Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Kısa ve net cevap, hayır abi, ne 3D yazıcılar ne de yapay zekâ atom fiziğinin birer alt dalıdır. 3D yazıcılar katmanlı imalat yöntemine dayanan mekatronik ve makine sistemleridir, yapay zekâ ise doğrudan matematik ve bilgisayar bilimlerinin alanına girer. MEB müfredatında bu teknolojilerin atom fiziğinin çatısı altında sayılması, bunların birer fizik alt dalı olmasından değil, atom fiziğinin ve nanoteknolojinin uygulama alanları arasına biraz toptancı bir yaklaşımla dahil edilmesinden kaynaklanıyor.
Peki nereden çıktı bu eşleştirme dersen, MEB 9. sınıf fizik kitabında atom fiziği anlatılırken iş hemen nanoteknolojiye bağlanıyor. Atom fiziği atomun yapısını, enerji düzeylerini ve moleküler etkileşimleri inceler. Masanda duran standart bir filamentli 3D yazıcı temelde step motorların, ısıtıcı bloğun ve nozülün çalıştığı klasik bir mekatronik düzenektir aslında. Fakat iş mikron altına, nanometre hassasiyetinde katmanlı üretime veya fotopolimer reçinelerin moleküler bağlarını ışıkla kürlemeye gelince malzeme bilimi ve atom fiziğinin ilkeleri devreye giriyor. Müfredat da bu moleküler imalat potansiyelini alıp 3D yazıcı kavramının tamamını atom fiziğinin hanesine yazmış bulunuyor.
Yapay zekâ tarafındaki mantık ise daha da dolaylı bir köprüye dayanıyor. Bir yazılım algoritması ya da derin öğrenme modeli elbette fiziğin konusu değil abi. Ancak atomik boyuttaki sistemleri, elektron hareketlerini ve karmaşık moleküler dizilimleri simüle etmek o kadar ağır bir hesaplama gücü istiyor ki, araştırmacılar bu modellemeleri çözmek için yapay zekâ algoritmalarına başvuruyor. Benzer şekilde atom fiziğinin en sıcak konularından olan kuantum bilgisayarlar geliştikçe kuantum yapay zekâ sistemleri konuşuluyor. Yani yapay zekâ burada atom fiziğinin bir alt dalı değil, atom fiziğindeki veriyi işleyen ve deneyleri simüle eden bir araç konumunda yer alıyor.
Toparlarsak, atom fiziği bu teknolojilerin çalıştığı fiziksel evrenin ve nanoboyuttaki malzemenin temel kurallarını açıklar. Ancak bir donanımın atomlardan oluşması ya da atomik düzeyde hesaplamalar yapması onu atom fiziğinin bir alt dalı yapmaz. Sınavda soru gelirse MEB kazanımlarına göre atom fiziğinin uygulama alanı deyip geçebilirsin ama teknik gerçeğe baktığımızda ikisi de bambaşka mühendislik ve bilişim disiplinlerinin konusudur abi.
İçtiğiniz su henüz hücrelerinize veya kan dolaşımınıza karışmış değil, çünkü suyun mideden bağırsağa geçip emilmesi en az 10 ile 20 dakika sürer. Hemen ardından yaşadığınız o ani ter boşalmasının asıl nedeni, susuz kalmış vücudunuzun sıvı takviyesini hissettiği anda ter bezleri üzerindeki tasarruf kısıtlamasını refleks olarak kaldırmasıdır.
Sıcak havalarda vücut iki hayati görev arasında sıkışıp kalır. Bir yanda organları ve beyni aşırı ısınmadan korumak için terlemek zorundadır, diğer yanda kan hacmini ve tansiyonu korumak için elindeki sıvıyı kaybetmemeye çalışır. Dehidrasyon başladığında hipotalamus, kan hacmi çökmesin diye ter bezlerine giden sinyalleri biraz kısar ve terlemeyi baskılar.
Siz o iki şişe suyu kana kana içtiğiniz an, henüz tek bir damla su bile emilmeden, ağız, yutak ve özellikle midedeki gerilme reseptörleri devreye girer. Midenin gerilmesiyle birlikte vagus siniri üzerinden hipotalamusa doğrudan bir sinyal iletilir. Mesaj gayet nettir: "Sıvı takviyesi geldi, tasarruf modundan çıkabilirsiniz."
Buna fizyolojide emilim öncesi (pre-absorptif) terleme refleksi denir. Hipotalamus bu sinyali alır almaz sempatik sinir sistemi aracılığıyla ter bezlerini anında aktive eder. Vücut, dakikalardır içeride tutmak zorunda kaldığı ısıyı bir an önce atmak için deride yoğun bir terleme dalgası başlatır. Laboratuvarda kırk derece sıcakta santrifüj beklerken içilen bir bardak suyun insanı sırılsıklam yapması da Reviewer 2 kabusları kadar gerçek ve kaçınılmaz bir biyolojik reflekstir.
Bir özelliğin genetik olarak baskın olması, onun popülasyonda daha yaygın bulunacağı anlamına gelmez. Baskınlık sadece heterozigot durumda yani iki farklı alel taşındığında hangi özelliğin dış görünüşe yansıyacağını belirler. Bir alelin popülasyondaki sıklığı ile baskınlığı tamamen farklı dinamiklerdir. Üstelik saç formu tek bir genin basit aç kapa anahtarıyla değil, birden çok genin ortak etkisiyle belirlenir.
Mendel bezelyelerinden beri süregelen yaygın bir yanılgı var, sanki baskın alel sokak kavgasına girip çekinik olanı yok edecek ve sonunda herkesi ele geçirecek sanılıyor. Doğa öyle romantik ya da acelesi olan bir yer değil. Popülasyon genetiğindeki Hardy Weinberg dengesi son derece nettir, ortada hayatta kalmayı veya üremeyi doğrudan etkileyen bir seçilim baskısı, yoğun bir göç ya da genetik sürüklenme yoksa alel frekansları nesiller boyunca sabit kalır. Bir alel sırf baskın diye popülasyonda çoğalmaz. İnsanlarda altı parmaklılık veya bir cücelik türü olan akondroplazi de baskın alellerle taşınır fakat kimse sokakta çoğunluğun altı parmaklı olduğunu görmez.
Türkiye ve Avrasya genelinde düz ve dalgalı saçın ezici çoğunlukta olmasının nedeni, bu fenotiplerle ilişkili alellerin tarihsel olarak gen havuzunda zaten çok yüksek frekansta bulunmasıdır. Geçmişteki göç hareketleri, kurucu etkisi ve çevre şartlarının oluşturduğu yerel dinamikler bu frekansı korudu. İşin içine TCHH veya EDAR gibi saç folikülünün şeklini belirleyen farklı gen varyantlarının karmaşık etkileşimi de girdiğinde, kıvırcık saç alelleri baskınlık eğilimi gösterse bile havuza girecek yüksek bir başlangıç frekansına sahip olmadıkları için popülasyonda azınlıkta kalırlar.
Hayır, yumurtanın doğrudan cinsel arzuyu artıran veya afrodizyak etkisi yaratan hiçbir mucizevi biyokimyasal gücü yoktur! Yaşadığınız bu keskin dalgalanma yumurtanın kimyasından değil, tamamen psikolojik beklentiden, genel enerji durumunuzdaki değişimlerden ve bilimde çok sık düşülen korelasyon ile nedenselliği birbirine karıştırma yanılgısından kaynaklanıyor.
Sosyal medyada ya da kulaktan dolma sohbetlerde her gün bir besinin mucizevi afrodizyak ilan edilmesine artık gerçekten isyan etmemek elde değil! Bu yumurta mitinin arkasındaki biyokimyasal dayanak genelde tek bir noktaya bağlanır: Kolesterol. Evet, kolesterol vücudumuzda testosteron ve östrojen gibi steroid hormonlarının biyosentezinde kullanılan temel bir öncül moleküldür. Fakat insan metabolizması ve endokrin sistem bu kadar basit bir sebep sonuç ilişkisiyle çalışmaz! Sabah iki yumurta yediniz diye hücreleriniz hemen kontrolsüzce hormon üretimine geçmez. Karaciğerimiz ihtiyacımız olan kolesterolün çok büyük bir kısmını zaten kendisi sentezler ve hücresel geri bildirim mekanizmaları sayesinde hormon üretimini inanılmaz derecede sıkı bir dengede tutar. Dışarıdan aldığınız iki yumurta bu hassas genetik ve hücresel dengeyi bir anda altüst edip libidonuzu göklere çıkaramaz!
Cinsel istek sadece kanda dolaşan bir hormon molekülünden ibaret değildir. Beyindeki dopaminerjik ödül yolakları, kortizol seviyeleri, uyku düzeni, kronik stres, o haftaki yorgunluğunuz ve hatta bilinçaltınızdaki beklentiler libidonuzu doğrudan yönetir. Yumurtayı kestiğiniz bu üç haftalık süreçte günlük kalori veya kaliteli protein alımınız düşmüş olabilir, hayatınızda fark etmediğiniz bir stres faktörü belirmiş olabilir ya da en güçlü ihtimalle plasebo ve nosebo etkisi devreye girmiştir. Yumurtanın size bu etkiyi yaptığına kendinizi o kadar inandırmışsınız ki, onu bıraktığınız an arzunuzun düşeceği beklentisi biyolojinizi ele geçirmiş!
Bilimsel literatürde doğrudan cinsel arzuyu tetikleyen kanıtlanmış bir afrodizyak gıda bulunmuyor. Yumurta, içerdiği B vitaminleri, kolin, çinko ve yüksek kaliteli protein ile hücrelerimiz için harika bir temel besindir, ancak bir aşk iksiri kesinlikle değildir. Cinsel isteğinizdeki doğal iniş çıkışları sabah kahvaltısındaki iki yumurtaya bağlamak, insan bedeninin o muazzam ve karmaşık biyolojisine haksızlık olur.
Evrenin arkhesi entropidir.(karmaşıklık kanunu)Aslında açıklamasını yazmayı istiyordum ama açıklamasız demişsiniz.Yaşı sorun olmazsa gizli tutayım......................................................
Anlattığınız şey büyük olasılıkla tıp literatüründe hipnagogik veya hipnopompik halüsinasyon adı verilen bir deneyimdir. Bu deneyim uyku ile uyanıklık arasındaki geçişte ortaya çıkar ve genel nüfusta oldukça yaygındır. İnternetteki popüler psikoloji sayfaları bunu hemen ağır bir travmaya veya şizofreniye bağlayabilir, fakat tek başına yaşanan böyle bir deneyim bir psikiyatrik hastalığın işareti sayılmaz.
Beynimiz uykuya tek bir şalteri indirerek geçmez. Korteks ile talamus arasındaki duyusal filtreleme kademeli olarak devre dışı kalır. Uyanıklıktan uykuya dalarken veya uykunun hafif evrelerindeki kısa uyanmalarda bu nöral ağlar her zaman uyumlu çalışmaz. Dış dünyaya açılan duyusal kapı henüz tam kapanmamışken rüya benzeri içerikler bilince sızabilir. Filtre gevşekken işitsel korteksteki kendiliğinden bir etkinlik, dışarıdan gerçek bir ses geliyormuş gibi algılanabilir. Kendi adınızı duymanızın olası bir nedeni de adınızın beynin en aşina olduğu ses kalıplarından biri olmasıdır.
Bunu insanın arkaik bir tehlike uyarı sistemiyle veya üçüncü gözün açılması gibi mistik süreçlerle açıklamaya çalışanlar çıkabilir, fakat bu açıklamaların bilimsel bir dayanağı yoktur. Psikotik bozukluklarda görülen varsanılar genellikle kişi tamamen uyanıkken de ortaya çıkar, tekrar eder ve çoğu zaman başka belirtilerle birlikte görülür. Gece yatakta, bilinç bulanıkken duyulan kısa bir fısıltı ise çoğunlukla uykuya geçişle ilgilidir. Uykusuzluk, düzensiz uyku, stres ve fazla kafein bu deneyimleri sıklaştırabilir.
Bu deneyim tekrarlıyorsa, gündüz uyanıkken de sesler duyuyorsanız veya buna ani kas gevşemeleri, gün içinde önlenemeyen uyku atakları veya başka belirtiler eşlik ediyorsa bir hekime başvurmanız iyi olur. Tek seferlik bir deneyimde ise uyku düzeninizi toparlamak iyi bir başlangıçtır.