Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bilinç, bedenden bağımsız var olan ya da ölümle birlikte başka bir yere göç eden tözsel bir nesne değil, beynin canlı ve dinamik sinirsel ağlarının ortaya çıkardığı bir süreçtir. Dolayısıyla ölüm anında bilinç bir yere gitmez, beynin elektrokimyasal faaliyeti ve metabolik desteği kalıcı olarak sona erdiği için süreç basitçe durur.
Gündelik dilde zihinsel durumları genellikle bir kaba giren ya da çıkan bağımsız bir enerji gibi tasavvur etmeye meyilliyiz. Oysa nörobilimsel bulgular, bilinçli deneyimin korteks ile talamus arasındaki karşılıklı bilgi akışı, beyin sapının uyanıklık düzenekleri ve milyarlarca nöronun senkronize etkileşimiyle anbean üretildiğini gösteriyor. Nasıl ki bir alev söndüğünde gizli bir mekana saklanmıyor ya da bir melodi enstrüman parçalandığında başka bir diyara göç etmiyorsa, beyindeki organize biyolojik etkinlik çöktüğünde bilinç de varlığını sürdüremez. Bilincin kaynağı, evrimsel süreçte organizmanın çevreye uyumunu ve bütünlüklü davranış yönetimini sağlayan bu karmaşık nöronal organizasyondur.
Geri gelme meselesi ise tamamen zamanlama ve nöronal dokunun korunumuyla ilgilidir. Kalp durması, derin anestezi veya geçici koma durumlarında, beyin hücreleri geri döndürülemez bir yıkıma uğramadan önce kan akışı ve oksijenlenme yeniden sağlanırsa, sinir ağları tekrar faaliyete geçerek bilinci yeniden inşa edebilir. Ancak oksijensizlik süresi kritik eşiği aştığında, nöronlar arasındaki sinaptik mimari hızla dağılır ve biyolojik beyin ölümü gerçekleşir. Bilinci oluşturan bu fiziksel altyapı bir kez yapısal bütünlüğünü kaybettiğinde, sürecin geri dönmesi biyolojik yasalar gereği mümkün değildir.
çünkü insan oğlu kendini her şekilde kanıtlama ve üstün görme eyleminde Derinlerde yatan yetersizlik hissi veya onaylanma ihtiyacı Kişi kendi değerini başkalarının takdirine veya dışarıdan gelen başarılara bağladıysa, sürekli bir yarışta olmazsa yok sayılacağını veya sevilmeyeceğini düşünür. insan zayıflık ve eksiklik yönüyle barışmadığından dolayı
İnsanların yaşama biçtiği amaç olan 'hayatta kal ve çoğal' aslında canlı düzeyinde 'acıdan kaç ve hazza yönel'dir. İlkini söyleyen kişiler Doğanın veya yaşamın şuurlu olduğunu kabul etmeyerek bunu söylerler. Dolayısı ile ortada bir 'amaç' tanımlaması onlar için yoktur. Bu anlamda amaç tanımının varlığını kabul etmek bile çok çetrefilli bir iştir. İnsanların bu kadar amaç tanımlamasını kullandığına bakmamak gerek. Canlılar olarak bizim temel ve 'normal' durumumuz acı verenden kaç ve haz verene yöneldir. Haz derken bunu huzur olarak geniş bir anlamda alabilirsiniz. Çünkü acı veren herşeyden kaçma dürtüsü temel bir dürtüdür. Huzursuzluk da acı verir. Bu nedenle huzura yönelme de insan için güçlü bir itkidir. Bu açıdan yaşam aslında bize ikisini de sunar. Acıdan kaçış ne kadar dürtü ise haz/huzur arayışı da o kadar dürtü. Acıdan kaçış huzura yönelmeyi doğurur ve besler. Temel olan budur. İnsanların neyle huzur bulduğu ve açıdan nasıl kaçmayı başardığı da kişiye bağlı olarak değişkendir. Psikoloji bilimi de 'normal'i bu temelde tanımlar. En dipte başka bir temel yoktur. Canlılığın doğası şuur düzeyinde temelde acı ve haz üzerine yazılıdır ve bunun üzerine kurgulanmıştır.
Merhaba
İnsanı yalnızca zekası, başarısı veya topluma sağladığı fayda değerli yapmaz. Çünkü değeri bunlara bağlarsak çocukların, yaşlıların, hastaların veya üretme imkanı bulunmayan insanların daha az değerli olduğunu kabul etmemiz gerekir. Oysaki her insan acıyı, sevgiyi, korkuyu ve umudu kendine özgü bir bilinç dünyasında yaşar ve hiç kimsenin iç dünyası bir başkasınınkiyle bütünüyle değiştirilemez. İnsanın değeri biraz da incinebilir olmasından, seçim yapabilmesinden ve başka bir hayat üzerinde iz bırakabilmesinden gelir. Değer sonradan kazanılan bir ödül değil, insanın varlığıyla birlikte taşıdığı bir haktır. Başarı insanın değerini artırmaz yalnızca sahip olduğu imkanlarla ne yaptığını gösterir. Saygılarımla.
Kısa ve teorik cevap evet, pratik cevap ise kesinlikle hayırdır. Einstein'ın genel görelilik kuramına göre bir cismin kütlesi arttıkça çevresindeki uzay zaman bükülür ve yüzeyindeki zaman uzaktaki bir gözlemciye kıyasla daha yavaş akar. Ancak meteorların eklediği ya da fırlattığımız uyduların eksilttiği kütle, Dünya'nın devasa cüssesi yanında o kadar minik bir kırıntıdır ki oluşturduğu zaman farkını evrendeki en hassas atomik saatlerle bile ölçemeyiz.
Genel görelilik bize kütlenin uzay zaman dokusunu büktüğünü söyler. Çukur ne kadar derinleşirse, yani kütle ne kadar artarsa, o çukurun dibinde zaman o kadar tembelleşir. Bayram ziyaretinde iki tabak baklava yiyip koltuğa yapışmamız gibi düşünebilirsiniz, yerçekimi kuyusu derinleştikçe saatler adeta ayaklarını sürümeye başlar. Nitekim Dünya yüzeyindeki bir saat, kütleden çok uzaktaki bir saate göre zaten her gün saniyenin yaklaşık bir milyarda biri kadar daha yavaş tıkırdar.
Peki bu meteorlar ve fırlatılan uydular teraziyi ne kadar oynatıyor? Gezegenimiz yaklaşık altı sekstilyon ton, yani altının yanına yirmi bir tane sıfır koyduğunuz akıl almaz bir kütleye sahip. Dünya'ya her gün uzaydan kırk elli ton civarında kozmik toz ve meteorit dökülür. İnsanlık olarak uzaya gönderdiğimiz birkaç yüz tonluk uyduları da hesaba katarsanız, bu değişim devasa bir okyanusa bir su damlası eklemekten veya oradan tek bir su damlası eksiltmekten farksızdır. Hatta işin daha eğlenceli tarafı, Dünya atmosferinden uzaya her gün yüzlerce ton hidrojen ve helyum gazı kaçtığı için gezegenimiz net bilançoda her yıl yaklaşık elli bin ton hafiflemektedir.
Sonuç olarak, atmosfere giren her meteorit Dünya'nın kütleçekim potansiyelini matematiksel olarak sonsuz küçük bir miktar artırır ve zamanı saniyenin katrilyonda birinin bile katrilyonu mertebesinde yavaşlatır. Prensipte kesinlikle gerçek ama pratik dünyada tespit edilemeyecek kadar ufak, tam da biz fizik meraklılarının çay içerken üzerine kafa yormayı sevdiği türden harika bir düşünce deneyidir bu.
Merhaba
Beyin sisi başlı başına bir hastalık değil odaklanma güçlüğü, unutkanlık, zihinsel yavaşlık ve yorgunluk gibi belirtilere verilen genel bir isimdir. Bu nedenle tek bir yöntemle “yok etmekten” önce sebebini bulmak gerekir. Uykusuzluk, yoğun stres, kaygı, bazı ilaçlar, kansızlık, B12 eksikliği, tiroit sorunları, kan şekeri düzensizliği ve geçirilmiş enfeksiyonlar bu tabloya yol açabilir. İlk aşamada uyuma ve uyanma saatini düzenlemek, yedi ila dokuz saat uyumak, yeterli su içmek, öğün atlamamak ve çoğu gün kısa da olsa yürümek faydalı olabilir. Çalışırken aynı anda birçok işle uğraşmak yerine bildirimleri kapatıp 25–40 dakikalık tek görev dönemleri kullanmak, ardından kısa mola vermek odaklanmayı kolaylaştırır. Kafeini günün geç saatlerine bırakmamak ve önemli işleri zihinde tutmaya çalışmak yerine yazmak da yükü azaltır. Düzenli uyku, öğrenme, hafıza, dikkat ve karar verme becerileri için temel bir etkendir. Bilinç bulanıklığı aniden başladıysa veya konuşma bozukluğu, tek taraflı güçsüzlük, bayılma ya da alışılmadık şiddetli baş ağrısı eşlik ediyorsa beklemeden acil yardım alınmalıdır. Saygılarımla.[1][2]