Kötü-Kötülük Eylemseldir!
İyi ve ya kötü olan özneler değildir. Öznelerin davranışlarının sonuçlarıdır. Dolayısı ile bir şeye veya birine kötü diyebilmemiz için, o toplumda kötü olarak tanımlanabilecek sonuçlara vesile olan bir eylemin olması gerekir.
Fakat bu da tek başına yeterli değildir. Çünkü bir insanın bir bütün olarak davranışının sonucunun değil de kendisinin (konumlanışı itibarı ile tarafının) kötü olabilmesi için hem yaptıklarının ağırlıklı olarak kötü sonuçlar doğurması, hem süreklilik arz etmesi hem de süreklileşip kötü sonuçlara vesile olan davranışın ( eylemin) iradi olarak tercih edilmesi gerekir.
Bu nedenle eyleme dayalı olan “kötü-kötülük” gibi hiçbir toplumsal tespit doğuşa indirgenemez. Hatta doğuştan sonra da şayet sürekli ve iradi( bilinçli) değil ise yine ilgili kişi ile ilgili olarak bu bize kötü tespitinde bulunma hakkı vermez.
Burada ve olasılık dahilinde; kıskançlık, bencillik, içe dönüklük, dışa dönüklük, bizcillik, iyilik gibi kötü ve kötülük için de ancak genetik bir yatkınlıktan bahsedebiliriz. Bu da sadece potansiyel içeriği ile kaldığı, yani eylemselliğe dönüşmediği sürece bilinemez bir duruma karşılık gelir.
Fakat rahatlıkla diyebilirim ki içinde kötülükle doğan değil insan, tek bir canlı bile yoktur. Ki kötülüğün tarifi de ayrı bir muamma.
Hangi tanımı dikkate alacağız. Toplumsal olanı mı, felsefi olanı mı, inanç temelli olanı mı?
Hangi değer yargıları esas olacak. Çoğunluğun mu, egemen olanın mı, azınlıkta kalanın mı?
Hesap neye-kime-nasıl- ne kadar kesilecek. Biyolojiye mi, topluma mı, kişiye mi?
Ancak buna rağmen evrensel temelde asgari düzeyde ortaklaşılan bir kötü tanımı yok diyemeyiz. Özeti de şudur; sonuçları itibarı ile ve haksız olarak kendine veya başkalarına bilerek zarar verme eylemi kötülük zarar veren kişi kötü olarak tanımlanır.
Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi gerek kötülüğün gerekse kötünün kendisi için sonuçları itibarı ile zarar veren bilinçli-sürekli bir eylemsellik şart. Çocukları 18 yaşına kadar çocuk, yani masum ( suç işleme ehliyetinden yoksun) saymanın arkasında yatan haklı gerekçe bu ve evrenseldir. Zihinsel yetilerden yoksun (deli) olanı da…
Sonuç olarak; bir insan doğuştan kötü olamaz...
Hiç bir bebek doğuştan kötü veya doğulatan iyi değildir. Her insan karaktersiz olarak doğar. Fakat insanın kişilik özellikleri küçük yaşlarda ortaya çıkmaya başlar. İnsan daha 1-2 yaşlarında ailesinden gördükleriyle karakteri oluşmaya başlar. (Aslında yaşı tam bilmiyorum.) 3-5 yaşlarında ise insan arkadaşlık kurmaya başlar. Karakteri daha fazla şekillenir. 6 yaşına geldiğinde ise okula başlar ve çevresi genişler. Yani nasıl bir insan olacağı az çok belirginleşir ve ergenlik çağına girdiği zaman (11-12 yaşlarında) karakteri oturmaya başlar. 15-16 yaşına geldiği zaman karakteri sağlamlaşır. 18 yaşında aile evinden çıkar ve hayatına edindiği kişilikle devam eder.
KISACA:
Doğduğumuzdan beri çevrenin hep üzerimizde etkisi olmuştur. Ebeveyinler çocukların kötü bir şey yapmasını tatlı ve hoş karşılarlar genelde. Fakat çocuklukta edinilen alışkanlıklar yetişkinlikte de devam eder.
SORUNUN CEVABI:
Kötü bir ailede doğan çocuğu iyi bir aileye verirsen ve arkadaş çevresi de iyi olursa o çocuk iyi olur. Yani hiçbir insan kötü doğmaz.
Aşağıda okuyacağınız içerik alıntıdır, fakat soruya cevap verme yetkinliği açısından paylaşmak istedim. Umarım kurallara aykırı değildir. Kaynak ekle kısmına siteyi ekledim, daha fazla detay için inceleyebilirsiniz.
İnsanlarda 4 yaşına kadar belli bir hareketlenme görülmeyen ayna nöronlar, 4 yaştan itibaren gelişme göstermeye başlamaktadır (Theory of Mind kuramı). Çocuklar üzerinde yapılan sosyal deneylerde 4 yaş altı çocukların karşısındaki kişinin acı çekmesine duyarsız kalabileceği gözlemlenirken, ayna nöronları gelişmeye başlamış bir çocuğun güçlü bir empati yanı da varsa merhamet duygusunun da geliştiği gözlemlenmektedir. Amerika’da artan toplu katliam suçlarında yetkililer özellikle okul öncesi eğitim alan çocuklarda beyin gelişimine dikkat etmeye başlamışlardır. Ailelerinin de izniyle belli yaş gruplarında beyin hareketleri gözlemlenen çocukların bazılarında ayna nöronların hiçbir gelişme göstermediği gözlemlenir. Ve bu raporlar yetişkin bir “suçlunun” verileri ile karşılaştırıldığında benzerlikler dikkat çekmektedir.
Tüm bu bilimsel verilerin ışığında, bir insanın doğuştan kötü olabilmesi mümkün görülmektedir. Fakat bu durum erken dönemde empati eksikliğinin fark edilmesi ve sağlıksız bir ortamda büyüme etkenlerinin giderilmesi ile kontrol altına alınabilmektedir. Bir insanın canını alabilmek empati yoksunu bir insan için sabah koşusuna çıkmak kadar normal gelebilirken, sağlıklı ve empati sahibi bir insanın travma yaşamasına sebep olabilmektedir. Toplumlarda giderek artan şiddet olaylarında iki durumu göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Birincisi bu tür kişilerin beyinlerinde doğuştan gelen bir sistem hatası vardır. İkincisi bu tür kişiler ayna nöronlar nedeniyle ailelerinden ya da yetiştikleri ortamlardan gördüklerini ve doğru kabul ettiklerini birebir uygulamaktadırlar. Sizce dünyada artan şiddet ve otoritelerin acımasız yaklaşımları hangi seçeneğe daha yatkındır? Hangi seçenek söz konusu olursa olsun ortada bir tercih olduğunu unutmayalım[1]
Hiçbir insan kötü doğmaz, kişiliksiz olarak doğar. Kişiliği, bulunduğu ortama göre şekillenir veya değişir. İnsan doğduğu anda kötülüğün veya iyiliğin ne olduğunu bilmez, bu nedenle kötü veya iyi diye sınıflandıramayız. Ancak insan tabii ki belli bir biyolojik eğilim ile doğar, ailesi tarafından da gördüğü şeyleri taklit eder ise, görüşünü tamamiyle kabullenmiş ve onu benimsemiş olacaktır.
Bir insanın durumunun kötü olup olmadığı sorusu, net bir cevabaya sahip değildir. İnsanın getirdiği bazı biyolojik ve genetik eğilimler olsa da, bir kişinin "kötü" ya da "iyi" olup olmayacağı, büyük ölçüde çevre, eğitim, deneyimler ve toplumsal koşullar tarafından şekillenir. Bu nedenle, "doğuştan kötü" olma fikri yerine, insanın potansiyelini nasıl ve hangi kişinin kullanabileceğini daha anlamlı olabilir.
İnsan beyni yapay zeka gibidir, eklektirdir :) Ne öğrenirse onu yapar diyebilir miyiz?
Konuyu açmak gerekirse; ezberlenmiş bir kokuyu tanımak ve isimlendirilme şeklini bilmek gibidir. Fakat bilmediğimiz bir kokuyu nasıl adlandırabiliriz?
Yeniden adlandırma şeklimiz de sosyal hayvan statüsü içerisinde, sınırları aşmadan deneyimlerimizi paylaşarak bilgiyi adlandırırız. Bu sebepten Matrix paradoksunu mantıklı buluyor ve insanın içinde iyilik ve kötülük, ölüm ve yaşam, sıcak ve soğuk gibi zıtlıkların deneyim ve öğrenme arzusu ile şekillendiğini düşünüyorum:)