Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Ya açıkçası bu tamamen algı ve odaklanmayla alakalı bir durum. Tabii burada denilen şeylerin bilimsel bir karşılığı olduğunu ancak şöyle söylenebilir. Yani belki son gün geldiği zaman daha fazla odaklanmak için emek sarf ediyorsundur. Bundan dolayı ise daha çok verim alıp çalışıyorsundur ama bu olay sınavın sadece son gününde çalışıldığı zaman verim alındığı anlamına da gelmez. Bir diğer konu ise insanlar her zaman sınavlara son gün çalışmaz. Yani bu kişiden kişiye değişen bir alışkanlıktır. Buna tembellik de diyebiliriz.
Bu durumun temel evrimsel nedeni, cinsiyetlerin üreme hücrelerine ve yavruların bakımına yaptığı enerji yatırımı arasındaki asimetridir! Biyolojide buna Ebeveyn Yatırımı Teorisi diyoruz. Doğada genellikle hangi cinsiyet yeni bir birey üretmek için daha yüksek biyolojik maliyet üstleniyorsa o taraf seçici davranır, daha az maliyet üstlenen taraf ise bu kısıtlı kaynağa erişebilmek için yarışır ve çabalar.
Süreç aslında mikroskobik düzeyde, yani anizogami ile başlar. Dişiler sınırlı sayıda, besin dolu ve üretimi çok yüksek metabolik enerji gerektiren büyük yumurtalar üretir. Erkekler ise maliyeti son derece düşük, mikroskobik boyutta milyonlarca sperm üretir! Bir erkeğin üreme başarısı kaç dişiyle çiftleştiğine doğrudan bağlıyken, dişinin başarısı kaç erkekle çiftleştiğiyle değil, o değerli yumurtalarını en sağlıklı genlere sahip bireye emanet edip etmediğiyle belirlenir. Dişi için rastgele bir eş seçimi, telafisi zor bir enerji kaybı ve genetik bir hezimet anlamına gelebilir! Bu yüzden dişiler ince eleyip sık dokumak zorundadır.
Seçici dişi karşısında erkeklerin hayatta kalabilen stratejisi ise kendini beğendirmek olmuştur. Kuşların göz alıcı tüyleri, kur dansları, karmaşık şarkılar veya ölümüne kavgalar tamamen bu seçilim baskısıyla ortaya çıkar! Erkek, tüm enerjisini dişiye sağlıklı ve güçlü genlere sahip olduğunu göstermek için harcar.
Üstelik bu kuralın biyolojik cinsiyetin kendisiyle değil, tamamen üstlenilen ebeveyn yatırımıyla ilgili olduğunun en büyüleyici kanıtı suyun altındaki dostlarımızda gizli! Resiflerde hayranlıkla izlediğimiz denizatlarında ve deniz iğnelerinde kuluçkayı ve gebeliği erkek üstlenir. Yumurtaları erkek taşır, kesesinde oksijen ve besinle büyütür, doğum sancısını da erkek çeker! Tahmin edin ne olur? Bütün roller anında tersine döner! Dişiler renklerini parlatıp erkeğin peşinde koşar ve rekabet eder, erkek ise kesesini kime açacağı konusunda son derece seçici davranır! Doğa, kurallarını kimin daha çok emek verdiğine göre şekillendirir!
Kısa ve net cevap: Masaru Emoto'nun pirinç deneyi bilimsel bir deney değildir ve pirinçlerin bozulmasının ya da renk değiştirmesinin söylenen sözlerle hiçbir ilgisi yoktur. Ortada insan niyetini hisseden veya kelimelerden etkilenen gizemli bir mekanizma bulunmuyor. Kavanozlarda gözlemlenen durum, tamamen havada uçuşan mikroskobik mantar sporlarının ve bakterilerin pirinci çürütme sürecidir.
Doğa sandığımız gibi insanların duygularıyla çalışan, pamuk şekerden bir yer değil. Bir ortamda besin varsa, mikroorganizmalar orayı istila eder. Emoto'nun çalışmasında atlanan en temel nokta bilimsel kontrol ve sterilizasyondur. Kavanozların kapaklarını açıp birine güzel, diğerine kötü sözler fısıldadığınızda aslında kaplara farklı hava akımları, ağzınızdan saçılan farklı mikrodamlacıklar ve elinizdeki mikropları bulaştırırsınız. Biri hızla kararır, biri yeşillenir, diğeri sararır çünkü her birine farklı türde küf mantarı veya bakteri yerleşmiştir. Doğa sizin sevgi dolu fısıltınıza değil, kavanoza düşen bir Aspergillus veya Penicillium sporunun ortamdaki nem ve nişastayla ne kadar çabuk çoğaldığına bakar.
Aynı frekansta iyi veya kötü şeyler söyleme meselesine gelirsek, fiziksel ve biyolojik açıdan bu durum hiçbir şeyi değiştirmez. Ses dalgaları sadece havadaki mekanik titreşimlerdir. Dalganın kendisi ahlak, niyet, öfke ya da sevgi taşımaz. Cansız pirinç tanelerinin veya oradaki mikroskobik mantarların Türkçe, Japonca veya İngilizce kelimelerin anlamını kavrayıp duygusal tepki vermesi biyolojik olarak imkansızdır. Sesin şiddeti çok yüksekse sadece fiziksel bir titreşim oluşturur, ancak pirince hakaret etmekle ona aşk mektubu okumak arasında biyokimyasal olarak hiçbir fark yoktur.
Emoto hiçbir zaman çift kör yöntemler kullanmadı, yani deneyi yapanın hangi kavanoza ne söylendiğini bilmediği kontrollü protokolleri denemedi. Bağımsız araştırmacılar bu iddiaları çift kör deneylerle tekrarladığında sonuçların tamamen rastlantısal olduğu ve küflenmenin sadece ortamdaki mikroorganizma dağılımına bağlı olduğu defalarca gösterildi. Kısacası pirinçler kötü enerjiden kararmıyor, doğanın en temel ayrıştırıcıları olan mantarlar buldukları besini çürütüp kendi döngülerine devam ediyor.
Tebrikler... Bütün insanların sizinle aynı fikirde olmadığı düşüncesi, yavaş yavaş beyninizde yeşermeye başlamış.
Artık bundan sonra, "neden diğer insanlar benimle aynı fikirde değil" sorusunu araştırmaya başlayacaksın. Bu sorunun binlerce cevabı olduğu için, bir süre sonra sıkılıp, aldırış etmeyeceksin.
En son, acaba ben de mi sıkıntı var, hiç kimsenin sevmediği şeyi mi sevmeye çalışıyorum derken bulabilirsin kendini.
Başka insanların soyut değerlerini sorgulamanı tavsiye etmem. Bu, kişinin kendi fikrini empoze etmeye çalışmasının ilk adımıdır. Bir gün kendini, "sen niye kahve içiyorsun abi, çay içsene daha sağlıklı" gibi bir cümle kurarken bulursun kendini.
Kendi fikirlerine saygı duyulmasını istiyorsan, bu tür bir meraktan uzak durmalısın.
Beyin hasarı, cildiniz kesildiğinde kabuk bağlayıp alttan taze doku çıkması gibi düzelmez. Dolaşımda veya popüler kültürde ne anlatılırsa anlatılsın, ölen nöronların ezici çoğunluğu geri gelmez. Beyin, kaybedilen fonksiyonları mevcut sağlam devreleri yeniden organize ederek, yani nöroplastisite yoluyla telafi eder. Kısacası düzelme dediğimiz hadise dokunun orijinal haline dönmesi değil, fonksiyonun başka yollar üzerinden devralınmasıdır.
Kullanım talimatı niyetine ilk kuralı baştan koyalım: Biyokimyasal olarak ölü bir nöronu diriltecek herhangi bir hap veya mucizevi damla henüz icat edilmedi. Hasarın hemen ardından yaşanan akut tabloda asıl mesele, yangının etrafa sıçramasını önlemektir. Travma veya inme gerçekleştiğinde hücreler parçalanır, ortama kontrolsüzce glutamat boşalır ve hücre içine kontrolsüz kalsiyum akışıyla eksitotoksisite başlar. İlk günlerde ya da haftalarda hastada görülen o ani toparlanmanın mühim bir kısmı, yeni doku oluşumu falan değildir. Yalnızca dokudaki ödemin çekilmesi ve penumbra dediğimiz sınır bölgesinde sersemlemiş bekleyen hücrelerin metabolik krizden sağ çıkmasıdır.
Uzun vadeli iyileşme ise tamamen hücresel bir yeniden kablolama meselesidir. Sağlam kalan komşu nöronlar yeni aksonal filizlenmeler yapar, daha önce uykuda olan sessiz sinapslar devreye girer ve bazen beynin tamamen farklı bir bölgesi hasarlı merkezin görevini üstlenir. Bu mekanizmayı harekete geçiren şey de aktarlardaki bitkisel karışımlar değil, bıkıp usanmadan yapılan fiziksel ve bilişsel tekrardır. Sinir sistemi harcanan emeğe göre şekil alır, uyarılmayan sinaptik bağlantılar ise zamanla budanıp gider.
Yetişkin beyninde hiç yeni hücre üretilmez mi derseniz, hipokampus gibi oldukça kısıtlı bölgelerde nörogenez görülür fakat bu yeni hücreler gidip de harabeye dönmüş koca bir motor korteksi sıfırdan inşa edemez. Beynin kendini onarma kapasitesi kesinlikle hayranlık vericidir ama bu sınırsız bir yenilenme değil, eldeki sağlam malzeme üzerinden yürütülen zekice bir hasar yönetimidir.