Buna en iyi cevabı fikrimce Karl Popper ile verebiliriz. Tolerans Paradoksu adını verdiği bir kavram vardır kendisinin. Eğer tolere bir toplum içinde yaşamak istiyorsak, tolere etmeyenlere tolere etmememiz gerekir. Bunu Karl Popper'in kendisinden alıntı yaparak aşağıda uzun haliyle yazıyorum.
''Sınırsız hoşgörü, hoşgörünün yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Eğer hoşgörünün kapsamını hoşgörüsüzleri de kapsayacak biçimde genişletirsek, eğer hoşgörülü bir toplumu hoşgörüsüzlerin şiddetli saldırılarından korumaya hazır olmazsak; o zaman hoşgörülüler ve onlarla birlikte de hoşgörü, hoşgörüsüzler tarafından yok edilecektir. Ancak bu dediklerimle, hoşgörüsüzlere hiçbir zaman hoşgörüsüz felsefelerini açıklama ve anlatma olanağı verilmemesi gerektiğini söylemeye çalışmıyorum. Onları mantık temelli tartışmalar ve kamuoyu yoluyla hizada tutabildiğimiz sürece doğrudan baskı uygulamak akıllıca olmayacaktır ancak taraftarlarına; bizimle uygar bir tartışmaya girmenin bile yanlış olduğunu, anlattıklarımızın aldatmacadan ibaret olduğunu söylemeye başladıklarını ve bizimle mantık zemininde buluşmayı değil de argümanlarımıza silahları ve yumruklarıyla karşılık vermeyi düşündüklerini fark edersek -gerekirse şiddet kullanarak- onları baskılama hakkımızı saklı tutmalıyız. Hoşgörünün selameti adına, hoşgörüsüzleri hoşgörmeme hakkımızı saklı tutmalıyız. Hoşgörüsüzlüğü savunan veya öven her hareketin yasadışı olduğunu söylemeli ve hoşgörüsüzlüğe ya da ayrımcılığa başvurmayı da tıpkı cinayet, insan kaçırmak ve köle ticareti yapmak gibi bir suç kabul etmeliyiz.''
Toplumda, sadece bizim toplumumuzda da değil neredeyse bütün toplumlarda kabul görmüş yaygın bir sanı var. Dinsel inançlar saldırılara karşı savunmasızdır ve olağandışı kalınlıkta bir saygı duvarıyla korunması gerekir. Bu saygı herkesin birbirine göstermesi gerektiğinden farklı bir saygı konumundadır. Din merkezinde bazı fikirler barındırır ve biz bunları kutsal ya da mübarek veya benzeri kelimelerle adlandırırız. Bunların esas anlamları '' işte hakkında kötü söz söyleme izninizin olmadığı bir fikir ya da bir kavram; kötü söz kesinlikle söyleyemezsiniz. Neden söyleyemezsiniz ? Çünkü söyleyemezsiniz. Eğer birisi sizin onaylamadığınız partiye oy verirse, bu konuda onunla istediğiniz kadar tartışmakta serbestsiniz. Bu konuda herkes bir görüş bildirecektir ama kimse kendini rencide edilmiş hissetmeyecektir. Eğer birisi vergilerin azalması ya da artması gerektiğini söylerse, bu konuda da eleştiri yapmakta özgürsünüz. Ancak diğer taraftan birisi gelip '' Bu cumartesi elektrik düğmelerine bile dokunmamalıyım, inançlarıma aykırı'' derse ona şöyle demelisiniz, '' Buna saygı duyarım''
Neden muhafazakar partiyi ya da işçi partisini, cumhuriyetçileri ya da demokratları, şu ya da bu model ekonomiyi ya da Windows yerine Macintosh'u desteklemek tamamen meşrudur da kainatın nasıl meydana geldiğiyle ve onu kimin yarattığıyla ilgili bir fikir beyan etmek yasaktır? Kutsal konular olduğu için mi ? Genelde dinsel görüşlere itiraz etmemeye alışkınız ancak bu dillendirildiğinde ortaya çıkan hiddetin boyutları enteresandır. Herkes bu konuda tamamen çıldırır çünkü bu konular üzerine bir şey söylemeye izniniz yoktur. Ancak meseleyi mantıksal olarak düşündüğünüzde bu konunun diğer hiçbir konudan farkı yoktur. Diğer konular gibi din ve inanç konusu da tartışmaya açıktır ve hiçbir dini görüş ya da inanç saygı konusu değildir. Hepsi de değerlendirme konusudur. Ayrıca bir dine inanmıyorum demek ya da o din üzerine tartışmak o dine saygısızlık yapıldığı anlamına asla gelmez. Hiçbir dine, hiçbir inanca, hiçbir ideolojiye, hiçbir fikre saygı duyma zorunluluğumuz yoktur. Bir şeye saygı duymamak, saygısızlık yaptığımız anlamına gelmemektedir. Saygı duymazsın ama saygısızlık da yapmazsın. Yani demem o ki din ya da inanç tartışmanın, eğer özel bir anlaşma yapmadıysak, siyaset tartışmaktan, ya da futbol tartışmaktan hiçbir farkı yoktur ve olmamalıdır da.
Her Fikre Saygı Duymak Zorunda mıyız?
Toplumda sıkça dile getirilen “her düşünceye saygı duymak gerekir” anlayışı, ilk bakışta hoşgörülü ve kapsayıcı bir yaklaşım gibi görünse de, bu söylemin sınırları ve sonuçları üzerine derinlemesine düşündüğümüzde işin daha karmaşık olduğunu fark ederiz. Acaba gerçekten, insanlara zarar verebilecek, toplumu geriye götürebilecek veya aklımızla alay edercesine temelsiz olan her fikre, sırf bir düşünce olduğu için saygı duymak zorunda mıyız?
Bu soruya cevap ararken, öncelikle şunu belirtmek gerekir: Fikirlerin kendisinden ziyade, o fikirlerin insanlarda yarattığı etkiler belirleyicidir. Aynı düşünce, farklı bağlamlarda ve farklı kişilerce dile getirildiğinde, tamamen farklı sonuçlar doğurabilir. Örneğin, sokakta bir meczubun kendisini peygamber ilan edip, belirli bir topluluğa saldırı çağrısı yapmasını ciddiye almayıp geçebilirsin. Ancak aynı söylem, geniş bir takipçi kitlesine sahip bir tarikat liderinden geldiğinde, toplumda tedirginlik ve hatta kaos yaratma potansiyeline sahip olur. Burada tehlike arz eden asıl unsur, düşüncenin kendisinden çok, o düşünceye körü körüne bağlanan ve onu uygulamaya geçiren insanlardır.
Bu nedenle, fikirleri tek başına soyut kavramlar olarak değil, onların toplum üzerindeki etkileri ve insanları nasıl harekete geçirdiği bağlamında değerlendirmek daha isabetli olur. Tarih boyunca birçok fikir, ortaya atıldığı dönemde yanlış, tehlikeli ya da ahlaka aykırı kabul edilmiştir. Dünyanın yuvarlak olduğunu savunanlar, bir zamanlar dine karşı çıkmakla suçlanmış, toplum düzenini bozmakla itham edilmiştir. Oysa bugün bilimsel verilerle dünyanın yuvarlak olduğunu biliyoruz. Benzer şekilde, Newton’un kütle çekimi yasası uzun yıllar kesin bilgi olarak kabul edilirken, Einstein’ın uzay-zaman dokusuyla ilgili teorisi, bu anlayışı kökten değiştirmiştir. Bilimin en büyük gücü de işte burada yatar: Yanılgılara açık olması ve kendisini sürekli güncelleyebilmesi.
Bu noktada önemli olan, saçma veya gerçek dışı görünen fikirleri bile tamamen yok saymaktan ziyade, onları sınamaya ve tartışmaya açık olmaktır. Örneğin, günümüzde “düz dünya” savunucularının ortaya attığı iddialar bilimsel açıdan temelsiz görünse de, bu düşünceleri hemen aşağılamak yerine, bilimsel verilerle karşılaştırarak sınamak, aslında hem bilimi hem de sorgulama kültürünü canlı tutar. Bu tür fikirleri kimi zaman bir Hollywood filmi izler gibi eğlenceli bulabiliriz, kimi zaman ise akıl yürütme pratiği yapma fırsatı olarak değerlendirebiliriz. Ancak bu fikirlere körü körüne bağlanıp, bilime karşı cephe almak, işte o zaman zarar verici hale gelir.
Aslında tehlike yaratan, fikirlerin varlığı değil; bu fikirlerin bireyler ve topluluklar tarafından nasıl sahiplenildiği ve uygulandığıdır. Bir insan, belirli bir dine inanabilir ve o dinin alkolü yasakladığını kabul edebilir. Bu onun kişisel tercihidir ve saygıyla karşılanır. Ancak bu kişi, kendi inancını başkalarına dayatmaya kalkar ve başkalarını da alkol içmekten men etmeye çalışırsa, işte o zaman bireysel özgürlüklerin ihlali söz konusu olur. Aynı durum, tam tersi yönde de geçerlidir. Alkol içmenin zararsız olduğuna inanan biri, içmeyen insanları alkol içmeye zorladığında, yine özgürlük ihlali ortaya çıkar.
Özgürlük, ancak karşılıklılıkla anlam kazanır. Herkesin fikrini savunma hakkı vardır; ama kimsenin fikrini başkalarına dayatma hakkı yoktur. Anarşizm gibi devlet karşıtı bir ideolojiyi savunmak da bireysel bir tercihtir. Bu görüşü dile getiren kişiyle oturur tartışırsın, beyin jimnastiği yaparsın. Fakat aynı kişi, bu fikri pratiğe döküp kamu düzenini bozmak, asayişi tehdit etmek gibi eylemlere giriştiğinde, artık o fikir değil, eylem sorgulanır ve önlenir.
Sonuç olarak, her fikir var olma ve ifade edilme hakkına sahiptir; çünkü fikirlerin varlığı, insan zihninin özgürlüğünün bir göstergesidir. Ancak bu fikirlerin insanlara zarar vermeye başlaması ya da başkalarının özgürlüklerini kısıtlaması, müdahale edilmesi gereken bir noktadır. Saygı, yalnızca fikrin varlığına değil, insanların birbirine karşı tutumuna yöneliktir. Saygının temeli, karşılıklılıktır. Hiç kimse, kendi inancına saygı beklerken, başkalarının farklı düşüncelerine tahammülsüzlük gösteremez. Fikir özgürlüğü, dayatma ile değil, diyalogla beslenir.
O halde, “Her fikre saygı duymak zorunda mıyız?” sorusuna şöyle yanıt verebiliriz:
Fikirlerin ifade edilme hakkına saygı duymalıyız, ancak bu fikirlerin başkalarının özgürlüklerine zarar vermesine izin vermemeliyiz. Saygı, fikirlerin varlığına değil, özgür tartışma ortamına duyulmalıdır.
Hoşgörü paradoksu dediğimiz şey tam da bu zaten, işin içine insan ve onun çelişkilerle dolu ahlak anlayışı girince doğada var olmaması gereken paradokslarla sonuçlanabiliyor.
Buna kesin bir cevap verilemez, dediğim gibi ahlak anlayışı nesnel bir şey değil, tamamen konjonktür/perspektif işi, mesela çoğu kişinin aksine senin şu an bunu sorguluyor olman bile ahlak anlayışının daha faydacı ve romantiklikten uzak olmasından kaynaklanıyor.
Sorunuzu muhatap aldığıma göre kendi adıma cevap vermeliyim, bana kalırsa insanlık geçirdiği evrim akışına ters haller içine girmeye devam ederse kendi sonunu (en azından modern toplum sözleşmelerinin sonunu) ivedilikle getirecektir.
Soruda bahsi geçen anlayışsız ve agresif yayılmacı alt kültürlere/ideolojilere gösterilen hoşgörü aslında gelecekteki haleflerimize yaptığımız hoşgörüsüzlük olarak nitelendirilmeli; tıpkı Osmanlı'nın çöküşü esnasında, özellikle halkı serbest bıraktığı yerlerde kırıma uğratılması, gösterdiği hoşgörünün aksine kendisine yaşa hakkı bile verilmediği görülmüştür.
Sözün özü, gereksiz romantizmle kendi vicdanını tatmin eden ahlak(sız) hoşgörü(süz) insanların ciddiye alınmaması, teknokratlar arasında bu gibi özelliklere sahip insanların barındırılmamasının ve yukarda saydığım özellikteki kültürlerin hoşgörüyle kayırılmasındansa işi evrime bırakıp yok oluşlarını seyretmenin daha evla olacağını söyleyebilirim.
Hayır, eğer bir fikir topluma zararlıysa kesinlikle saygı duyamayız. Saygı duymak doğru olmaz.Hele radikalse o daha kötü olur. İnsanları psikolojik ve fiziksel olarak etkileyebilir. Kısaca toplumu kötüye sürüklüyorsa kesinlikle saygı duyulamaz.