Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Sadece kendi yaprağı çıkarabildiği iddiasını destekleyen sağlam bir bilimsel kanıt bilmiyorum. Bu daha çok bir köy bilgisi. Leke çıkmasında asıl iş yapan şey yaprağın "dutluğu" değil, lekeyi yapan pigmentin kimyası ve ovalama sırasındaki ortam.
Dutun rengini veren maddeler antosiyaninler (özellikle siyanidin türevleri). Bunlar suda çözünür ve pH'a çok duyarlıdır. Asidik ortamda kırmızı, nötre yakın ortamda mor, bazik ortamda mavimsi yeşil ya da renksize yakın görünürler. Dut çoğalınca kumaşa mor-lacivert bir leke bırakmasının sebebi budur. Rengin meyveden meyveye değişmesi de bu pigmentlerin sentezini yöneten genlerle ilgili (Li vd., 2020).
Köyde anlatılan yöntem genelde şöyle: elini ya da lekeli yeri olgunlaşmamış, kırmızı veya yeşil dut ile ovarsın, leke solar. Bunun makul bir açıklaması var. Ham meyve asitli ve su dolu, ovalayınca pigmenti çözüp kısmen taşıyor, pH'ı da pigmentin dengesini kaydıracak yönde değiştiriyor. Yani işe yarayan ham meyvenin asidi ve ıslaklığı. Limon suyu, sirke ya da sabunlu su aynı işi görür, bazen daha iyi görür.
Yaprağa gelince, yaprak o kadar asitli değil, pigment çözecek özel bir maddesi olduğuna dair elimde bir veri de yok. Üstelik ovalarsan klorofil bulaştırıp yeşil iz bırakma ihtimali var. Eli yaprakla ovalayıp "geçti" diyenlerin gördüğü şey büyük ihtimalle mekanik temizlik ve nem, bir de ele bulaşan yaprak suyunun lekenin üstünü örtmesi. Bunu deneysel olarak sınayan bir çalışma görmedim, o yüzden "kesin böyle" demem.
Pratik tavsiyem şu: leke tazeyken soğuk suyla çalkala, üstüne limon ya da seyreltik sirke sürüp bekle, sonra sabunla yıka. Sıcak suyu ve çamaşır suyunu ilk hamlede kullanma, pigmenti kumaşa sabitleyebilir. Kuruyan leke inatçı olur, bunu ağaç altında çok gördüm.
Tek, herkesçe kabul edilen bir tanım yok, ama işe yarayan ortak bir çalışma tanımı var: evren, uzay-zaman ile içindeki tüm madde ve enerjinin toplamıdır. Bu tanımın dayanağı felsefi bir kesinlik değil, gözlemlerle test edilebilen kozmoloji modelleridir. Asıl ayrım, "evren" sözcüğünün fizikte iki farklı anlamda kullanılmasıdır.
1. Gözlemlenebilir evren. Bize ışık ulaştırabilmiş bölgedir. Yarıçapı yaklaşık 46,5 milyar ışık yılı, çapı yaklaşık 93 milyar ışık yılıdır. Bu rakam evrenin yaşından (yaklaşık 13,8 milyar yıl) büyüktür çünkü uzay genişlemiştir. Kozmik mikrodalga arkaplan ışınımı, galaksi dağılımı ve süpernova ölçümleri bu bölgeyi ölçülebilir kılar. Yani tanımın somut dayanağı burasıdır.
2. Evrenin bütünü. "Var olan her şey" anlamındaki evrenin bizim gözlem alanımızdan büyük olup olmadığını bilmiyoruz. Ölçümler uzayın geniş ölçekte neredeyse düz olduğunu gösteriyor, ama bu sonsuz olduğunu kanıtlamaz. Çoklu evren gibi fikirler ise şu an test edilebilir tahminler üretmediği için bilimsel uzlaşı değil, spekülasyon sayılır.
Fernandez-Cobos'un belirttiği gibi, fiziksel kozmolojideki "evren" kavramı gündelik dilde düşündüğümüz "tüm gerçeklik" ile birebir örtüşmez. Bütünü düşünmek tarihsel olarak mantıksal çelişkilere yol açmıştır ve bugün bile "bütün evrenin" özelliklerinden bahsederken felsefi tercihler devreye girer. Bu yüzden kozmologlar çoğunlukla ölçebildikleri şeyle yetinir: gözlemlenebilir evren ve onu açıklayan model (genel görelilik temelli ΛCDM).
Nicholas Mee'nin de hatırlattığı bir ayrım var: "evren" fiziksel her şeyin toplamını, "kozmos" ise bu toplamın düzenini ve örüntüsünü vurgular. Günlük konuşmada eş anlamlı kullanılsalar da ince bir fark taşırlar.
Kısacası tanım şöyle: evren, bildiğimiz kadarıyla uzay-zaman ve içindeki her şeydir. Bunun ölçülebilen kısmı oldukça iyi anlaşılmıştır, tamamının sınırı ya da büyüklüğü ise hâlâ açık bir sorudur.
Sanal gerçeklik ve Vision Pro gibi karma gerçeklik teknolojileri bilim dünyası için sadece pahalı birer oyuncak veya havalı birer ekran değil. Temel fayda, iki boyutlu monitörlerde kaybolan çok boyutlu karmaşık verileri doğrudan mekânsal olarak manipüle edebilmek ve yüksek maliyetli veya tehlikeli laboratuvar süreçlerini sıfır riskle simüle edebilmektir.
Bilimsel araştırmalarda en büyük darboğazlardan biri veri görselleştirmedir. Yüksek çözünürlüklü mikroskop taramaları, astrofizik simülasyonları veya karmaşık protein katlanmaları gibi devasa veri kümelerini klasik bir monitörde incelemek, devasa bir sistemi daracık bir log penceresinden debug etmeye benzer. VR sayesinde araştırmacılar moleküler bir yapının ya da nöron ağının içine bizzat girip veriyi üç boyutta kesip biçebiliyor. Literatürdeki çalışmalar da sanal gerçekliğin sadece pasif bir render aracı olmadığını, insan sezgisi ile hesaplamalı algoritmaları doğrudan birleştiren güçlü bir veri işleme arayüzüne dönüştüğünü gösteriyor.
İkinci somut fayda ise pratik eğitim ve simülasyondur. Cerrahi müdahaleler, nükleer tesis bakımları veya tehlikeli kimyasal reaksiyonlar gibi hata lüksünün olmadığı alanlarda VR, araştırmacılara ve öğrencilere sınırsız deneme alanı açıyor. Donanımı yakmadan veya kimyasalları dökmeden yüzlerce kez hata yapıp sistemi baştan başlatabiliyorsunuz. Yapılan meta-analizler de özellikle tıp ve mühendislik eğitiminde sanal gerçekliğin pratik beceri kazanımında belirgin bir pozitif etki yarattığını doğruluyor.
Tabii kafaya yarım kiloluk kaskı takınca tüm bilimsel problemler sihirli biçimde çözülmüyor. Donanım tarafında latency, ısınma ve ergonomi gibi dertler var. Daha da önemlisi, arkada çalışan veri pipeline'ı düzgün kurulmadıysa, o arayüzün size sunacağı şey sadece yüksek çözünürlüklü bir yanılsamadan ibaret kalır. Sonuçta bu cihazlar birer I/O katmanıdır, işin omurgasını yine arkadaki veri mimarisi ve algoritmalar taşır.
Hayır, tam olarak birebir aynı değildir. Önce bir düzeltme: Dolly erkek bir koyunun değil, yaklaşık altı yaşındaki dişi bir Finn Dorset koyununun meme bezi hücresinden klonlandı. Çekirdek DNA'sı bakımından o koyunla neredeyse özdeştir, ama genetik ve biyolojik olarak her bakımdan aynı değildir.
Farkın en net kaynağı mitokondriyal DNA'dır. Klonlama sırasında Finn Dorset koyununun hücre çekirdeği, çekirdeği çıkarılmış bir yumurta hücresine aktarıldı. Bu yumurta başka bir ırktan, Scottish Blackface koyunundan alınmıştı. Çekirdek DNA'nın büyük kısmı çekirdek vericisinden gelir, ama yumurtanın sitoplazması kendi mitokondrilerini de getirir. Evans ve arkadaşlarının 1999'daki analizi, Dolly'nin mitokondriyal DNA'sının çekirdek vericisinden değil, yumurta vericisinden geldiğini gösterdi. Yani Dolly'nin mitokondri genomu çekirdeğini aldığımız koyunun genomundan farklıydı.
Diğer farklar ise şunlardır:
Kısacası Dolly, çekirdek genomu açısından verici koyunun neredeyse aynı kopyasıdır, ama mitokondriyal DNA, birikmiş mutasyonlar ve epigenetik durum bakımından tam bir kopya değildir. Yani klonlama, bir koyunun kusursuz fotokopisi değil, ona çok yakın bir kopyasını üretir.
Bence matematik, doğuştan gelen bir yetenekten ziyade doğru öğrenme biçimiyle ilgili. Çünkü çoğu zaman matematiği yapamadığımız için değil, temellerini yeterince anlamadan ilerlediğimiz için zorlanıyoruz. Ülkemizde de matematiğin korkulacak, hatta bazı insanların asla yapamayacağı bir dersmiş gibi görülmesinin bunda payı olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa matematikte başarının sırrı üstün bir zekâ değil; mantığını kavramak, doğru yöntemle çalışmak ve sabırla üzerine gitmek. Bir şeyi öğrenememekle öğrenemeyeceğine inanmak arasında büyük bir fark var.
Özgüven, kanıta dayanan bir inançtır. "Yapabilirim, çünkü daha önce yaptım, çalıştım, biliyorum" gibi. Kibir ise kanıt yerine imaja yaslanır. İyi olmaktan çok iyi görünmeyle ilgilenir. Fark en çok hata karşısında görülür. Özgüvenli insan yanılmışım der ve devam eder çünkü hata onun değerini değil, sadece o günkü sonucu etkiler. Kibirli insan için ise hata bir itibar krizidir, o yüzden ya savunmaya geçer ya da suçlu arar. Özgüvenli insan alkışlar, kibirli insan alkışı kendi hesabından düşülmüş sayar.
Kibir çoğu zaman fazla özgüvenden değil, yetersiz özgüvenden doğuyor. İçeride kanıt yoksa dışarıya sürekli gösteri yapmak gerekir. Kendine gerçekten güvenen birinin övünmeye ihtiyacı olmaz çünkü ikna edeceği bir seyirci yoktur. Kibirli insanın tek tutarlı yanı, hata yapmadığına dair inancıdır. Özgüvenli insan hata yapınca yanlış yapmışım der, kibirli insan aynaya bakıp yanlış olan bu ayna der...