Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Haberlere konu olan dev çekirge, yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sıklıkla karşımıza çıkan Saga ephippigera türü, evrimsel süreçte büyümüştür. Alıştığımız çekirgeler devasa bir atadan küçülmedi, aksine bu tür etçil avcı yaşam tarzına uyum sağlayarak kendi soy hattı içinde ikincil olarak irileşti.
Bu durumu netleştirmek için önce evrimsel akrabalık bağlarına bakmak gerekir. Bahçelerde ya da tarlalarda zıplayan sıradan çekirgeler ile bu dev çekirge aynı gruptan bile sayılmaz. Düz kanatlılar (Orthoptera), fosil kayıtlarında gördüğümüz üzere yaklaşık 300 milyon yıl önce iki ana kola ayrıldı. Bir yanda otçul ve kısa antenli gerçek çekirgeler (Caelifera), diğer yanda ise uzun antenli çalı çekirgeleri (Ensifera) bulunur. Haberlerdeki tür, sıradan bir çekirgenin doğrudan akrabası veya onun büyütülmüş hali değil, etçil çalı çekirgelerinin bir üyesidir.
Arazide kayaların ve kurumuş dikenlerin arasında çekiç sallarken aniden karşımıza çıktığında insanı cüssesiyle irkiltse de bu iriliğin arkasında çok net bir ekolojik neden yatar. Saga cinsi otla beslenmez. Diğer böcekleri, kın kanatlıları ve hatta bazen küçük kertenkeleleri avlayan bir yırtıcıdır. Bir böceğin kendisi kadar hareketli avları yakalayıp etkisiz hale getirebilmesi için güçlü çenelere, avı kavrayan dikenli bacaklara ve ciddi bir gövde kütlesine ihtiyacı vardır. Doldurduğu bu avcı nişi, türün zaman içinde devleşmesini desteklemiştir.
Diğer çekirgelerin küçük kalması ise bir eksiklik değil, başarılı bir adaptasyondur. Böceklerde akciğer bulunmaz, solunum vücuda yayılan trake borularındaki gaz difüzyonuyla gerçekleşir. Gövde büyüdükçe oksijenin dokulara ulaşması zorlaşır. Üstelik otçul bir böcek için fazla iri olmak, havadan ve karadan gelen avcılar tarafından kolayca fark edilmek demektir. Küçük ve çevik kalmak, onlara kolay gizlenme, hızlı sıçrama ve düşük enerjiyle hayatta kalma avantajı sağlamıştır.
Selamlar,
Bana göre bu sorunun, cevabı doğuştan gelen veya gelmesine de gerek olmadan gelişime karşı bir tutumda bulunmaktır, hayatta çaba göstermemek zaten başlı başına bir potansiyel kayıptır. İnatla gösterilen çaba er ya da geç meyvesini verecektir bu bazen istediğimiz gibi olur bazen ise başka şekillerde gerçekleşir ancak herhangi bir tecrübeye kayıp demek çokta mantıklı gelmiyor doğrusu. Hayat sürekli devinim halindeyken insanın da hareket halinde olması onu canlı tutacaktır zira durmak çoğu zaman paslanmak, yıllanmak ve sonunda ölmek demektir - burada bazen durmanın gerekliliği üzerinden bir karşı görüş sunulabilir ancak buradaki asıl mana potansiyelimizin olduğumuz noktada gelişmeyeceği gerçeğidir-
Sevgiler
bir olgu üzerine genel kabul varsa bence doğruluğundan yeteri kadar emin olabiliriz ama toplum dediğimiz kitlenin de beynimizin bir oyunu olma ihtimali var bu sebeple hiçbir şeyden %100 emin olamayız bence
ANO (Ağırlıklı Not Ortalaması) sadece okuduğun tek bir dönemin anlık fotoğrafıyken, AGNO (Ağırlıklı Genel Not Ortalaması) üniversiteye başladığın ilk günden itibaren aldığın bütün derslerin kümülatif filmidir! Sene sonunda ortalama ile yapacağın yatay geçişte kesinlikle tek bir dönemin notu değil, bütün bu akademik yolculuğunu gösteren AGNO dikkate alınır.
Bu iki kavramın farkı ve ne işe yaradıkları temel olarak şöyle ayrılır:
Yatay geçiş sürecinde ise Yükseköğretim Kurulu mevzuatı gereğince genel akademik başarı esastır. Dolayısıyla başvuruda tek bir dönemin ortalaması değil, birinci sınıfın güz ve bahar dönemlerini kapsayan sene sonu AGNO değerin kullanılır. Kontenjan sıralamaları ve değerlendirmeler tamamen bu kümülatif başarı üzerinden yapılır.
Canlıların evrensel ortak özelliği akciğer veya solungaçla yapılan mekanik gaz alışverişi yani fizyolojik solunum değil, hücrelerin besinleri yıkarak ATP üretmesidir. Karışıklığın asıl sebebi eski kaynakların ve özensiz anlatımların yarattığı devasa kavram kirliliğidir! Doğrudan ve net söyleyelim: Fermantasyon bir hücresel solunum türü değildir ve tüm canlılar hücresel solunum yapmaz, ortak olan temel mekanizma hücresel düzeyde ATP sentezidir.
Fizyolojik solunum ile hücresel solunum birbirine karıştırılmaması gereken apayrı süreçlerdir. Fizyolojik solunum, organizma düzeyinde dış ortamla yapılan gaz alışverişidir. Tek hücreli bir bakteride ya da bir bitkide solunum sistemi veya nefes alıp verme arayamazsınız. Hücresel solunum ise glikoz gibi organik besinlerin hücre içinde parçalanarak kimyasal bağ enerjisinin açığa çıkarılmasıdır.
Biyokimyasal tanımıyla hücresel solunum, bir elektron taşıma zinciri (ETS) kullanılarak ATP sentezlenen katabolik yoldur ve ikiye ayrılır:
İşte en büyük kavram kargaşası ve ezber felaketi tam burada patlıyor! Fermantasyonda hiçbir şekilde elektron taşıma zinciri bulunmaz! Hücre, glikoliz evresinde ürettiği net iki ATP ile yetinir. Glikolizin devam edebilmesi için indirgenmiş olan koenzimlerin (NADH) yeniden yükseltgenmesi gerekir. Hücre bu krizden çıkmak için pirüvat veya asetaldehit gibi organik molekülleri son elektron alıcısı olarak kullanır, laktik asit veya etil alkol üretir. Dolayısıyla fermantasyon kesinlikle bir hücresel solunum türü değildir, ETS olmaksızın glikolizin sürmesini sağlayan alternatif bir sitoplazmik yoldur.
Sonuç olarak, ETS taşımayan ve yalnızca fermantasyonla yaşayan zorunlu anaerop canlılar vardır. Bu mikroorganizmalar hücresel solunum yapmadığına göre, canlıların ortak özelliği hücresel solunum değil, hücresel ATP üretimidir. Yeryüzündeki mikroskobik bir arkeden insana kadar tüm yaşam formlarının paylaştığı asıl mucizevi ortak miras ise glikoliz evresidir. Milyarlarca yıldır korunan bu hücresel mimariye hayran kalmamak imkansız!