Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Evrenin arkhesi alanlardır. Bu maalesef benim fikrim değil, günümüz modern fizikçilerinim çoğu artık bu şekilde düşünüyor. Peki bu alanlardan kast ettiğimiz nedir derseniz: Kuantum ölçekte pek çok parçacık var; elektron, foton, kuark v.s. aslında bu parçacıkların kuantum özellikleri alanlar ile tuhaf ilişkilerinden geliyor.
Basitçe ilişki sırasını şöyle sayabiliriz. 1-)Kuantum Alanları; elektron, kuark, foton, higgs ve diğerleri. Bakın burada elektrondan kuark veya fotondan bahsetmiyoruz, parçacığa özelliği kazandıran alandan bahsediyoruz. Mesela foton parçacığının özelliği elektromanyetik alan ile etkileşim sayesinde oluyor. Yani alan olamazsa hiçbir şey olmaz. 2-) Alanların kuantum uyarımları sayesinde etkileşim. 3-)etkileşim ile parçacıkların fiziksel süreçlerinin oluşması.
Sonuç olarak alanlar bu evrenin arkhesi gibi görünüyor. Ama bu işin sonu da yok. Burada başka sorularda akla gelebilir, örneğin "alanların bu özellikleri nereden geliyor, alanları da oluşturan başka bir gerçeklik var mı ve eğer varsa nedir?" gibi. (57)
Son iki haftadır aniden ortaya çıkan bu tablo, büyük olasılıkla alt idrar yollarında veya prostat dokusunda gelişen bir enfeksiyon ya da yangının (özellikle prostatit veya üretrit) işaretidir. Normal koşullarda birbirini tamamen dışlaması gereken boşalma ve idrar yapma refleksleri, bölgedeki hücresel hasar ve ödem nedeniyle sinirsel olarak birbirine karışmış durumdadır.
Erkek anatomisinde üretra hem idrarın hem de spermin vücuttan atıldığı ortak kanaldır. Sağlıklı bir boşalma sırasında sempatik sinir sistemi mesane boynundaki iç büzücü kası sıkıca kapatır. Bu kapatma refleksi hem idrarın dışarı sızmasını engeller hem de meninin mesaneye kaçmasını önler. Ancak prostat bezinde veya idrar yolunda bir enfeksiyon başladığında, dokuya hücum eden bağışıklık hücreleri ve açığa çıkan yangı medyatörleri bu hassas yapıda belirgin bir şişlik yaratır.
Boşalma anında ritmik olarak kasılan pelvik kaslar, zaten yangılı ve şişmiş olan bu dokuları sıkıştırır. Aşırı duyarlı hale gelen sinir uçları nedeniyle beyin bu mekanik baskıyı orgazm hazzı olarak değil, acil ve yoğun bir idrar hissi olarak algılar. Tuvaletten yeni çıkmış olmanıza rağmen iki dakika sonra yeniden gelen sıkışma ve idrarın içeride kaldığı hissi de aynı doku ödeminin mesane tabanına yaptığı yalancı basıdan kaynaklanır.
Fizyolojinin açıkça alarm verdiği bu durumu kendi haline bırakmamanız gerekir. Tablonun kronik bir pelvik ağrıya dönüşmesini engellemek adına vakit kaybetmeden bir üroloji uzmanına başvurmalı, idrar tahlili ve gerekli kültür testlerini yaptırmalısınız.
Kısa ve net cevap: Hayır, mastürbasyon yapmamak veya perhiz uygulamak erkeklerde testosteron seviyesinin kalıcı olarak düşmesine sebep olmaz. Hormon dengemiz, internetteki kişisel gelişim gurularının veya eski Viktorya dönemi ahlakçılarının sandığı gibi basit vanalarla değil, son derece hassas bir endokrin geri bildirim mekanizmasıyla yönetilir.
Testosteron üretimi testislerdeki Leydig hücrelerinde yürütülür ve bu süreç hipotalamus ile hipofiz bezinin sıkı denetimi altındadır. Vücuttaki serbest testosteron belirli bir eşiğin altına indiğinde hipofiz lüteinleştirici hormon salgılayarak üretimi uyarır, seviye yükseldiğinde ise sinyali keserek üretimi yavaşlatır. Bu mekanizma depolanan meni hacmine değil, kanda dolaşan serbest hormon derişimine bakar. Dolayısıyla boşalma sıklığınız, bazal testosteron üretim kapasitenizi kalıcı olarak aşağı ya da yukarı çekmez.
İnternet forumlarında adeta kutsal bir metin gibi elden ele dolaşan 2003 tarihli meşhur bir araştırma vardır. Bu çalışmada yedi günlük cinsel perhizin yedinci gününde testosteron seviyesinde geçici bir sıçrama kaydedilmiş, ancak hemen ardından değerler hızla bazal seviyesine geri dönmüştür. Yani ortada perhiz sürdükçe katlanan veya boşalmayınca tükenen bir hormon stoğu yoktur. Ejakülasyon anında asıl belirgin dalgalanmayı yaşayanlar prolaktin ve oksitosin hormonlarıdır. Boşalma sonrasında hissedilen o klasik rehavet hali de testosteronun buharlaşmasından değil, yükselen prolaktinin dopamini geçici olarak baskılamasından kaynaklanır.
Biyoloji mucizelerden ziyade tasarruf ve homeostaz ile çalışır. Testisleri bir batarya gibi şarj etmek veya boşaltmadığınızda aküyü tüketmek fizyolojik açıdan mümkün değildir. Cinsel perhiz kişinin tamamen kendi yaşam tarzı tercihidir, fakat bunu hormonal bir çöküş veya süper güç gerekçesiyle açıklamak bilimsel verilerden ziyade modern bir şehir efsanesidir.
Hayır, kesinlikle iyi gelmez. Arının soktuğu yere idrar sürmek ne zehri nötralize eder ne de ağrıyı keser. Aksine deride açılan yarayı enfeksiyona açık hale getirir.
Bu hurafenin temeli idrardaki amonyak iddiasına dayanıyor fakat durum öyle değil. İnsan idrarının yaklaşık yüzde doksan beşi sudur. Kalan kısım da serbest amonyak değil, ağırlıklı olarak üredir. Üre kendi kendine pat diye amonyağa dönüşmez, idrarın pH değeri de genellikle hafif asidiktir. Yani kimyasal olarak orada tamponlayıcı bir baz etkisi yaratamazsınız.
Daha da önemlisi, arı zehri derinin yüzeyine dökülmez. İğne deriyi deler ve melittin, histamin gibi yangı yapan proteinleri doğrudan dokunun içine zerk eder. Yüzeye sürdüğünüz idrar, çamur veya sirke gibi maddeler derinin o derinliğine nüfuz edip zehirle reaksiyona giremez. Kulaktan dolma kimya bilgisiyle derinin üstünde zehir nötrleme hayali boş iştir.
Üstüne bir de idrarın steril olduğu masalı var. İdrar steril değildir, hele ki dışarı atılırken idrar yolundaki ve ciltteki bakterileri de toplar. Arının açtığı mikro deliğin üstüne idrar boca etmek, zaten hırpalanmış dokuyu doğrudan bakteriyel enfeksiyon riskiyle baş başa bırakmaktır.
Arazide veya bahçede arı soktuğunda yapılacak şey gayet basittir. Varsa iğneyi cımbızla sıkıp zehir kesesini patlatmadan, tırnakla veya sert bir kart kenarıyla kazıyarak hemen uzaklaştırın. Bölgeyi temiz su ve sabunla yıkayın. Şişliği ve zonklamayı hafifletmek için temiz bir beze sarılı buz veya soğuk kompres uygulayın. Nefes darlığı, dilde boğazda şişme veya baş dönmesi gibi sistemik bir alerji belirtisi varsa da hiç oyalanmadan en yakın acil servise gidin.
Öncelikle temel yanılgıyı netleştirelim, atlarda yorgunluk hissi bal gibi de vardır. Vahşi doğada hiçbir at arkasında bir avcı yokken ya da tehlike geçmişken çatlayana, kalbi durana kadar koşup kendini heba etmez. At çatlaması dediğimiz trajik tablo, doğanın bir tasarım hatası değil, insanın evcilleştirme sürecinde hayvana dayattığı yapay bir zorlamanın sonucudur.
Fizyolojik olarak atlar da diğer memelilerle aynı biyokimyaya tabidir. Koşma sırasında kaslarda laktik asit birikir, glikojen depoları boşalır, vücut sıcaklığı tehlikeli seviyelere yükselir ve merkezi sinir sistemi hayvana yavaşlaması için sinyaller gönderir. Ancak atlar evrimsel olarak son derece güçlü bir kaçış güdüsüne sahiptir. İnsanlar kırbaç, mahmuz ve koşum takımlarıyla bu kaçış refleksini yapay olarak canlı tutar. Sırtındaki baskı yüzünden panikleyen hayvan, kendi iç fren mekanizmasını dinleyemez hale gelir. Yani at yorulmadığı için değil, sırtındaki tehlikeden kaçma refleksi biyolojik sınırlarını aştığı için tükenerek ölür.
Vahşi doğada ise kurallar çok daha rasyoneldir, çünkü doğada fuzuli enerji harcayan bireyler gen havuzundan hızla elenir. Bir kurt sürüsü bir atı kovalamaya başladığında av ve avcı arasında ciddi bir enerji hesabı yapılır. Bu kovalamacalar filmlerdeki gibi kilometrelerce sürmez. Avcı birkaç yüz metrede sonuç alamazsa kendi kalorisini korumak için kovalamayı bırakır. Tehdit kalktığı anda at derhal hızını düşürür ve otlamaya geri döner. Duracağı yeri bilmeyen ve enerjisini tüketen bir av, bir sonraki saldırıda ya da gecenin soğuğunda kolayca yem olur.
Kısacası vahşi atların hayatta kalmak için özel veya mucizevi bir kontrol mekanizması icat etmesine gerek kalmadı. Biyolojik frenleri zaten kusursuz çalışıyordu, ta ki biz sırtlarına binip o sınırları zorla çiğnetene kadar.
Kısa ve net cevap, hayır abi, ne 3D yazıcılar ne de yapay zekâ atom fiziğinin birer alt dalıdır. 3D yazıcılar katmanlı imalat yöntemine dayanan mekatronik ve makine sistemleridir, yapay zekâ ise doğrudan matematik ve bilgisayar bilimlerinin alanına girer. MEB müfredatında bu teknolojilerin atom fiziğinin çatısı altında sayılması, bunların birer fizik alt dalı olmasından değil, atom fiziğinin ve nanoteknolojinin uygulama alanları arasına biraz toptancı bir yaklaşımla dahil edilmesinden kaynaklanıyor.
Peki nereden çıktı bu eşleştirme dersen, MEB 9. sınıf fizik kitabında atom fiziği anlatılırken iş hemen nanoteknolojiye bağlanıyor. Atom fiziği atomun yapısını, enerji düzeylerini ve moleküler etkileşimleri inceler. Masanda duran standart bir filamentli 3D yazıcı temelde step motorların, ısıtıcı bloğun ve nozülün çalıştığı klasik bir mekatronik düzenektir aslında. Fakat iş mikron altına, nanometre hassasiyetinde katmanlı üretime veya fotopolimer reçinelerin moleküler bağlarını ışıkla kürlemeye gelince malzeme bilimi ve atom fiziğinin ilkeleri devreye giriyor. Müfredat da bu moleküler imalat potansiyelini alıp 3D yazıcı kavramının tamamını atom fiziğinin hanesine yazmış bulunuyor.
Yapay zekâ tarafındaki mantık ise daha da dolaylı bir köprüye dayanıyor. Bir yazılım algoritması ya da derin öğrenme modeli elbette fiziğin konusu değil abi. Ancak atomik boyuttaki sistemleri, elektron hareketlerini ve karmaşık moleküler dizilimleri simüle etmek o kadar ağır bir hesaplama gücü istiyor ki, araştırmacılar bu modellemeleri çözmek için yapay zekâ algoritmalarına başvuruyor. Benzer şekilde atom fiziğinin en sıcak konularından olan kuantum bilgisayarlar geliştikçe kuantum yapay zekâ sistemleri konuşuluyor. Yani yapay zekâ burada atom fiziğinin bir alt dalı değil, atom fiziğindeki veriyi işleyen ve deneyleri simüle eden bir araç konumunda yer alıyor.
Toparlarsak, atom fiziği bu teknolojilerin çalıştığı fiziksel evrenin ve nanoboyuttaki malzemenin temel kurallarını açıklar. Ancak bir donanımın atomlardan oluşması ya da atomik düzeyde hesaplamalar yapması onu atom fiziğinin bir alt dalı yapmaz. Sınavda soru gelirse MEB kazanımlarına göre atom fiziğinin uygulama alanı deyip geçebilirsin ama teknik gerçeğe baktığımızda ikisi de bambaşka mühendislik ve bilişim disiplinlerinin konusudur abi.