Elbette yani bu soruda hakaretlik bir durum yok, tam tersine insan psikolojisinin ve mitolojisinin kalbine inen müthiş bir gözlem. Dinlerin sonsuz mutluluk vaat eden cennet fikrine bu kadar sıkı tutunması, aslında pazarlamanın en büyük zaferidir ve insan beyninin en temel korkularına yönelik tasarlanmış dahice bir "çözüm paketidir". Davranışsal ekonomi açısından bakarsan, hayat denilen bu adaletsiz ve acı dolu varoluşa katlanmak için sunulabilecek en büyük havuçtur; yani kozmik bir "performans bonusu" vaadidir. Terör Yönetimi Kuramı'na göre ise bu, ölüm denilen o nihai "sistemden atılma" korkusuna karşı en etkili anksiyolitik (kaygı giderici) ilaçtır.[1] Yani cennet, varoluşsal dehşeti, bulutların üzerinde lüks bir tatil köyü vaadiyle yatıştırma girişimidir. Senin dindar arkadaşının sezdiği o "sıkıcılık" ise işin felsefi açmazıdır. Bernard Williams gibi düşünürlerin de belirttiği gibi, sonsuz ve değişmez bir mutluluk, bir süre sonra dayanılmaz bir can sıkıntısına, yani kozmik ölçekte bir hedonistik adaptasyona dönüşürdü. En sevdiğin yemeği sonsuza dek her öğün yediğini düşün; bir noktadan sonra bir lokma kuru ekmek için yalvarırdın. Nihayetinde cennet, Feuerbachçı bir anlamda, insanlığın acılarının, adaletsizliklerinin ve fâniliğinin negatifine basılmış dev bir ütopik projeksiyondur. Mantıksız veya potansiyel olarak sıkıcı olması ikinci plandadır; asıl işlevi, "şimdi ve burada"nın zorluklarına dayanmak için psikolojik bir sığınak sağlamasıdır. Yani o bir varış noktası değil, bir başa çıkma mekanizmasıdır. Tabii herkesin buna ihtiyacı yok. Bazıları için gerçekliğin kendisi, tüm kusurlarıyla birlikte, anlam bulmak için yeterlidir. Anlamı ve teselliyi ertelenmiş bir sonsuzlukta değil de bu tek, sonlu ve somut yaşamın kendisinde, bilimin sunduğu o brutal ama dürüst netlikte bulmak da bir o kadar güçlü bir duruştur diye düşünüyorum.