Öncelikle temel yanılgıyı netleştirelim, atlarda yorgunluk hissi bal gibi de vardır. Vahşi doğada hiçbir at arkasında bir avcı yokken ya da tehlike geçmişken çatlayana, kalbi durana kadar koşup kendini heba etmez. At çatlaması dediğimiz trajik tablo, doğanın bir tasarım hatası değil, insanın evcilleştirme sürecinde hayvana dayattığı yapay bir zorlamanın sonucudur.
Fizyolojik olarak atlar da diğer memelilerle aynı biyokimyaya tabidir. Koşma sırasında kaslarda laktik asit birikir, glikojen depoları boşalır, vücut sıcaklığı tehlikeli seviyelere yükselir ve merkezi sinir sistemi hayvana yavaşlaması için sinyaller gönderir. Ancak atlar evrimsel olarak son derece güçlü bir kaçış güdüsüne sahiptir. İnsanlar kırbaç, mahmuz ve koşum takımlarıyla bu kaçış refleksini yapay olarak canlı tutar. Sırtındaki baskı yüzünden panikleyen hayvan, kendi iç fren mekanizmasını dinleyemez hale gelir. Yani at yorulmadığı için değil, sırtındaki tehlikeden kaçma refleksi biyolojik sınırlarını aştığı için tükenerek ölür.
Vahşi doğada ise kurallar çok daha rasyoneldir, çünkü doğada fuzuli enerji harcayan bireyler gen havuzundan hızla elenir. Bir kurt sürüsü bir atı kovalamaya başladığında av ve avcı arasında ciddi bir enerji hesabı yapılır. Bu kovalamacalar filmlerdeki gibi kilometrelerce sürmez. Avcı birkaç yüz metrede sonuç alamazsa kendi kalorisini korumak için kovalamayı bırakır. Tehdit kalktığı anda at derhal hızını düşürür ve otlamaya geri döner. Duracağı yeri bilmeyen ve enerjisini tüketen bir av, bir sonraki saldırıda ya da gecenin soğuğunda kolayca yem olur.
Kısacası vahşi atların hayatta kalmak için özel veya mucizevi bir kontrol mekanizması icat etmesine gerek kalmadı. Biyolojik frenleri zaten kusursuz çalışıyordu, ta ki biz sırtlarına binip o sınırları zorla çiğnetene kadar.
Kaynaklar
-
Kenneth W. Hinchcliff, Raymond J. Geor, Andris J. Kaneps. Equine Exercise Physiology: The Science Of Exercise In The Athletic Horse. Alındığı Yer:
| Arşiv Bağlantısı