Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Net ve açık söyleyelim: KESİNLİKLE HAYIR! 2022 Nobel Fizik Ödülü ile taçlandırılan Bell teoremi ve kuantum dolanıklık deneylerinin, pozitif veya negatif düşüncelerimizin fiziksel dünyaya ya da evrene tesir etmesiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok.
John Stewart Bell'in ortaya attığı ve Alain Aspect, John Clauser ile Anton Zeilinger'in deneylerle kanıtladığı olgu, atomaltı dünyadaki parçacıkların yerel olmayan kuantum durumlarıdır. Birbirleriyle dolanık iki foton veya elektron, aralarındaki mesafe ne olursa olsun belirli ölçüm korelasyonları sergiler. Ancak bu durum, aralarında telepatik bir mesajlaşma veya irade aktarımı olduğu anlamına gelmez. Fizikteki "iletişimsizlik teoremi" gereği, dolanıklık üzerinden ışıktan hızlı ya da iradi hiçbir bilgi veya niyet aktarılamaz!
Peki neden kuantum fiziği bu kadar sık zihin gücüyle karıştırılıyor? Popüler kültür ve sözdebilim, "aralarında görünmez bağlar var" cümlesini duyar duymaz bunu çekim yasasına veya pozitif düşünceye bağlamaya bayılıyor! Oysa beynimiz yaklaşık 37 derece sıcaklıkta, ıslak ve inanılmaz gürültülü bir biyolojik ortamdır. Düşüncelerimiz, milyarlarca nöron arasındaki elektrokimyasal sinyallerle yani klasik biyofizik kurallarıyla şekillenir. Atomaltı düzeyde kuantum durumları oluşsa bile, bunlar saniyenin katrilyonda birinde dekoherans nedeniyle kaybolur. Düşüncelerimizin dış dünyaya veya diğer zihinlere dolanık biçimde etki etmesi fiziksel olarak imkansızdır.
Kısacası pozitif düşünmek motivasyonunuzu, davranışlarınızı ve ruh halinizi harika etkiler. Fakat bu etki kuantum fiziğinin değil, bilişsel psikolojinin ve nörobiyolojinin konusudur. Bell eşitsizliği ise sadece mikroskobik ölçekteki temel doğa yasalarını açıklar, kuantum sıçramasıyla hayal edilen istekleri gerçeğe dönüştürmez!
kısaca netleştirelim, qr kodlar deterministik çalışır. içine gömdüğünüz veri, versiyon ve hata düzeltme seviyesi aynıysa üretilen görsel matris de pikseli pikseline aynıdır. yani her qr kod doğası gereği benzersiz olmak zorunda değildir, arkada kafasına göre rastgele id basan bir servis koşmuyor. aynı payload, aynı konfigürasyonla her zaman aynı çıktıyı verir.
çalışma mantığına gelirsek qr kod, veriyi iki boyutlu siyah beyaz bir modül ızgarasına paketleyen açık kaynaklı bir standarttır. japonya'da denso wave mühendisleri bunu doksanlarda fabrikadaki parça takibi için geliştirdi ve patenti kamuya bırakıp açık kaynak yaptılar. süreç birkaç temel bileşenden oluşur:
her biri birbirinden farklı mı sorusunun cevabı da burada netleşiyor. iki farklı cihazda aynı linki birebir aynı hata düzeltme seviyesiyle koda basarsanız tıpatıp aynı görseli alırsınız. ancak verideki tek bir harfi değiştirirseniz ya da hata toleransını artırayım derseniz, algoritma tüm matrisi baştan aşağı refactor eder ve bambaşka bir desen üretir.
günlük hayatta aynı yere çıkan iki kodun farklı görünmesi ise genellikle pazarlamacıların dinamik qr kod hevesidir. biri doğrudan nihai hedefi kodlarken, diğeri araya analitik kasmak için yönlendirme linki koyar. payload farklı olduğu için matris de farklılaşır, olay bundan ibarettir.
Kısa ve net cevap: Hayır, zaman durmadı. Çünkü ışık hızından hızlı genişleyen şey uzayın içinde yol alan bir madde veya parçacık değil, uzay dokusunun ta kendisiydi. Özel görelilikteki meşhur hız sınırı uzay gemileri, atomlar veya fotonlar için geçerlidir, uzayın bizzat esnemesi bu kurala tabi değildir. Dolayısıyla o esnada saatler durmadı, her noktanın kendi yerel zamanı normal temposunda akmaya devam etti.
Bu durumu mutfakta fırına verdiğimiz üzümlü bir kek gibi düşünebiliriz. Kek kabarırken iki kuru üzüm birbirinden hızla uzaklaşır. Üzümler kekin içinde kendi motorlarıyla koşmaz, aralarındaki hamur genişler. İşte kozmik şişme (enflasyon) döneminde olan da tam olarak buydu. Uzayın kendisi o kadar muazzam bir hızla gerildi ki, birbirinden uzak noktaların ayrılma hızı ışık hızını fersah fersah aştı. Fakat her noktadaki yerel fizik kuralları ve zaman akışı tıkır tıkır işlemeyi sürdürdü.
Peki bu akılalmaz genişlemenin asıl etkileri ne oldu? En büyüleyici sonuç, atom altı dünyanın o minicik kuantum dalgalanmalarının devasa boyutlara esnemesidir. Mikroskobik ölçekteki o ufacık enerji kıpırtıları, şişmeyle birlikte evren büyüklüğünde dalgalara dönüştü. Bugün hayranlıkla izlediğimiz galaksiler, yıldızlar ve hatta bizzat bizler, o dönemde gerilip uzayan bu kuantum tohumlarının kütleçekimle çökmesi sayesinde varız. Ayrıca evrenin bugünkü düz geometrisi ve geniş ölçekteki sıcaklık dengesi de bu ani gerilmenin doğrudan bir sonucudur.
Şayet elinizde sıcak bir çayla o ana ışınlanıp şahit olmaya kalksaydınız, göreceğiniz şey mutlak bir karanlık ve kozmik bir yalnızlık olurdu. Çünkü genişleme öylesine şiddetliydi ki, sizden sadece mikroskobik bir mesafe uzaktaki bölgeler bile saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinde olay ufkunuzun dışına kaçar, ışıkları size asla ulaşamazdı. Tabii henüz atomların bile bulunmadığı, çılgınca bir enerji alanının hüküm sürdüğü o ilk saniyelerde bunu dert edecek kadar hayatta kalabilseydiniz.
Azotun yanması, lise kimyasından beri ezberletilen meşhur bir istisnadır fakat arkasındaki neden tamamen bağ enerjilerinin acımasız aritmetiğidir. Bu tepkimenin endotermik olmasının sebebi, azot molekülündeki o kaya gibi sert üçlü bağı koparmak için harcanan enerjinin, yeni azot oksit bağları kurulurken geri kazanılan enerjiden çok daha fazla olmasıdır.
Kimyasal tepkimelerde durum aslında tam bir bütçe meselesidir. Bir yanmanın dışarıya ısı vermesi, yani ekzotermik olması için ürünler oluşurken açığa çıkan enerjinin, başlangıçta bağları kırmak için harcanan enerjiyi fazlasıyla amorti etmesi gerekir. Fakat moleküler düzeyde tam bir ayrılık krizi yaşanır. Azot gazı (N₂), iki azot atomunun birbirine üçlü kovalent bağla kenetlendiği, kimya dünyasının ayrılması en zor çiftlerinden biridir. Bu bağı koparmak için mol başına yaklaşık 945 kilojul gibi dudak uçuklatan bir enerji yatırmanız gerekir. Yanına bir de oksijen molekülünün ikili bağını kırmak için gereken yaklaşık 498 kilojul eklenince, girenlerin enerji faturası fena halde kabarır.
İş ürün tarafına, yani azot monoksit (NO) oluşumuna geldiğinde ise tam bir hayal kırıklığı yaşanır. Yeni kurulan bağlar sisteme enerji iade eder ancak bu miktar, başlangıçta o inatçı azot bağını parçalamak için ödenen devasa bedelin yanında adeta devede kulak kalır. Sistem aradaki açık yüzünden dışarıya ısı saçamaz, aksine bu enerji borcunu kapatabilmek için ortamdan ısı soğurur. Haliyle tepkimenin net entalpi değişimi pozitif çıkar ve olay endotermik biter.
İyi ki de bu moleküler inat var. Eğer azotun yanması da diğer yanma tepkimeleri gibi coşkuyla ekzotermik olsaydı, atmosferimizin yüzde 78'i azot ve yüzde 21'i oksijenden oluştuğu için çakan ilk şimşekte bütün gezegen tek bir alev topuna dönüşürdü. Azotun bu masraflı ve isteksiz kimyasal tavrı, yeryüzündeki yaşamın sessiz ama en büyük termodinamik koruyucusudur.
Merhaba
Bir şeyi sıkıcı bulmamız her zaman o şeyin kendisinden kaynaklanmaz. Konu yalnızca ezberletiliyor, gündelik hayatla bağlantısı kurulmuyor veya merak etmeye fırsat bırakılmadan anlatılıyorsa en ilginç mesele bile cansızlaşabilir. Keza konu kişinin seviyesinden çok zor ya da fazla kolay sunulduğunda dikkat doğal olarak dağılabilir. Lakin anlatım biçimi değişmesine rağmen ilgi hala oluşmuyorsa burada kişisel merakların ve yatkınlıkların etkisi vardır. Her insanın her konuyu sevmesi beklenemez. Bir konunun gerçekten sıkıcı olup olmadığını anlamanın en doğru yolu, onu yalnızca bize öğretildiği biçimiyle değil farklı bir anlatıcıdan, uygulama yaparak veya kendi sorularımız üzerinden bir kez daha keşfetmek olduğunu düşünüyorum. Saygılarımla.