalamıyorsanız, kutusunda etken madde olarak yüzde 15 ile 20 ikaridin yazan ürünler de sinir sisteminizi yıpratmadan işinizi görür.
İnsanlar için yanıt net bir hayır. Bir bebeğin anne karnında ikizini kelimenin gerçek anlamıyla avlaması, ağzıyla yemesi ya da sindirmesi biyolojik olarak mümkün değildir. Popüler kültürde dolaşan bu iddianın temelinde iki ayrı biyolojik gerçek yatar. Biri insanlarda görülen hücresel geri emilim süreçleri, diğeri ise doğada bazı hayvanlarda kelimenin tam anlamıyla gerçekleşen rahim içi yamyamlık.
İnsan gebeliklerinde bahsedilen durum çoğunlukla kaybolan ikiz sendromu (vanishing twin syndrome) ile ilgilidir. Çoklu gebeliklerin erken evresinde ikizlerden birinin gelişimi durduğunda, ölen embriyonun dokuları diğer kardeş tarafından yenmez. Bu dokular ve sıvılar anne rahmi, plasenta ve kısmen hayatta kalan fetüs tarafından pasif biçimde geri emilir. Çok nadir durumlarda iki embriyo hücresel düzeyde kaynaşıp tek bir bireyde iki farklı genetik profil oluşturabilir (kimerizm) veya gelişim kusuru sonucu parazitik ikiz vakaları ortaya çıkabilir. Bunların hiçbiri bir avlanma veya beslenme davranışı değildir.
Doğanın geri kalanına baktığımızda ise işler değişir, çünkü doğa hiç de pamuk şeker tadında bir yer değildir. Rahim içi yamyamlık (intrauterin kannibalizm), bazı canlılarda çok net bir evrimsel hayatta kalma stratejisidir. En bilinen örneği kum kaplanı köpekbalıklarıdır (Carcharias taurus). Anne rahminde ilk gelişip dişleri beliren embriyo, henüz savunmasız olan kardeşlerini ve döllenmemiş yumurtaları kelimenin gerçek anlamıyla yer. Doğuma yalnızca bu amansız yarıştan sağ ve tok çıkan tek bir yavru ulaşır. Benzer şekilde bazı semender türlerinin yumurta kanallarında da erken gelişen yavruların zayıf kardeşlerini tükettiği belgelenmiştir.
teorik olarak imkanlı olabilir ama pratik olarak imkansız çünkü aynı ortamı şuanki teknolojimiz kuramyız kursak bile aynı bilgiler üretilemez aynı sistemde çünkü kurduğumuz sistem boş bir sistem olacak zaten ve her sistemin karakteristiği kendinse has olacak aynı bilgiyi aynı şekilde çekemiyecek bence biz öğretirsek öğrenebilir ama aynı sistemi çekemez
Bizim kanımız (ve genel olarak basta memeliler olmak üzere çoğu canlının kani) kırmızı çünkü alyuvarlarımızdaki hemoglobin proteini, yapısındaki demir atomları sayesinde oksijenle birleşince kırmızı bir renk alıyor. Eğer kanımız başka bir renkte olsaydı, bunun sebebi hemoglobin yerine farklı bir solunum pigmenti kullanmamız olurdu. İşte o zaman vücudumuzun görünüşü, özellikle de cildimiz ve damarlarımız, bu yeni kimyasala göre şekillenirdi.
-Mavi Kan (Hemosiyanin)En akla yatkın alternatiflerden biri, bazı eklem bacaklıların ve yumuşakçaların kullandığı hemosiyanin pigmenti olurdu. Bu pigment demir yerine bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde kanı mavimsi bir renge büründürür.Böyle bir durumda cildimiz, özellikle de damarların yüzeye yakın olduğu yerlerde (bilek içi, şakaklar, göğüs) belirgin bir mavilik gösterirdi. Hatta bu mavilik deri üzerinden o kadar belirginleşebilirdi ki, ten rengimiz soluk tonlardan koyu mora doğru kayan bir skalada görünebilirdi. Yani bugün "morarmış" dediğimiz görüntü, aslında bizim doğal ten rengimiz olurdu.
- Yeşil Kan (Klorokruorin)Bazı halkalı solucanlarda ve sülüklerde bulunan klorokruorin ise oksijenle birleştiğinde kanı yeşilimsi bir renge sokar. Eğer insan kanı bu pigmenti kullansaydı, damarlarımız yeşil çizgiler gibi görünürdü. Cildimizin genel tonu da, tıpkı bir bitkinin yaprağındaki damarlar gibi, hafif yeşilimsi bir alt tona sahip olurdu.
-Mor ve Ötesi (Hemoeritrin, Hemovanadin)Doğada başka renkler de var. Bazı deniz solucanları, hemoeritrin sayesinde mora çalan bir kan rengine sahiptir. Bu durumda cildimizdeki yüzeysel damarlar, mor-menekşe tonlarında belirginleşirdi. Daha egzotik bir örnek olarak, deniz fıskiyelerinde bulunan hemovanadin ise soluk yeşil bir renk verir, ancak bu pigment oksijen taşımaz.
"Peki Cilt Rengimiz Tamamen Değişir miydi"? Sorusuna gelecek olursak: Cildimizin rengi sadece kan rengine bağlı değil. En büyük belirleyici, güneşten korunmak için ürettiğimiz melanin pigmenti. Ayrıca cildin alt katmanlarındaki yağ dokusu ve diğer yapılar da ışığın yansımasını etkiliyor. Yani kanımız mavi olsaydı bile, melanin yoğunluğumuz hâlâ cilt tonumuzun ana belirleyicisi olurdu. Sadece bu tonun altında, damarlarımızda ve ince deri bölgelerinde mavi bir ışıltı belirginleşirdi.
Şahsi görüşüm kanımız farklı renkte olsaydı tenimizin altında görünen damarların rengi de değişirdi. Ama bu, doğrudan ten rengimiz değişeceği anlamına gelmez. Kanın rengi vücudumuzun dış görünüşünü etkilerdi ama asıl fark, damarlarımızda ve yaralarımızda belli olurdu. Yani sadece kanın rengini değişmesiyle insanın tamamen farklı görünmesi şart değil, bunun vücudumuzdaki diğer pigmentleri de ekleyip etkilemediğine bağlı.