Cevaplamaya başlamadan önce şunu belirtmekte fayda var ki bu soruya kesin ve net ve (kişisel inançlardan ötürü) objektif bir cevap asla verilemez öldükten sonra ne olacağı kesin olmayabilir ama semavi dinleri inceleyerek onların cennet ve cehennem kavramlarının doğruluk payını analiz ederek öldükten sonra hiçliğe mi yoksa Cennet veya cehenneme mi gideceğiz bunu anlayabiliriz eğer semavi dinlerin cennet ve cehennem kavramının doğru olmadığını mantıksal bir çerçevede ispatlarsak geriye kalan tek seçenek hiçliğe gitmek olacaktır doğmadan önce neyse öldükten sonra da o olacak 1000 sene de geçse 5000 sene de geçse o aralıklar bize saniye belki milisaniye gibi gelecek kısacası yok olacağız bilincimiz olmayacak ama dediğim gibi bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle semavi dinler’in doğruluklarını araştırmak gerekir daha sonra reankarnesyon (yanlış yazmış olabilirim) ve diğer ölüm sonrası senaryoları değerlendirmek bizim için en doğrusu olacaktır açıkçası ben üç seçenek üzerinde durdum bir cennet cehennem iki hiçlik yani farklı bir deyişle yok oluş ya da reankarnasyon açıkçası bana en popüler üç semavi dinde sorguladıktan sonra mantıklı gelmedi Realkasyonda da kendimi avuttuğumu hissettim çünkü bunu iddia eden ne mantıklı bir din var ne de bilimsel bir kanıt ayrıca eğer realkarnasyon varsa belki şuan yaşadığımız benliğimiz ilk benliğimiz bile değil veya evrende insan ırkının yaşadığı başka gezegenler galaksiler veya evrenler olması gerekir ve bu konular hala tartışma konusu ve bunların net bilimsel kanıtı bildiğim kadarıyla yok kısacası bu realkarnasyon işi oldukça karışık ve sırtını bu kadar belirsiz ve ispatı olmayan birşeye dayamak “nasıl olsa tekrar dirileceğim” demek ve belki de elindeki tek hayatı sırf kesin bile olmayan bu inanç yüzünden harcamak mantığa aykırı tabi olursa güzel olur ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ve yüksek ihtimalle hiçliğe gideceğiz sana önerim önce semavi dinleri sorgula zaten eğer bunlar senin mantığına yatmazsa elinde ölüm sonrasıyla alakalı fazla seçeneğin kalamıyor kendin başına araştırmak en iyisi şimdiden okuyanlara teşekkürler[1]
Doğumundan önce neredeydin? Öldükten sonra işte tam olarak orada olacaksın. Hiçlik? Bilinmezlik?
Kısaca bu soru cevaplanamaz, tahmin yürütülebilir. Tahminler objektik olamaz. Yani bilinmezlik en doğru cevap.
Biraz da anlamsız olduğu ve kaynak istediğin için, nihilizmi örnek veriyorum, çünkü naturalist bakış açısınız kaçınılmaz sonucu olarak bu bilinmezliğin bir anlamsızlığa yol açtiğı kanaatindeyim.[1]
Kendi soyut düşüncelerimi yazma sebebim, sorunun soyut olmasi ve objektif olarak cevaplanamayışı.
Kısa cevap; bazılarımız hiçliğe bazılarımız ise sonsuz huzurlu yaşama kavuşacak ve hayır, öbür taraftan gelmedim, sadece basitçe buna inanmayı seçtim. Siz de cevabı başkalarının yanıtlarında aramak yerine, sizi daima mutlu edecek bir seçim yapabilir ve o defteri rafa kaldırabilirsiniz. Elbette, rafta duran defterlerin bize verdiği güven hissini korumak istiyorsak, sık sık tozunu alıp defterin bakımını ihmal etmemeliyiz.
İlahi inancınızda öznel sorulara başkalarından cevaplar aramak, tam da soruda bahsedilen ahiret, cennet-cehennem veya hiçlik-sonsuzluk gibi ödülü veya cezası olan bir sisteme kendinizi muhtaç hissetme yanılgınızı güçlendirir. Muhtemelen kötünün cezalandırılmadığı veya iyiliğin kepçe kepçe ödüllendirilmediği durumlar vicdanınızı rahatsız ediyordur. Sorunun biçiminden dolayı, kendi dini inancıma göre yanıtlamaktan keyif alacağımı da belirtmek isterim. Soruda üç seçenek verilmiş; ancak ahiret ve reenkarnasyon, aynı tür ‘ilahi hesaplaşma’ barındırdıklarından dolayı, hiçliğe gitme seçeneğinin de bilakis Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşebileceğine olan inancımı göz önünde bulundurduğumda, hiçliğin de aynı tür hesaplaşma sonucu olduğuna dair varsayımlarımı sunabilirim. Eğer kast edilen, Tanrı’nın olmadığı bir senaryo ise, zaten hiçlik diye tanımladığımız yere gideceğiz ve bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz; dolayısıyla irdelenecek bir şey de bulamıyorum. Ancak din felsefesinde ekseriyetle varsaydığımız ilahi, ezeli, her şeyi bilen ve sonsuz merhamet sahibi kusursuz Tanrı inancında, kişinin öldükten sonra hiçliğe karışması gayet mümkün olabilir. Şöyle ki; hiçlik veya hiç olmaya dair yaptığımız tanımların hepsinde en az birkaç bilgi barınmak zorunda olmasına karşın, hiçlik deneyiminde sıfır bilgi olacağına kendimizi koşulluyoruz. Hiçliği tanımlayabilmek için önce varlığa dair optimum düzeyde bilgi alınır ve tecrübe edilir; yani önce var oluruz, sonra yokluğun da hiçlik olabileceğine dair kanatlar geliştirir ve yorumlar yaparız. Hiç deneyimleyemediğimiz hiçlik halinde olma durumunu ise iki şekilde idrak edebiliriz: içinde en az bir veya birkaç bilgi alabilecek belleğimiz hala çalışır vaziyette olmalı ya da hiçlik uzayını dışarıdan gözlemleyebilen bir konumumuz olmalı. Daha kısaca, eğer ölü kişi ölü haldeyken yalnızca ölü olduğunu bildiği gibi, kendi dışında birçok kişinin dirildiğini ve onların kendisini izleyebileceğini bilirse, bu iki bilgi o kişiye muhteşem bir ıstırap verirdi; ki bu da benim vicdanıma göre mükemmel bir cehennem tasviridir. Elbette, başta tanımadığımız hiçlik halinde bulunan bu ölü kişinin belleği, acı veya ıstırap gibi duyguları algılayacak kapasiteye sahip olamaz; dolayısıyla belki de bu, bizim şu an anlamadığımız uhrevi bir acıya tekabül edebilirdi. Ya da o kötü kişinin acı çekmek zorunda olduğu fikrinden nazikçe vazgeçebilirdik. Yine de bir ölünün hiçlikte olduğunu bilme halini tahayyül etmek bana aşırı korkutucu geliyor. Hiçlik uzayını dışarıdan gözlemleme ifadesi fazlasıyla farazidir; zira öylesi bir eylem, taraflara karşılıklı konum bilgisini ilettiğinden, hayal ettiğimiz hiçlikten epey uzaklaşırdı. Hiçlik halinin ve belki reenkarnasyonun bellek problemi yaşaması doğası gereği koşulludur; zira kişi hiçlikte olma veya reenkarne olma bilgisine sahip olmazsa, Şeylere ve ilahi Olan’a dair “Hakikat” tahrip edilir, açıkça karalanmaya ve manipüle edilmeye müsait hale gelir. Kişinin hiçliğe karıştığını veya reenkarne olduğunu yalnızca Tanrı bilseydi, bu defa Tanrı’nın iyi niteliklerini yıkmış, onu iblisleştirmiş olurduk. Dolayısıyla Tanrı, irade bahşettiği kullarına hiçlik ve reenkarne gibi sonsuz döngülü evreleri vaat etmişse, bu evrelerin yaşandığına dair doğrulama veya deneyimleme niteliğini de onların elinden asla almamalıdır.
Geleneksel cehennem tarifi yerine, hiçlikte olanın farkında olduğu bir sonsuzluk var olabiliyorsa, Tanrı’nın nitelikleri gereği sonsuza dek mutlu şekilde cennetvari bir düzende yaşayanlar da olmalıdır. Cezanın hiç olmadığı, hiçliğe gidenlerin hiç olmadığı ya da çok az olduğu bir sonsuzluk senaryosunda, cennette H*tler’in kendisine nanik yaptığı bir Yahudinin rıza gösterdiğine dair açıkça ikna olmalıyız. Ne yazık ki birçok insan, yalnızca mükafat ile yetinmeyip, maruz kaldığı kötülüğün cezalandırıldığına tanıklık etmeyi arzuluyor. Kendisini muhtemelen cennete layık görüp, başkasının o cennetten mahrum kalması seçeneğiyle yetinebilmesi varken, tam aksine o kişinin şiddetli azap görmesinin adil olduğuna, Tanrı’nın adaletinin bu tarz bir hakemlik olduğuna inanmak istiyor. Kendisinin öfkesini dindirmeye yönelik ürettiği bu hatalı inanç, nasıl olur da kendi sonsuz mükafatı ile ödüllendirilmiş olmasına rağmen devam eder, anlamıyorum. Matta 20. bölümde anlatılan İsa’nın bağda çalışan işçiler meseli, emeğinin karşılığını vaat edildiği ölçüde almış olmasına rağmen, başka işçilere vaat edilen ve verilen yevmiyeleri fazla bularak isyan eden işçileri anlatır.[1] İşçiler kıskançlık mı yaptı yoksa işveren bağ sahibinin haksızca adam kayırdığını mı dile getirdi? Açıkçası bu ziyadesiyle 'insan düzeyi bir düşünce' gibi görünüyor. Niteliklerinin kusursuz olduğuna inandığımız ilahi varlığın hepimize merhamet göstereceğine ama hiçbir şekilde adam kayırmayacağına, yani adaletini herkesin vicdanını ikna edecek bir adillik ile dağıtacağına iman eden kişinin, adam kaydırmacılığa, süslü cennet-cehennem tasvirlerine, hele hele herkesin bir araya toplanıp teşhirci bir mahkeme ortamında hesaplaşacağı bir ahiret sahnesi düşlemesi son derece abes görünüyor. Kierkegaard’ın da dediği gibi, birey Tanrı önünde evrensele üstün gelir. [2]
Bence soruyu biraz daha düzenlemeliyiz. Ahiret, reenkarnasyon veya hiçliğe karışma ihtimallerine meyilli olmamızın ortak paydası, bir tür kendi emeğimizin karşılığı olan hakediş ürünü olacağına mı inanmak yoksa bireyin ömrünün iyilik-kötülük skorboard’una bakarak, biraz da Tanrı’nın merhametine, kudretine ve adaletine olan güvenimizi sos olarak ekleyerek bir tür havuç-sopa verilmesine mi inanmak istiyoruz? Benim naçizane çözümüm, sonsuzluğu (cennet veya hiçlik) alacak mıyız yoksa verilecek mi şeklinde sorarak problemi elemine etmeme yardımcı oluyor, verilecek bir ceza veya mükafat değil hakedilmiş bir azap veya huzur: İrademiz özgürse, hayal ettiğimiz cenneti kendi emeğimizle alacağız ve Tanrı’nın niteliklerine olan güvenimiz sayesinde, emeğimizin karşılığını hak ettiğimize dair içimizde en ufak bir şüphe olmayacaktır.
Tanrı sihir yapmaz; neden yaratır.
Bu sorunun kesin bir cevabı olamaz zaten bence felsefi olarak yaklaştığımızda felsefede hiçbir soru için kesin doğru cevap budur diyebileceğim bir soru yoktur. Işin dini boyutunu düşündüğümüz zaman da kimse ölümden sonraki hayatını bilmiyor. Kimse gidip de geri dönüp bize anlatmıyor. O yüzden o kısmı birazcık muamma. Hangi dine inanıyorsanız ona göre ölümden sonraki hayata da inanırsınız, değişir. Ya da hiçbir şeye inanmıyorsanız, öleceğinizi bile inanmaya bilirsiniz ya da ölümden sonraki bir hayatın olup olmaması kısmına da inanmaya bilirsiniz. Bunlar dediğim gibi tamamen inanışa göre değişir.
Hinduizm ve Budizm dinleri reenkarnasyon inancına sahiptir. Bu inanç Müslümanlıkta yok.[1][2][3][4][5][6][7][8]
Merhaba,
Bu sorun insanlık tarihinin en eski ve en derin sorularından biridir. Kesin bir yanıt yoktur; çünkü konu bilimsel kanıtların ötesinde, inanç, felsefe alanına girer. Çoğu dini görüş bir ahiret inancına sahipken uzak doğunun spiritüel öğretilerinde ruhun reenkarne olduğuna, materyalistler içinse ölüm; biyolojik sürecin sonudur.
Bana göre ölüm biyolojik olarak varoluşsal amacımızın(yaşamak ve üremek) karşısında durduğu için bilinçsizce kaçtığımız ancak psikolojik açıdan ölüm düşüncesi insanlar için her zaman daha fazla ürkütücü olmuştur çünkü insanlar sahip oldukları ya da istedikleri hayata sahip olma konusunda acizlerdir ve mutsuz ölmekten korkarlar.
Bunun için kendilerine alternatif oluşturmak, başkaları üzerinde hakimiyet kurmak(devletler bazında), metafiziğe sığınıp gerçekleri saptırmaya -sırf kendileri daha rahat hissetsinler diye- çalışırlar.
Benim için ölüm hep aynı cevaba çıkmaktadır. Bir döngüdür bir ucu yaşam bir ucu ölüm olan bir döngü. Biz yaşarken doğadan besleniriz, öldüğümüzde de doğa bizden beslenir.
Ben öldüğümde moleküllerime ayrılıp doğaya karışacağım. Toprakta, havada, suda ben olacağım. Oksijen olup belki de senin hücrelerine enerji sağlayacağım, gökyüzüne yükselip iyonosferdeki o eski savaşlardaki kılıç seslerini, naraları dinleyeceğim. Şelale gibi gürül gürül akıp dağlar gibi yerimden oynamayacağım. Belki de elma ağacı olup birinin kafasına kasten elma düşürürüm kim bilir...
Gördüğün gibi ister ölümden sonrasına benim gibi destan yaz istersen adına "hiçlik" de onun tadını çıkar ama ne olursa olsun bilimin yolundan, gerçeklerden sapma.
Bize Bağlı!
Şayet inancı önceliyor ve inancımızda yer aldığı üzere bir dünya kurgumuz var ise, doğal olarak öte dünya ve sonsuz yaşam bizim için felsefi temelde aslolandır.
Şayet bilimi önceliyor ve öğrendiğimiz, açığa çıkan somut, sınanabilir ve en önemlisi doğrulanıp yanlışlanabilir bilgi üzerinden bir dünya kurgumuz var ise, doğal olarak öte dünya ile işimiz olmaz fakat hiçliği nasıl tanımladığımıza bağlı olarak durum değişir.
Şayet hiçliği bugün mevcut konumumuz ve durumumuzun değişmezliğinin sona erişi olarak ele alırsak, korkarım ki evet hiçleşiriz. Ancak hiçliği bunun da ötesine taşıyıp ufkumuzu evren ölçeğinde genişletir ve değerlendirmemizi onun üzerinden yaparsak, varacağımız netice evrenimizin ölümüne dek ölümsüzlük olur. Çünkü o ana kadar varacağımız nihai durak ilk yolculuğa başladığımız durak olur: Yıldız tozu… Hem de yeni yolculuklara gebe bir durak.
Bunların ikisi de bize uymaz ise, biraz inanç biraz bilim “soslu” karma bir yolculuğu da nihai yolculuğumuz olarak ikame edebiliriz: Maddi temelli fakat farklı bir bedende ve fakat dününü hatırlayacak şekilde ve uhrevi değil dünyevi bir yeniden doğuş: Reenkarnasyon.
Şu an itibarı ile her üç ve belki de çok daha fazla ana ve ara görüşe sahip insan var. Hiç biri hiç birini tümden ve kanıtları ile çürütebilme yeteneğini henüz ortaya koyabilmiş değil.
Ancak bunlardan bir tek bilimsel olanı dünden farklı olarak güvenle ilerleyebiliyor ve salt kanıtlanabilmeye değil yanlışlanabilmeye de hoşgörülü ve son derece açık. Tercih bize kalmış. Sevgiyle…