Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün hazırlanıyor.
Bugün hazırlanıyor.
Hayır, kesinlikle iyi gelmez. Arının soktuğu yere idrar sürmek ne zehri nötralize eder ne de ağrıyı keser. Aksine deride açılan yarayı enfeksiyona açık hale getirir.
Bu hurafenin temeli idrardaki amonyak iddiasına dayanıyor fakat durum öyle değil. İnsan idrarının yaklaşık yüzde doksan beşi sudur. Kalan kısım da serbest amonyak değil, ağırlıklı olarak üredir. Üre kendi kendine pat diye amonyağa dönüşmez, idrarın pH değeri de genellikle hafif asidiktir. Yani kimyasal olarak orada tamponlayıcı bir baz etkisi yaratamazsınız.
Daha da önemlisi, arı zehri derinin yüzeyine dökülmez. İğne deriyi deler ve melittin, histamin gibi yangı yapan proteinleri doğrudan dokunun içine zerk eder. Yüzeye sürdüğünüz idrar, çamur veya sirke gibi maddeler derinin o derinliğine nüfuz edip zehirle reaksiyona giremez. Kulaktan dolma kimya bilgisiyle derinin üstünde zehir nötrleme hayali boş iştir.
Üstüne bir de idrarın steril olduğu masalı var. İdrar steril değildir, hele ki dışarı atılırken idrar yolundaki ve ciltteki bakterileri de toplar. Arının açtığı mikro deliğin üstüne idrar boca etmek, zaten hırpalanmış dokuyu doğrudan bakteriyel enfeksiyon riskiyle baş başa bırakmaktır.
Arazide veya bahçede arı soktuğunda yapılacak şey gayet basittir. Varsa iğneyi cımbızla sıkıp zehir kesesini patlatmadan, tırnakla veya sert bir kart kenarıyla kazıyarak hemen uzaklaştırın. Bölgeyi temiz su ve sabunla yıkayın. Şişliği ve zonklamayı hafifletmek için temiz bir beze sarılı buz veya soğuk kompres uygulayın. Nefes darlığı, dilde boğazda şişme veya baş dönmesi gibi sistemik bir alerji belirtisi varsa da hiç oyalanmadan en yakın acil servise gidin.
Öncelikle temel yanılgıyı netleştirelim, atlarda yorgunluk hissi bal gibi de vardır. Vahşi doğada hiçbir at arkasında bir avcı yokken ya da tehlike geçmişken çatlayana, kalbi durana kadar koşup kendini heba etmez. At çatlaması dediğimiz trajik tablo, doğanın bir tasarım hatası değil, insanın evcilleştirme sürecinde hayvana dayattığı yapay bir zorlamanın sonucudur.
Fizyolojik olarak atlar da diğer memelilerle aynı biyokimyaya tabidir. Koşma sırasında kaslarda laktik asit birikir, glikojen depoları boşalır, vücut sıcaklığı tehlikeli seviyelere yükselir ve merkezi sinir sistemi hayvana yavaşlaması için sinyaller gönderir. Ancak atlar evrimsel olarak son derece güçlü bir kaçış güdüsüne sahiptir. İnsanlar kırbaç, mahmuz ve koşum takımlarıyla bu kaçış refleksini yapay olarak canlı tutar. Sırtındaki baskı yüzünden panikleyen hayvan, kendi iç fren mekanizmasını dinleyemez hale gelir. Yani at yorulmadığı için değil, sırtındaki tehlikeden kaçma refleksi biyolojik sınırlarını aştığı için tükenerek ölür.
Vahşi doğada ise kurallar çok daha rasyoneldir, çünkü doğada fuzuli enerji harcayan bireyler gen havuzundan hızla elenir. Bir kurt sürüsü bir atı kovalamaya başladığında av ve avcı arasında ciddi bir enerji hesabı yapılır. Bu kovalamacalar filmlerdeki gibi kilometrelerce sürmez. Avcı birkaç yüz metrede sonuç alamazsa kendi kalorisini korumak için kovalamayı bırakır. Tehdit kalktığı anda at derhal hızını düşürür ve otlamaya geri döner. Duracağı yeri bilmeyen ve enerjisini tüketen bir av, bir sonraki saldırıda ya da gecenin soğuğunda kolayca yem olur.
Kısacası vahşi atların hayatta kalmak için özel veya mucizevi bir kontrol mekanizması icat etmesine gerek kalmadı. Biyolojik frenleri zaten kusursuz çalışıyordu, ta ki biz sırtlarına binip o sınırları zorla çiğnetene kadar.
Kısa ve net cevap, hayır abi, ne 3D yazıcılar ne de yapay zekâ atom fiziğinin birer alt dalıdır. 3D yazıcılar katmanlı imalat yöntemine dayanan mekatronik ve makine sistemleridir, yapay zekâ ise doğrudan matematik ve bilgisayar bilimlerinin alanına girer. MEB müfredatında bu teknolojilerin atom fiziğinin çatısı altında sayılması, bunların birer fizik alt dalı olmasından değil, atom fiziğinin ve nanoteknolojinin uygulama alanları arasına biraz toptancı bir yaklaşımla dahil edilmesinden kaynaklanıyor.
Peki nereden çıktı bu eşleştirme dersen, MEB 9. sınıf fizik kitabında atom fiziği anlatılırken iş hemen nanoteknolojiye bağlanıyor. Atom fiziği atomun yapısını, enerji düzeylerini ve moleküler etkileşimleri inceler. Masanda duran standart bir filamentli 3D yazıcı temelde step motorların, ısıtıcı bloğun ve nozülün çalıştığı klasik bir mekatronik düzenektir aslında. Fakat iş mikron altına, nanometre hassasiyetinde katmanlı üretime veya fotopolimer reçinelerin moleküler bağlarını ışıkla kürlemeye gelince malzeme bilimi ve atom fiziğinin ilkeleri devreye giriyor. Müfredat da bu moleküler imalat potansiyelini alıp 3D yazıcı kavramının tamamını atom fiziğinin hanesine yazmış bulunuyor.
Yapay zekâ tarafındaki mantık ise daha da dolaylı bir köprüye dayanıyor. Bir yazılım algoritması ya da derin öğrenme modeli elbette fiziğin konusu değil abi. Ancak atomik boyuttaki sistemleri, elektron hareketlerini ve karmaşık moleküler dizilimleri simüle etmek o kadar ağır bir hesaplama gücü istiyor ki, araştırmacılar bu modellemeleri çözmek için yapay zekâ algoritmalarına başvuruyor. Benzer şekilde atom fiziğinin en sıcak konularından olan kuantum bilgisayarlar geliştikçe kuantum yapay zekâ sistemleri konuşuluyor. Yani yapay zekâ burada atom fiziğinin bir alt dalı değil, atom fiziğindeki veriyi işleyen ve deneyleri simüle eden bir araç konumunda yer alıyor.
Toparlarsak, atom fiziği bu teknolojilerin çalıştığı fiziksel evrenin ve nanoboyuttaki malzemenin temel kurallarını açıklar. Ancak bir donanımın atomlardan oluşması ya da atomik düzeyde hesaplamalar yapması onu atom fiziğinin bir alt dalı yapmaz. Sınavda soru gelirse MEB kazanımlarına göre atom fiziğinin uygulama alanı deyip geçebilirsin ama teknik gerçeğe baktığımızda ikisi de bambaşka mühendislik ve bilişim disiplinlerinin konusudur abi.
İçtiğiniz su henüz hücrelerinize veya kan dolaşımınıza karışmış değil, çünkü suyun mideden bağırsağa geçip emilmesi en az 10 ile 20 dakika sürer. Hemen ardından yaşadığınız o ani ter boşalmasının asıl nedeni, susuz kalmış vücudunuzun sıvı takviyesini hissettiği anda ter bezleri üzerindeki tasarruf kısıtlamasını refleks olarak kaldırmasıdır.
Sıcak havalarda vücut iki hayati görev arasında sıkışıp kalır. Bir yanda organları ve beyni aşırı ısınmadan korumak için terlemek zorundadır, diğer yanda kan hacmini ve tansiyonu korumak için elindeki sıvıyı kaybetmemeye çalışır. Dehidrasyon başladığında hipotalamus, kan hacmi çökmesin diye ter bezlerine giden sinyalleri biraz kısar ve terlemeyi baskılar.
Siz o iki şişe suyu kana kana içtiğiniz an, henüz tek bir damla su bile emilmeden, ağız, yutak ve özellikle midedeki gerilme reseptörleri devreye girer. Midenin gerilmesiyle birlikte vagus siniri üzerinden hipotalamusa doğrudan bir sinyal iletilir. Mesaj gayet nettir: "Sıvı takviyesi geldi, tasarruf modundan çıkabilirsiniz."
Buna fizyolojide emilim öncesi (pre-absorptif) terleme refleksi denir. Hipotalamus bu sinyali alır almaz sempatik sinir sistemi aracılığıyla ter bezlerini anında aktive eder. Vücut, dakikalardır içeride tutmak zorunda kaldığı ısıyı bir an önce atmak için deride yoğun bir terleme dalgası başlatır. Laboratuvarda kırk derece sıcakta santrifüj beklerken içilen bir bardak suyun insanı sırılsıklam yapması da Reviewer 2 kabusları kadar gerçek ve kaçınılmaz bir biyolojik reflekstir.
Bir özelliğin genetik olarak baskın olması, onun popülasyonda daha yaygın bulunacağı anlamına gelmez. Baskınlık sadece heterozigot durumda yani iki farklı alel taşındığında hangi özelliğin dış görünüşe yansıyacağını belirler. Bir alelin popülasyondaki sıklığı ile baskınlığı tamamen farklı dinamiklerdir. Üstelik saç formu tek bir genin basit aç kapa anahtarıyla değil, birden çok genin ortak etkisiyle belirlenir.
Mendel bezelyelerinden beri süregelen yaygın bir yanılgı var, sanki baskın alel sokak kavgasına girip çekinik olanı yok edecek ve sonunda herkesi ele geçirecek sanılıyor. Doğa öyle romantik ya da acelesi olan bir yer değil. Popülasyon genetiğindeki Hardy Weinberg dengesi son derece nettir, ortada hayatta kalmayı veya üremeyi doğrudan etkileyen bir seçilim baskısı, yoğun bir göç ya da genetik sürüklenme yoksa alel frekansları nesiller boyunca sabit kalır. Bir alel sırf baskın diye popülasyonda çoğalmaz. İnsanlarda altı parmaklılık veya bir cücelik türü olan akondroplazi de baskın alellerle taşınır fakat kimse sokakta çoğunluğun altı parmaklı olduğunu görmez.
Türkiye ve Avrasya genelinde düz ve dalgalı saçın ezici çoğunlukta olmasının nedeni, bu fenotiplerle ilişkili alellerin tarihsel olarak gen havuzunda zaten çok yüksek frekansta bulunmasıdır. Geçmişteki göç hareketleri, kurucu etkisi ve çevre şartlarının oluşturduğu yerel dinamikler bu frekansı korudu. İşin içine TCHH veya EDAR gibi saç folikülünün şeklini belirleyen farklı gen varyantlarının karmaşık etkileşimi de girdiğinde, kıvırcık saç alelleri baskınlık eğilimi gösterse bile havuza girecek yüksek bir başlangıç frekansına sahip olmadıkları için popülasyonda azınlıkta kalırlar.
Hayır, yumurtanın doğrudan cinsel arzuyu artıran veya afrodizyak etkisi yaratan hiçbir mucizevi biyokimyasal gücü yoktur! Yaşadığınız bu keskin dalgalanma yumurtanın kimyasından değil, tamamen psikolojik beklentiden, genel enerji durumunuzdaki değişimlerden ve bilimde çok sık düşülen korelasyon ile nedenselliği birbirine karıştırma yanılgısından kaynaklanıyor.
Sosyal medyada ya da kulaktan dolma sohbetlerde her gün bir besinin mucizevi afrodizyak ilan edilmesine artık gerçekten isyan etmemek elde değil! Bu yumurta mitinin arkasındaki biyokimyasal dayanak genelde tek bir noktaya bağlanır: Kolesterol. Evet, kolesterol vücudumuzda testosteron ve östrojen gibi steroid hormonlarının biyosentezinde kullanılan temel bir öncül moleküldür. Fakat insan metabolizması ve endokrin sistem bu kadar basit bir sebep sonuç ilişkisiyle çalışmaz! Sabah iki yumurta yediniz diye hücreleriniz hemen kontrolsüzce hormon üretimine geçmez. Karaciğerimiz ihtiyacımız olan kolesterolün çok büyük bir kısmını zaten kendisi sentezler ve hücresel geri bildirim mekanizmaları sayesinde hormon üretimini inanılmaz derecede sıkı bir dengede tutar. Dışarıdan aldığınız iki yumurta bu hassas genetik ve hücresel dengeyi bir anda altüst edip libidonuzu göklere çıkaramaz!
Cinsel istek sadece kanda dolaşan bir hormon molekülünden ibaret değildir. Beyindeki dopaminerjik ödül yolakları, kortizol seviyeleri, uyku düzeni, kronik stres, o haftaki yorgunluğunuz ve hatta bilinçaltınızdaki beklentiler libidonuzu doğrudan yönetir. Yumurtayı kestiğiniz bu üç haftalık süreçte günlük kalori veya kaliteli protein alımınız düşmüş olabilir, hayatınızda fark etmediğiniz bir stres faktörü belirmiş olabilir ya da en güçlü ihtimalle plasebo ve nosebo etkisi devreye girmiştir. Yumurtanın size bu etkiyi yaptığına kendinizi o kadar inandırmışsınız ki, onu bıraktığınız an arzunuzun düşeceği beklentisi biyolojinizi ele geçirmiş!
Bilimsel literatürde doğrudan cinsel arzuyu tetikleyen kanıtlanmış bir afrodizyak gıda bulunmuyor. Yumurta, içerdiği B vitaminleri, kolin, çinko ve yüksek kaliteli protein ile hücrelerimiz için harika bir temel besindir, ancak bir aşk iksiri kesinlikle değildir. Cinsel isteğinizdeki doğal iniş çıkışları sabah kahvaltısındaki iki yumurtaya bağlamak, insan bedeninin o muazzam ve karmaşık biyolojisine haksızlık olur.