Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Narsisizm tek bir genden kaynaklanan doğrudan bir "miras" ya da genetik bir hastalık değil; doğuştan gelen biyolojik bir eğilimin, büyüme çağındaki çevreyle karmaşık bir etkileşime girmesi sonucu şekillenen psikolojik bir durumdur. İnsanlar dünyaya doğrudan narsisist olarak gelmezler, ancak bazı bireyler ailelerinden aldıkları çoklu gen kombinasyonları nedeniyle empati kurmaya, eleştiriye veya duygusal iniş çıkışlara karşı beyin yapısı olarak daha hassas ve yatkın olabilirler. Bu genetik zemin bir tür "barut" ise, yaşanılan çevre de o barutu ateşleyen "kıvılcımdır"; yani çocukluk döneminde maruz kalınan aşırı övgü, yüksek beklentiler, duygusal ihmal veya travmalar gibi çevresel tetikleyiciler, o uyuyan genetik eğilimi uyandırarak narsisistik bir kişilik bozukluğuna dönüştürür.(hastalıktır ya)
Bu farkı sosyal hayatta en net gözlemleyebileceğin yerlerden biri, kişinin hiyerarşide kendinden alt konumda gördüğü insanlara (örneğin bir garsona, stajyere veya temizlik görevlisine) nasıl davrandığıdır. Kendine güvenen biri, karşısındakinin unvanından bağımsız olarak temel bir saygı gösterir. Gücünü başkalarını ezerek kanıtlama ihtiyacı duymaz. Kendini beğenmiş biri ise empati kuramaz; statü olarak altında gördüğü insanları küçümseyerek ve onlara kötü davranarak kendi egosunu besler.
Bir diğer belirgin örnek başarısızlık ve geri bildirim anlarında ortaya çıkar. Kendine güvenen biri bir işi batırdığında sorumluluğu alır, nerede hata yaptığını inceler ve eleştiriyi dinler. Çünkü bir hata yapmak onun tüm varlığını değersiz kılmaz. Kendini beğenmiş kişi ise asla hata yapabileceğini kabullenemez. İşler kötü gittiğinde bu her zaman başkalarının beceriksizliği, sistemin hatası veya şanssızlıktır. En ufak bir yapıcı eleştiriyi bile kişiliğine yapılmış bir saldırı olarak algılar ve anında öfkelenip karşısındakini değersizleştirmeye çalışır.
Zaman ve hız birbirine bağlıdır ve birbirini etkiler. Eğer kardeşlerden biri ışık hızıyla kıyaslanacak bir hızda giderse onun için zaman yavaşlar fakat ona dışarıdan bakan kardeşi için yavaşlamaz. Bunun sebebini Einstein görelilik teorisinde ortaya koyuyor. Attığım makaleyi inceleyebilirsiniz veya kendiniz evrensel hız zaman ilişkisini görelilikle açıklayan bir makaleden yardım alabilirsiniz.
https://www.google.com/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=&cad=rja&uact=8&ved=2ahUKEwiEr-ivgfaXAxVrBdsEHZ6pHWUQFnoECCwQAQ&url=https%3A%2F%2Fphysics.unc.edu%2Fwp-content%2Fuploads%2Fsites%2F218%2F2022%2F07%2FIntroduction_To_Spacetime_Diagrams.pdf&usg=AOvVaw3hJK7b9DmX37BPpWdPYoTN&opi=89978449
Sinekleri etrafımızdan uzak tutmanın kalıcı ve etkili tek bir sihirli formülü yoktur. Başarı, sinekleri çeken nemli organik atıkları ortadan kaldırmak, pencerelere sineklik takarak yaşam alanlarına girişlerini kesmek ve koku alma duyularını bozan doğal ya da kimyasal kovuculardan faydalanmaktan geçer.
Ev sineği dediğimiz Musca domestica, çoğunlukla açıkta bırakılan gıdalara, olgunlaşmış meyvelere ve nemli çöp kutularına yönelir. Şehirlerde topraktan ve yeşilden uzaklaşıp her yanı betonla örttüğümüz için organik çöpler balkon ve mutfaklarda daha çabuk birikir. Çöp kovalarını daima sıkıca kapalı tutmak, dökülen kırıntıları geciktirmeden silmek ve su birikintilerini kurutmak, sineklerin gelme gerekçesini doğrudan ortadan kaldırır.
Yaşam alanlarımızda doğanın kendi savunma mekanizmalarından da destek alabiliriz. Bitkiler, narin yapraklarını otçul böceklerden korumak amacıyla milyonlarca yıldır zengin aromatik bileşikler sentezler. Tıbbi nane (Mentha piperita), fesleğen ve lavanta gibi kokulu dostlarımızın salgıladığı uçucu yağlar, sineklerin antenlerindeki koku reseptörlerini şaşırtır. Balkonlarınıza bu taze bitkileri yerleştirmek veya saf nane yağı gibi uçucu yağları seyreltip buharlaştırmak, ağır kimyasallara başvurmadan sinekleri uzak tutar.
Balkonda ya da bahçede otururken ise sineklerin narin kanat yapılarından faydalanabilirsiniz. Masanızın yakınına koyacağınız küçük bir vantilatörün yaratacağı hafif hava akımı, sineklerin gövdelerini savurur ve teninizin kokusunu takip etmelerini fiziksel olarak engeller.
Evet, insan vücudu kesinlikle hem mikrodalga hem de radyo dalgası yayar. Çoğumuz termal kameralardan yansıyan o parlak kızılötesi görüntümüze aşinayız, ancak fizik kuralları gereği ışıma spektrumumuz kızılötesinde aniden bıçak gibi kesilmez.
Olayın kalbinde, astrofizikten çok iyi bildiğimiz kara cisim ışıması yatıyor. Mutlak sıfırın, yani eksi 273 santigrat derecenin üzerindeki her nesne gibi yaklaşık 37 santigrat derece sıcaklığa sahip bedenimiz de çevreye elektromanyetik dalgalar saçar. Planck Işınım Yasası gereğince vücudumuzun yaydığı enerjinin zirve noktası kızılötesi bölgededir. Fakat bu eğri dalga boyu uzadıkça sıfırlanmaz. Dalga boyları milimetreleri, santimetreleri ve hatta metreleri bulan mikrodalga ve radyo dalgası frekanslarında da zayıf ama kesintisiz bir termal ışıma yaymaya devam ederiz.
Tabii hemen aklınıza canlı bir radyo istasyonu gibi yayın yapabileceğimiz gelmesin. Bu termal radyo dalgalarının gücü inanılmaz derecede düşüktür. Vücudumuzun yaydığı radyo frekansındaki fotonlar, çevremizdeki oda sıcaklığından kaynaklanan doğal termal gürültünün içinde adeta bir fısıltı gibi kalır. Yine de laboratuvar ortamında süperiletken alıcılar ve son derece hassas mikrodalga radyometreleri kullanıldığında, insan derisinin yaydığı terahertz altı ve mikrodalga ışıma net biçimde tespit edilebilir.
Hatta tıp dünyasında mikrodalga radyometrisi, derin dokulardaki sıcaklık değişimlerini ve iltihaplanmaları vücuda hiçbir müdahale yapmadan dışarıdan dinlemek için araştırılan harika bir yöntemdir. Kısacası gözlerimiz göremese ve alıcılarımızla müzik dinleyemesek de hepimiz uzayın derinliklerindeki kozmik cisimler gibi elektromanyetik tayfın radyo ucunda sessizce ışıldıyoruz.
Hayır, durum tam tersi değil, anlatılan senaryo harfiyen doğru. Yaşamın milyarlarca yıl önce suda filizlenmiş olması, karaya adım atan canlıların bir daha asla geriye dönemeyeceği anlamına gelmez. Balinalar, karada yaşayan dört ayaklı memeli ataların yaklaşık 50 milyon yıl önce zengin besin kaynakları ve değişen ekolojik koşullar nedeniyle tekrar suya dönmesiyle evrilmiştir. Biyolojide bu olguya ikincil sucul adaptasyon diyoruz.
Zaman çizelgesine baktığımızda kafa karışıklığı hızla çözülüyor. Canlılık ilk olarak suda başladı ve yaklaşık 375 milyon yıl önce karasal yaşama uyum sağlayan ilk omurgalılar karaya çıktı. Memeliler de bu karasal hat üzerinde çeşitlendi. Eosen dönemine gelindiğinde ise karada dört ayağı üzerinde yürüyen toynaklı atalar, kademeli olarak kıyı lagünlerine ve ardından açık denizlere geçti. Balinaların balıklar gibi solungaç yerine ciğerleriyle hava soluması, yavrularını doğurup sütle beslemesi, yüzgeçlerinin içinde beş parmaklı memeli iskeleti ve vücutlarının derinlerinde körelmiş leğen kemikleri taşıması, onların karasal geçmişinin su götürmez kanıtlarıdır.
Karadan suya dönüş balinalara özgü, izole bir vaka da değildir. Evrim tarihinde karayı fethedip ardından rotayı yeniden suya çeviren pek çok soy hattı var. Foklar, deniz aslanları, deniz inekleri, deniz kaplumbağaları, penguenler ve hatta dinozorlar çağında denizleri dolduran ihtiyozorlar ile mozazorlar aynı patikadan yürüdü. Doğada değişimi engelleyen katı bir yön levhası yoktur, doğal seçilim canlıları nerede hayatta kalma avantajı varsa oraya doğru şekillendirir.
Bu geçiş, akademik çevrelerde de vaktiyle çok keyifli bir çekişmeye sahne olmuştu. Morfologlar uzun yıllar boyunca sadece iskelet parçalarına ve diş yapılarına bakarak balinaları soyu tükenmiş başka bir etçil gruba bağlamakta ısrar ettiler. Akademinin geleneksel koridorlarında genetikçilerin moleküler verilerine burun kıvıranlar oldu fakat DNA analizleri ısrarla balinaların çift toynaklılarla, özellikle de su aygırlarıyla çok yakın akraba olduğunu gösteriyordu. Nitekim Pakistan ve Hindistan'da bulunan Pakicetus ve Indohyus gibi harika geçiş fosilleri genetik verileri teyit etti ve tartışma noktalandı. Karada yürüyen o toynaklı atalar, arkalarında hem fosilleşmiş ayak bilekleri hem de moleküler düzeyde silinmez bir aile kütüğü bıraktı.