Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Merhaba
Karadelik bilgi paradoksundaki “bilgi”, günlük anlamdaki bir haber veya yazı değil maddeyi oluşturan parçacıkların bütün kuantum özellikleridir. Kuantum mekaniğine göre kapalı bir sistemin geçmişine ait bu bilgi bütünüyle yok olmaz yalnızca farklı biçimlere dönüşür. Sorun, karadeliğe düşen maddenin olay ufkunun arkasında kalmasıyla başlar. Karadelik sonsuza kadar var olsaydı bilginin içeride saklandığı söylenebilirdi. Lakin Hawking ışıması nedeniyle karadelik zamanla enerji kaybedip tamamen buharlaşabiliyorsa içerideki bilginin ne olduğu sorusu ortaya çıkar. Hawking’in ilk hesaplamalarında yayılan ışıma yalnızca sıcaklığa bağlı görünür ve karadeliğe düşen maddenin özelliklerini taşımaz. Karadelik sonunda yok olursa bilgi de onunla birlikte kaybolmuş gibi olur. Bu ise kuantum mekaniğinin temel kurallarıyla çelişir. Günümüzde ağırlık kazanan görüş, bilginin yok olmadığı Hawking ışımasının içindeki son derece karmaşık kuantum ilişkiler aracılığıyla dışarı taşındığı yönündedir. Bu durumda yanan bir kitabın bilgisinin duman, kül ve ışığa dağılması gibi karadeliğe düşen bilgi de ortadan kalkmaz, yalnızca pratikte yeniden oluşturulması neredeyse imkansız olacak kadar karışır. Ve zaten holografik ilke ve son yıllardaki bazı kuramsal hesaplamalar da bu görüşü destekliyor. Lakin bilginin gerçek bir karadelikten tam olarak nasıl çıktığını gösteren, gözlemsel olarak doğrulanmış eksiksiz bir açıklamamız henüz bulunmuyor. Kısacası “Bilgi kayboluyor mu?” sorusundan çok, “Kaybolmak ile bir daha erişilemeyecek kadar dağılmak aynı şey midir?” sorusunda yatıyor. Saygılarımla.
Yaşadığınız bu deneyim geleceği önceden görmekten değil, beynin hafızayı geriye dönük olarak yeniden inşa etmesinden ve nörolojik bir aşinalık yanılsamasından kaynaklanır. Bilimsel literatürde bu durum sıklıkla déjà rêvé, yani daha önce rüyada görülmüş hissi olarak tanımlanır.
İnsan belleği olayları bir video kamerası gibi kusursuz kaydetmez, aksine her hatırlama anında bilgiyi parçalardan yeniden kurar. Rüyalar genellikle soyut, silik ve sınırları belirsiz mekânsal taslaklar üretir. Gerçek hayatta yeni bir ortama girdiğinizde, beyniniz bu yeni mekânın ışığını, duvar açılarını veya nesne dizilimini anlamlandırmaya çalışırken bellek mekanizmalarında kaynak izleme hatası meydana gelir. Zihin, o an algıladığı somut detayları farkında olmadan geçmişteki bulanık rüya kalıntısının içine yerleştirir. Dolayısıyla rüyanız gelecekteki mekânı önceden bilmez, yeni gördüğünüz mekân eski rüya anınızı geriye dönük olarak yeniden yazar.
Nörobiyolojik düzeyde bakıldığında bu süreç, temporal lobun ve özellikle hipokampus çevresindeki yapıların çalışma biçimiyle doğrudan ilişkilidir. Beyinde bir mekânın nesnel detaylarını hatırlama süreci ile o mekâna karşı duyulan aşinalık hissi farklı nöral yollar üzerinden işler. Bazen bu devreler arasında mikrosaniyelik bir asenkronluk oluşur ve henüz yeni görülen bir mekân için güçlü bir aşinalık sinyali tetiklenir. Bilinç bu açıklanamayan tanıdıklık duygusunu mantıklı kılmak istediğinde, hafızanın en esnek ve yoruma açık alanı olan rüyalara başvurarak hissi rüyayla eşleştirir.
Buna ek olarak zihnimiz her gece sayısız mekân ve sahne kurgular, bunların büyük çoğunluğunu da birkaç saat içinde bütünüyle unuturuz. Tesadüfen gerçek dünyadaki bir yapıyla kısmi benzerlik gösteren ya da beynin geriye dönük olarak benzettiği nadir anlar, doğrulama yanlılığı sebebiyle çarpıcı birer hafıza izine dönüşür. Sansasyonel anlatıların ya da gizem arayışlarının iddia ettiğinin aksine, burada doğaüstü bir öngörü değil, beynimizin boşlukları tamamlama ve dünyayı tutarlı bir çerçeveye oturtma çabasının büyüleyici bir işleyişi bulunur.
Merhaba
Bugünkü kozmolojik modele göre evrenin yaklaşık yüzde 5’i normal madde, yüzde 27’si karanlık madde ve yüzde 68’i karanlık enerjiden oluşuyor. Lakin karanlık madde ile karanlık enerji, isimleri benzer olsa da birbirinden bütünüyle farklı görevler üstleniyor. Karanlık madde ışık yaymıyor ve ışıkla doğrudan etkileşmiyor fakat kütleçekimiyle galaksilerin ve galaksi kümelerinin oluşmasını sağlıyor. Evrenin ilk dönemlerinde görünür madde, karanlık maddenin oluşturduğu kütleçekimsel yapıların çevresinde toplanarak yıldızları ve galaksileri meydana getirdi. Bu bakımdan karanlık madde, evrenin görünmeyen iskeleti gibidir. Karanlık enerji ise maddeyi bir arada toplamak yerine uzayın büyük ölçekte giderek daha hızlı genişlemesiyle ilişkilidir. Eğer karanlık enerji bugün düşündüğümüz gibi değişmeyen bir özellikse evren sonsuza kadar hızlanarak genişleyecek uzak galaksiler gözlem alanımızdan çıkacak, yıldız oluşumu zamanla sona erecek ve evren giderek daha soğuk ve karanlık bir hale gelecektir. Ve buna ısı ölümü senaryosu denir. Fakat karanlık enerjinin yapısı zamanla değişiyorsa sonuç da değişebilir. Genişleme yavaşlayabilir, evren yeniden çökmeye başlayabilir veya aşırı hızlanan genişleme galaksilerden atomlara kadar bütün yapıları parçalayabilir. Dolayısıyla evrenin kaderini yalnızca karanlık enerjinin miktarı değil, zaman içinde nasıl davrandığı belirleyecektir. Bence burada dikkat etmemiz gereken en çarpıcı durum şudur: Gördüğümüz yıldızlar, gezegenler ve galaksiler evrenin yalnızca küçük bir kısmını oluşturuyor oysa evrenin hem yapısını hem de geleceğini büyük ölçüde henüz doğasını bilmediğimiz iki görünmez unsur belirliyor. Saygılarımla.
Hayır, elektronegatiflik ve elektron ilgisi aynı kavramlar değildir.
🔹 Elektronegatiflik: Bir atomun kimyasal bağdaki elektronları kendine çekme eğilimidir.
🔹 Elektron ilgisi: Gaz hâlindeki nötr bir atomun elektron alması sırasında gerçekleşen enerji değişimidir.
İki kavram birbiriyle ilişkili olsa da farklı fiziksel anlamlara sahiptir.
Kozmik Zihin | Bilimle kalın.
İnsanlar kendilerini yormayı pek sevmezler. Evrimsel süreç içerisinde de enerjiyi daha verimli tüketen canlıların hayatta kalmaya elverişli olduğunu veya günümüz için düşünürsek toplumda daha değerli görüldüğünü gözlemliyoruz. Fakat aynı zamanda insan, birim zaman içerisinde yaratıcılığını ve potansiyelini oldukça iyi kullanabilen bir canlı. Ben, insanoğlunun bu potansiyelini özellikle zaman baskısı altında daha yoğun kullandığına inanıyorum. Tüm bunları birleştirdiğimizde, iki günde 5-6 saat çalışarak bir konuyu öğrenmek varken, aynı konuya bir-iki hafta boyunca günde bir-iki saat ayırmak yerine son ana bırakmak bize daha mantıklı geldiğini bu sebepten söyleyebiliriz. Tabii bunlardan bağımsız olarak insan psikolojisi de devreye giriyor: erteleme eğilimi, öncelikleri belirleyememe ve kısa vadeli rahatlığı uzun vadeli faydaya tercih etme gibi.
Not: Şunu da unutmamak gerekir zaman baskısı zihinsel performansımızı ve kısa süreli hafızamızı daha iyi kullanmamızda etkili olsa da uzun süreli öğrenimi ve bilgi hafızası oluşturmasında pek bir etkisi olmaz. Planlı ve düzenli çalışmayı şahsi olarak uygulayamasak da şiddetle tavsiye ediyoruz.
Öz indüksiyon doğrudan maddenin atomik ya da kimyasal yapısından kaynaklanmaz. Bu olgu, hareket eden elektrik yüklerinin etrafındaki uzayda biriken manyetik alandan ve doğanın ani değişimlere direnmesinden doğar. Yabancı kaynaklarda okuduğunuz eylemsizlik benzetmesi ise sadece hoş bir benzetme değil, fiziksel ve matematiksel olarak son derece isabetli bir tespittir.
Evde duran ağır bir gardırobu itmeye çalıştığınızı hayal edin. İlk anda harekete geçmemek için direnir, hız kazandıktan sonra da birden durduramazsınız. Elektrik devrelerinde bobin de tıpkı bu gardırop gibi davranır. Telden akım geçmeye başladığında çevresinde bir manyetik alan kurulur. Doğa, Lenz Yasası gereğince bu manyetik akı değişimine karşı koyar ve akımın artışını frenleyen zıt bir gerilim üretir. Elektronların kütlesi son derece küçük olduğundan, buradaki eylemsizlik mekanik bir kütleden değil, manyetik alanda depolanan enerjinin kendisinden kaynaklanır.
Maddenin bu süreçte hiç mi rolü yok derseniz, elbette var. Telin sarım geometrisi ve içine koyduğunuz ortam, örneğin ferromanyetik bir demir çekirdek, manyetik alanı yoğunlaştırarak bu eylemsizlik etkisini katbekat artırır. Çok özel durumlarda, süperiletkenlerde veya nano aygıtlarda elektronların kendi kütlesinden kaynaklanan kinetik indüktans da gözlenir. Fakat günlük hayatta karşılaştığımız temel öz indüksiyon, maddenin kimyasal tepkisinden ziyade uzaya yayılan elektromanyetik alanın bizzat kendi dinamiğidir.
Tepkinin büyüklüğü ve ters akım konusuna gelirsek, ters yönde bir akım doğması için bu tepkinin ilk gerilimden büyük olması gerekmez. Hatta akımı ilk başlattığınızda öz indüksiyon akımı tersine döndürmez, sadece akımın sıfırdan tepe değerine ulaşma süresini uzatır. Asıl çarpıcı durum devreyi aniden kestiğinizde ortaya çıkar. Akım bir anda sıfıra düşmek istediğinde, çöken manyetik alan bu defa akımı sürdürebilmek için aynı yönde devasa bir gerilim üretebilir. Fişi prizden hızlıca çekerken gördüğünüz o ufak kıvılcım, manyetik alanın size "daha karpuz kesecektik, nereye gidiyorsun" deme şeklidir. Akımın değişim hızı ne kadar yüksekse, oluşan bu sıçrama gerilimi ilk besleme geriliminden kat kat daha büyük olabilir.