Osmanlı'da Din ve İktidarın Kesişiminde Bir Kavram: Kim "Zındık", Kim Değil?
Hurûfîlerden Şeyh Bedreddin'e, dinî aykırılığın siyasal tehdide dönüşümü
TSMK, Albüm, nr. 2155
- Özgün
- Siyaset Tarihi
Bu Makalede Neler Öğreneceksiniz?
- Zındıklık kavramı İslam tarihinde sadece dini sapkınlık değil, aynı zamanda siyasal otorite ve toplumsal düzeni tehdit eden aykırılıkları tanımlamak için kullanılmıştır.
- Hurûfîlik ve Şeyh Bedreddin örnekleri, Osmanlı'da dini farklılıkların çoğunlukla siyasi kaygılarla değerlendirildiğini ve zındıklık suçlamasının siyasi araç olarak işlev gördüğünü göstermektedir.
- Osmanlı'da zındıklık suçlaması, devletin meşruiyetini korumak için hangi inançların kabul edilebilir olduğunu belirleyen siyasal bir mekanizma olarak kullanılmıştır.
İslam tarihinde ‘zındıklık’ kavramı, ilk bakışta dinî inanç alanındaki sapmaları ifade eden bir kategori gibi görünmektedir. Ancak kavramın farklı dönemlerdeki kullanımına bakıldığında, teolojik sapkınlık iddiasının çoğu zaman siyasal otorite, toplumsal düzen ve meşruiyet tartışmalarıyla iç içe geçtiği görülmektedir.
Tarihte devletler hangi düşüncenin kendilerince meşru bir zeminde, hangisinin ise oldukça tehlikeli bir yerde olduğuna karar vererek kendi siyasal düzenlerini korumaya çalışmışlardır. Bu süreçte dinî kavramlar çoğu zaman yalnızca inanç alanına dahil olmaktan çıkarak siyasal otoritenin kullandığı araçlardan biri hâline gelmiştir. İslamiyet tarihinde önemli bir yere sahip olan zındıklık kavramı da bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. İlk bakışta dinî sapkınlığı ifade eden suçlayıcı bir ifade gibi görünse de, tarihî örnekler kavramın bazı dönemlerde devletin benimsediği dinî anlayışa, toplumsal düzene veya siyasal otoriteye meydan okuyan kişi ve hareketleri tanımlamak için de kullanıldığını göstermektedir. Bu çalışmada zındıklık kavramının tarihsel gelişimi ele alınacak; Hurûfîlik, Kalenderîlik ve Şeyh Bedreddin örnekleri üzerinden Osmanlı'da din, siyaset ve meşruiyet arasındaki ilişkinin nasıl şekillendiği incelenecektir.
Bir Aykırılık Biçimi Olarak "Zındıklık"
Zındık kelimesi yaygın kanaatin aksine Arapça değil, Farsça kökenlidir ve İslam dünyasına İran coğrafyasından geçmiştir. Kelimenin kökeni konusunda farklı etimolojik açıklamalar bulunsa da ilk dönemlerde özellikle Maniheistler ve diğer düalist inanç mensupları için kullanıldığı konusunda ortak bir fikir birliği vardır.[7] Zamanla kavramın anlam alanı genişlemiş; Tanrı'nın birliğini, ahireti veya yaratılışı inkâr edenler ile dinî metinleri hâkim yorumun dışında bâtınî (Gizli olmak; bir şeyin iç yüzünü bilmek)[2] biçimde açıklayan gruplar da "zındık" olarak nitelendirilmiştir. Böylece kelime, yalnızca belirli bir inancı ifade etmekten çıkarak İslam toplumlarında dinî ve siyasal otoritenin meşru kabul etmediği, devletin benimsediği inancın dışında kalan kimseler için kullanılmıştır.[3]
Zındık kelimesi henüz İslam'ın II. yüzyılında Emeviler tarafından "devlet İslam'ına" uymayan kimseler için kullanılıyordu. İslamiyet'e girmiş, ancak Arap olmayan unsurlar; eski inançlarına da referanslar vererek ana akım İslam'ın alternatif bir yorumunu oluşturuyorlardı.[8] Dolayısıyla hakim paradigmanın zındıklık suçlamasından kaçamıyorlardı. Emeviler'in köklü Arap aristokrasisini temsil etmeleri dolayısıyla Arap olmayan unsurların, hakim paradigma altında yaşamlarını sürdürdüklerini, siyasal ve toplumsal açıdan çeşitli baskılarla karşı karşıya kaldıkları yönündeki iddialarını da göz ardı etmemek gerekmektedir..[4]
Osmanlı'da Zındık Bir Tarikat: Hurûfîler
Hurûfîlik temel olarak bir çeşit mezhep ya da mistik bir din olarak aktarılan bâtınî bir inanç sistemidir. Anlayış, rakamlar ve sayıların kutsallığına inanarak bunlarla bir takım sembolik anlamlar çıkarmaya dayanır. Bu anlayışa göre insan, evrenin merkezindedir ve insan yüzündeki yedişer çizgi (hutût-ı ebiyye ve hutût-ı ümmiyye) bütün varlığın sembolik karşılığıdır. Kur'an'daki hükümler, özellikle 28 ve 32 sayıları esas alınarak insanın yüzüyle ilişkilendirilir.
Hurûfîler Kur'an'daki "fazl" kelimelerinin Fazlullah'a işaret ettiğine inanmış; ayetleri, kelime-i şehadeti, cennet, cehennem ve diğer dinî kavramları harflerin sayısal değerleri üzerinden bâtınî yorumlara tâbi tutmuşlardır. Sayısal uyumu sağlamak amacıyla ebced hesabı, harflerin yazılış biçimleri ve çeşitli hurûf yöntemleri kullanılmıştır.[5]
Hurûfî düşüncede insan, evrenin anlam merkezidir. Anadolu ve Bağdat'taki birçok Hurûfî, ölümden sonra dirilişi ve ahireti reddetmiş; insanın Hurûfîliğin sırlarını kavradığında dinî yükümlülüklerden kurtulacağına inanmıştır. Bu nedenle Hurûfîlikte cennet, cehennem ve dinî mükellefiyetler çoğu zaman sembolik biçimde yorumlanmış, hatta bazı gruplarca tamamen inkâr edilmiştir.[5]
Bazı yorumlara göre Hurûfîler, hulul inancına bağlı oldukları gerekçesi ile küfre girmişlerdir. Hulul inancına göre tanrı bazı insanların suretine girer ve onunla bütünleşir. Yani yaratıcı kendini insani bir şekilde gösterir. Ancak hem Sünni hem de Şii teolojisinde bu tür bir bedenselleşme reddedilir; Tanrı zamandan ve mekândan münezzehtir. Tam da bu yüzden olacak ki İran'dan kaçarak Anadolu ve Rumeli coğrafyasına yerleşen Hurûfîler bir müddet sonra Osmanlı ile de ters düşerler. Veziriazam Mahmud Paşa tarikat üyelerinin Fatih Sultan Mehmed ile fazla yakınlaştığını görünce rahatsızlık duymuştur. Bunun ardından Hurûfîlerin hululcu olduğunu Sultan'a bildirmiştir. Yargılama sonucunda bazı üyeler zındık olarak suçlanmış ve idam edilmişlerdir. Daha sonra cesetleri yakılarak yok edilmiştir.[3]
Ardından Hurûfîler hakkında sıkı bir takibat başlatılmıştır ve devlet bu Heterodoksi ile mücadele etmiştir. Ancak tarikat üyeleri faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Özellikle Rumeli'de bu akımı yaymaya gayret etmişlerdir. Bu etkinin Osmanlı topraklarında çok gizli ve fakat yaygın bir biçimde yüzyıllar boyunca sürdüğü görülmektedir. Bundan sonra ortaya çıkacak tüm Heterodoks hareketler içlerinde bu tarikattan bir etki barındıracaktır.
Osmanlı'nın Kuruluşunda Heterodoksi ve Siyasal Pragmatizm
İmparatorluğun henüz bir beylik olduğu dönemde kalenderi dervişlerin etkilerini görmezden gelmek zordur. Osman ve Orhan beylerin döneminde Kalenderî dervişler ile Osmanlılar arasında, gaza ve cihad anlayışı etrafında şekillenen, ganimetin de önemli bir yer tuttuğu karşılıklı bir ilişki vardı. Üstelik Anadolu'nun doğusuna gidildikçe artan Moğol tehlikesi de Bitinya bölgesini Kalenderî dervişleri için cazip kılıyordu. Bu savaşçı dervişler dünyanın nimetlerinden faydalanmaz, para ve yiyecek biriktirmekten uzak dururlardı. Bu dervişlere göre bir insan ancak kalbini temizlemeye uğraşmalıdır, Kalp temizliği dışında herhangi bir amacı olmamalıdır.
Devletin henüz oluşmakta olduğu bu dönemde heterodoks-ortodoks ayrımı o kadar kesin değildir. Merkezî ve standartlaştırılmış bir dinî-siyasal düzen henüz tam olarak oluşmamıştı. Yeni fethedilen topraklarda bu dervişlere zaviye açmak için izin verilmesi ve vergi muafiyeti sağlanması bunun en büyük göstergesidir.[1] Buna müteakip İstanbul'un fethi sırasında kalenderî dervişlerinin de sefere katıldığını biliyoruz. Öyle ki fethin ardından şimdiki Şehzadebaşı semtindeki Akataleptos Manastırı kendilerine zaviye olarak tahsis edilmiştir. Tabii, buradan doğrudan bir hoşgörü anlayışı çıkarmak aceleci bir yorum olabilir. Devletin bu tür aykırı zümrelere zaviye tahsis etmesi, onları belirli bir mekânda tutarak bir ölçüde denetim altında bulundurma ihtiyacından kaynaklanmış olabilir.
Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, sitemizin/uygulamamızın çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, %100 reklamsız ve çok daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.
KreosusKreosus'ta her 50₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.
Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.
PatreonPatreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.
Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.
YouTubeYouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.
Diğer PlatformlarBu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.
Giriş yapmayı unutmayın!Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.
En Meşhur Zındık: Şeyh Bedreddin ve Osmanlı
Çok sayıda tarikatı içerisinde barındıran Osmanlı imparatorluğu, hiç şüphesiz bunlardan bazılarını zındıklık ile suçluyordu. Kavramsal karmaşayı önlemek adına, 'zındık' nitelemesinin siyasal otorite tarafından üretilmiş taraflı bir kavramsallaştırma olduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı resmi ideolojisi yani devlet yöneticileri ve ulema tarafından devletin ve ortodoks İslam'ın varlığını, siyasal düzeni tehdit eden hareketlere karşı bir savunma mekanizması olarak kullanılmaktadır.
Şeyh Bedreddin'in siyasal mücadelesi, Osmanlı Devleti'nin Fetret Devri sonrasında yeniden merkezileşmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkacaktı. Bedreddin, Kahire'den döndükten sonra Anadolu ve Rumeli'de yaptığı seyahatler boyunca yalnızca ilmî ve tasavvufî faaliyetlerde bulunmuyor, aynı zamanda girişeceği hareket için uygun toplumsal zemini de hazırlamaya çalışıyordu. Eflak'a geçmesi ve ardından Dobruca'daki Sarı Saltuk Tekkesi'ne yerleşmesi, bu hazırlık sürecinin en önemli aşamalarını oluşturur. Burada yürüttüğü propaganda faaliyetleriyle farklı toplumsal çevrelerden destek sağlamaya çalışan Bedreddin, 1416 yılında Deliorman bölgesinde Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmiştir.[3]
Esasen bu hareket, ne yalnızca kişisel bir saltanat mücadelesi ne de modern anlamda eşitlikçi ve ortak mülkiyete dayanan bir toplumsal devrim girişimi olarak açıklanabilir. Böyle bir yorum, modern siyasal kavramları 15. yüzyıla taşıdığı için oldukça anakronik görünmektedir. Bedreddin'in temel itirazı, Çelebi Mehmed döneminde güç kazanan merkeziyetçi yönetim anlayışına yöneliktir. Bu nedenle isyan, sınır bölgelerindeki gazilerin, timarlı sipahilerin ve yerel güç odaklarının çıkarlarını savunan siyasî bir tepki olarak değerlendirilmelidir.
Ayrıca Bedreddin'in paylaşımcı veya "komünist" bir düzen savunduğu yönündeki yaygın kanaat sağlam kaynaklarla desteklenmemektedir. Bu tür fikirlerin daha çok halifesi Börklüce Mustafa'ya atfedildiği, Bedreddin'in ise böyle bir ideolojiyi benimsediğini gösteren açık kaynakların bulunmadığı belirtmek gerekir. Buna karşılık hareketin toplumsal tabanını, timarlarını kaybetmiş sipahiler, sınır gazileri ve eski Hristiyan feodal unsurlar oluşturmaktadır. Bu durum, isyanın sosyal karakterini anlamak açısından önemli olacaktır.
İsyanın başarısızlığa uğramasında belirleyici unsur, başlangıçta Bedreddin'i destekleyen askerî ve yerel güçlerin Osmanlı yönetiminin vaatleri karşısında saf değiştirmesidir. Bu durum Osmanlı siyasi pratiği açısından şaşırtıcı değildir. Zira Celâlî isyanlarında da devlet isyankârlara makam ve mevki teklif ettiğinde isyanlar sonlanıyordu.[4] Bunun ardından Bedreddin yalnızca Kalenderî müridleriyle kalmış ve kısa süre içinde yakalanmıştır. Serez'de yargılanan Bedreddin, dinî görüşlerinden dolayı değil, devlete isyan ettiği gerekçesiyle örfî hukuk çerçevesinde idam edilmiştir. Bu düşünce konusunda literatürdeki düşünceler hemfikirdir.[3] Burada görülen, devletin dünyevi gerekçelerle, siyasi bir karar almış olmasıdır.
Şeyh Bedreddin'i ne yalnızca bir isyancı ne de modern anlamda bir devrimci olarak tanımlamak mümkündür. Tarihi kaynaklar onu, yüksek ilmî birikime sahip bir âlim ve mutasavvıf olmasının yanı sıra, yaşadığı dönemin siyasî ve toplumsal krizine kendi düşünce dünyası içinde çözüm üretmeye çalışan, bu amaç doğrultusunda harekete geçen bir siyasal aktör olarak değerlendirmektedir.
Kim Bizden, Kim Değil?
Şu soruyu sormak yerinde olacaktır; tarih boyunca İslami kuralların uygulanabilmesi için devletin siyasi otoritesine ihtiyaç var mıdır? Geçerliliğini temel İslami kaidelerden alan hilafet kurumu da aslında oldukça dünyevi ve siyasi bir kurum değil midir? Ancak bağımsız dünyevi bir otorite oluşturulması aynı zamanda bağımsız bir kural koyucu kurumun da oluşturulması demekti.[6] Fetva kurumunun özellikle kamu işlerinde yetersiz kalıyor oluşu böyle bir örfî hukuk sisteminin devreye sokulmasının önünü açmıştır.
Şunu belirtmekte yarar var, devlet bütün Heterodoks unsurlara zındık gözüyle bakmamıştır. Misal Mevlevilik ve Bektaşilik gibi tarikatlar devlet eliyle desteklenmiş, hatta Bektaşilik İstanbul Yeniçerileri tarafından benimsenmişti. Bir tarikatın devletin belirlediği resmi ideolojinin içinde olması ya da olmaması mutlak bir belirleyicilik taşımıyor, siyasal sadakat da burada önemli bir rol oynuyordu. Nitekim 16. yüzyılda Safevî Devleti'nin Anadolu Türkmenleri üzerindeki yoğun etkisi Osmanlı yönetimini ciddi biçimde kaygılandırmıştır. Bunun üzerine devlet yalnızca askerî tedbirlere başvurmamış; Sünnî dinî kurumları güçlendirmiş, tarikatları daha sıkı denetim altına almış ve kendisine bağlı dinî çevreleri destekleyerek Safevî nüfuzunu sınırlandırmaya çalışmıştır. Böylece hangi inanç yorumunun "meşru", hangisinin ise "zındıklık" olarak tanımlanacağı büyük ölçüde siyasal bağlılıkla da ilişkilendirilmiştir.
Osmanlı'nın kuruluş döneminde beyliğin din adamları ile sıkı bir ilişkisi vardı. Abdallar, dervişler, dedeler ve babalar dini hayat kadar dünyevi işlerde de bağdaştırmacı bir görev sürdürüyorlardı. Elbette beylik Rumeli ve Ortadoğu'ya doğru genişledikçe tek bir hakim paradigma benimsenmesi normal görülmelidir. Zira Suriye ve Mısır'da yetişen ulemanın Anadolu ve Rumeli coğrafyasına gelmesi Sünni İslamı yavaş yavaş Osmanlı ideolojisi haline getiriyordu. 15. yüzyıl sonlarına doğru Sünni ulema Osmanlı dünyasında varlığını sağlamlaştırmıştı. Kuruluş döneminde beylerin rehberliğini yapan Türkmen Abdallar artık zındık olarak görülüyor ve faaliyetlerine izin verilmiyordu. İstanbul'un alınması ile beraber Osmanlı'nın imparatorluk iddialarının önünde bir engel kalmamışken, 1501'de Şah İsmail'in Safevi tahtına çıkıp Şii öğretilerle Türkmenler üzerinde yoğun etki oluşturması, Osmanlılar için bir tür varlık tehdidi haline gelmişti. Osmanlıların Şiiliği siyasi olarak tehlikeli görmesi böyle başlamıştı.[6] Dolayısıyla Osmanlı yönetimi açısından mesele yalnızca hangi dinî yorumun doğru olduğu değildi. Bu yorumun hangi siyasî otoriteyle ilişkilendirildiği de belirleyici hâle geliyordu.
Sonuç
Sonuç olarak zındıklık tarih boyunca sadece dini sapmaları ifade eden bir kavram olmaktan ziyade, siyasi aykırılıkları dışlamak için kullanılan tarihsel bir kavramdı. Hurûfîlik ve Şeyh Bedreddin örnekleri, dini farklılıkların çoğu zaman siyasi kaygılarla değerlendirildiğinin bir göstergesidir. Buna göre devletin merkezî otoritesini tehdit eden hareketlerin zındıklık suçlamasıyla karşı karşıya kaldığı, Mevlevilik ve Bektaşilik gibi tehdit unsuru olmayanlara en azından 16. yüzyıl Osmanlı bürokratları tarafından böyle bir yakıştırma yapılmadığı görülmektedir. Böylelikle siyasal sadakatin ne derece önemli bir belirleyici olduğu gözden kaçmamalıdır. Zındıklık kavramını sadece dini bir sapkınlık olarak ele almak yerine, dönemin şartlarını; siyasi otoritesini ve yaklaşımlarını göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Böyle bir yaklaşım anakronik yorumlara düşmeden, devlet; toplum ve din arasındaki ilişkinin çok faktörlü yapısını daha kapsayıcı anlamaya yardımcı olacaktır. Devletler yalnızca hukuk üretmez; aynı zamanda hangi inancın "doğru", hangisinin "sapkın" olduğuna karar veren meşruiyet mekanizmaları da kurarlar. Osmanlı'da zındıklık suçlaması bu mekanizmanın en önemli araçlarından biri olarak işlev görmüştür.
Evrim Ağacı'nda tek bir hedefimiz var: Bilimsel gerçekleri en doğru, tarafsız ve kolay anlaşılır şekilde Türkiye'ye ulaştırmak. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye'de bilim anlatmak hiç kolay bir iş değil; hele ki bir yandan ekonomik bir hayatta kalma mücadelesi verirken...
O nedenle sizin desteklerinize ihtiyacımız var. Eğer yazılarımızı okuyanların %1'i bize bütçesinin elverdiği kadar destek olmayı seçseydi, bir daha tek bir reklam göstermeden Evrim Ağacı'nın bütün bilim iletişimi faaliyetlerini sürdürebilirdik. Bir düşünün: sadece %1'i...
O %1'i inşa etmemize yardım eder misiniz? Evrim Ağacı Premium üyesi olarak, ekibimizin size ve Türkiye'ye bilimi daha etkili ve profesyonel bir şekilde ulaştırmamızı mümkün kılmış olacaksınız. Ayrıca size olan minnetimizin bir ifadesi olarak, çok sayıda ayrıcalığa erişim sağlayacaksınız.
Bu makaleyi bağlı asistanınıza okutun.
Makalelerimizin bilimsel gerçekleri doğru bir şekilde yansıtması için en üst düzey çabayı gösteriyoruz. Gözünüze doğru gelmeyen bir şey varsa, mümkünse güvenilir kaynaklarınızla birlikte bize ulaşın!
Bu makalemizle ilgili merak ettiğin bir şey mi var? Buraya tıklayarak sorabilirsin.
Soru & Cevap Platformuna Git- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- ^ Ahmet Yaşar Ocak. (2016). Osmanlı Imparatorluğunda Marjinal Sûfilik: Kalenderîler. ISBN: 978-605-08-2152-9. Yayınevi: Timaş Yayınları. sf: İstanbul.
- ^ TDV, CİLT 5, Sayfa 190-194. (2026). Bâtıniyye.
- ^ a b c d Şükrü Özen. (2026). İslam Hukukuna Göre Zındıklık Suçu Ve Molla Lütfi'nin İdamının Fıkhiliği. İslam Araştırmaları Dergisi, sf: 17-62. | Arşiv Bağlantısı
- ^ a b Ahmet Yaşar Ocak. (1). Osmanlı Toplumunda Zındıklar Ve Mülhidler (15.–17. Yüzyıllar). sf: 139.
- ^ a b TDV, CİLT:18, SAYFA: 408-412. (1998). Hurûfîlik.
- ^ a b Olgay Söyler. (1). Osmanlı İmparatorluğu'nda Dervişler. Yayınevi: Kronik Kitap.
- ^ TDV, CİLT:44, SAYFA: 390-391. (2013). Zındık.
- ^ Karen Barkey. (1). Eşkiyalar Ve Devlet: Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi. Yayınevi: Kronik Kitap. sf: 361.
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 08/10/2026 11:45:10 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/23917
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.