Münazara
Herhangi bir inanç; bilimin, insanlığın ve iyiliğin yayılmasının önündeki en büyük engeldir, kötülüklerin temelini oluşturur.
Tamamlandı
Tamamlanma: 16 Ağustos 2026 03:26
Tutanak
Roundlar
Metin süresi içinde yazılmadı.
Bu iddiayı incelediğimde birçok açıdan sorunlu olduğunu görüyorum. Öncelikle iddiada net bir kapsam bulunmuyor. Bilimin temelinde de temel inançlar (varsayımlar) bulunur. İnsanlık veya iyilik gibi değerlerin anlam kazanması, içeriğinin belirlenmesi veya temellendirilmesi için inançlara ihtiyaç vardır. İddianın kapsamı aşırı geniş olduğundan karşı çıkılan kavram savunulmak istenen kavramı bile kapsamakta ve iddia kendini zayıflatmaktadır. İkinci olarak odaklanacağım konu inancın karşısına koyulan "bilim, insanlık, iyilik" paketi olacak. Bilimi kısaca insanın evreni/doğayı anlamak ve dönüştürmek için giriştiği toplumsal bir faaliyet olarak görüyorsak bu süreçten "insanlık" ve "iyilik" gibi değerler kendiliğinden çıkmayacaktır. Bu değerleri engelleyen "temel" sorun iddiasını da bununla birlikte irdelemek gerekiyor. Sorunun köküne inilmek isteniyorsa bu inançların nasıl bir somut zeminde ve hangi politik iklimde yayıldığına veya köpürtüldüğüne bakılmalıdır. Bu söylemler siyasal/ideolojik iktidarı korumak için mi kullanılıyor? Taraflardan biri kendi eylemlerini meşrulaştırmak için bu görüşleri karikatürleştiriyor olabilir mi? Umutsuzluk, geleceksizlik, korku, öfke gibi duygular; insanları buna itiyor olabilir mi? Her inancı kötülüklerin temeli olarak görüp sadece semptomu bastırmaya çalışmak, bizi asıl sorunlardan uzaklaştırdığı için sorunların derinleşmesine neden olacaktır. Son olarak "en büyük engel" kısmına değinmek istiyorum. İnsanlık, iyilik, insan onuru gibi oldukça soyut ve belirsiz gibi görünen inançlar; bu sömürülere karşı içeriği, yönü, duruşu belirli bir tepkiye dönüşürse "engel" olmaktan çıkar, kitleleri harekete geçiren bir toplumsal kaldıraca dönüşür. Böyle bir ortamda bilimsel aydınlanma, iyiliği yayma, yobazlığa ve cehalete karşı savaş anlatılarının işlevi de değişecektir. Özetle bu yaklaşım kendi başına toplumsal dinamikleri isabetli bir şekilde açıklayamamaktadır. İnancın niteliği, içinde bulunduğumuz maddi-tarihsel bağlama göre şekillenir.
Öncelikle varsayım ile inancı ayırmak lazım. Varsayım alettir; iş görmediğinde bırakılır. Öklid'in beşinci postulatı tartışıldı ve geometri baştan yazıldı. Hangi inanç kendi kutsalını böyle gözden çıkarabiliyor? İkisini aynı kefeye koymanın hatalı olacağı kanaatindeyim. "Herhangi bir inanç" ifadesinin bilimi de kapsadığı, hatalı bir şekilde ilk iddiamdan çıkarabilir. Bilim yanlışlanabilir olduğu için bu kapsamın dışında. Kendi hatasını kendi yöntemiyle ilan eden tek yapı odur. Asıl mesele şu: ölçülemeyen, sınanamayan bir iddiayı ölçülebilir şekilde çürütemiyoruz. Denetlenmeyi baştan reddetmenin; eşit bir zeminden ayrılarak dokunulmazlık talebinden ibaret olacağını düşünüyorum. Bağlam meselesi ise örneğin hukukta iradi bir eylemin doğal ve kesin sonuçları da irade kapsamında sayılır; sonucu ayrıca istemiş olmanız gerekmez. Öngörülebilir ve kaçınılmaz olması yeter. Sınanamayan bir inanç doğası gereği istismara açıktır, çünkü onu sınırlayacak hiçbir iç mekanizması yoktur. Dolayısıyla "köpürtülme" inanca dışarıdan yapıştırılan bir kaza değil, yapısının doğrudan sonucudur. Bir şey düzenli olarak kötüye kullanılabiliyorsa, artık o şeyin iyiliği de tartışmaya açılmalıdır. Bilim dışı bir inancın şahsi eylemleri ya da mevcut düzeni meşrulaştırma amacı gütmemesi, kanaatimce hayaldir. Toplumsal kaldıraç fikrine katılıyorum. Ama dogma ayakta durdukça bunun gerçekleşme ihtimali yok denecek kadar az; tarihte parmakla sayılacak örneği var. Dogmanın zayıfladığı toplumlarda ise böyle bir kaldıraca zaten ihtiyaç duyulmuyor. Bir sorunun uzun vadede işlevsel hale gelme ihtimali, onu bugün sorun olmaktan çıkarmaz. Son olarak amacım toplumsal dinamikleri açıklamak değil. Toplumun kendisi yanlış temeller üzerine kurulabiliyorken o toplumun dinamikleri ölçüt olmamalı. Ölçüt, sınanabilir olandır. İnsanlık ve iyilik de inanca havale edildiğinde, kimin işine yarıyorsa onun tanımına dönüşür. Benim iddiam sosyolojik bir tasvir değil, bir tercihtir: bilimi ölçü almak.
Topluma, tarihe, hayata dair ortaya attığınız somut bir iddiayı tartışıyorsak elbette bunu toplumsal gerçekliği ve dinamikleri açıklama gücü üzerinden sınayacağız. Varsayımlar siz ona inanmadan anlamsızdır. Burada "dış dünyanın gerçekten var olduğu, düzen ve nedenselliklerin bulunduğu" gibi bilimin sınırını belirleyen temel, yanlışlanamaz, sınanamaz, öylesine gözden çıkarılamayacak, (kapsam netleştirme dışında) değişmez inançlardan bahsediyoruz. Veriler, tek başına ne yapılması gerektiğini söyleyemez. Verilen nasıl seçildiği veya yorumlandığı varacağınız sonucu doğrudan belirler. Bilim, kendi sınırları içinde bile çevresel koşullar ve yorumlardan azade bir yapı değildir. Tek başına mutlak bir iyilik-kötülük-insanlık anlatısı kurgulayamaz, nerede duracağını bilemez. Bilimin sağladığı otorite gücü; tarih boyunca öjeni, bilimsel ırkçılık, cinsiyetçi stereotipler, toplumsal bilginin tasfiyesi, biyolojik determinizm gibi amaçlarla suiistimal edilmiştir. Fikirler ve inançların tarihi tek başlarına yönlendiren donuk ve soyut failler değil; somut maddi koşullarla şekillenen tarihsel olgular olduğu unutulmamalıdır. Tarihteki her büyük kırılma, mücadele ve devrim; inançların somut maddi koşullarla bütünleşmesinin eseridir. Aksi, tarihi yanlış ve tersten okumaktır. "Bilimi ölçü alma" anlatınız, bu toplumsal gerçekleri göz ardı ederek bilimi tarafsız, mutlak hakem ilan ediyor. Diğer yandan inanç olgusuna yönelik katı, özcü ve indirgemeci tutumunuz ise analizi somut ve maddi zeminden tamamen koparıyor. Bilimi ölçüt aldığınızı iddia etseniz de bu yaklaşımınız, evreni ve doğayı somut-maddi koşullar içinde anlayıp dönüştürmeyi hedefleyen bilimsel-felsefi yöntemle pek uyuşmuyor. Burada tanık olduğumuz şey bilimsel bir kavrayış ile yapılan bir inanç eleştirisinden ziyade, "bilimin otoritesini kullanan, bilimsel yöntemi soyut bir kutsala dönüştüren kaba bir bilimci inanç" ile diğer inançlar arasında yapılan idealist bir fikir dövüşü gibi duruyor. Ben bu çerçeveyi reddediyorum.
"Bilimci inanç" etiketini kabul etmiyorum. Bilime hakemlik payesi vermedim; denetlenebilir tek yöntem olduğunu söyledim. Fark şurada: durduğum yerin yanlış olduğunu bana yine kendi yöntemim gösterebilir, gösterdiği gün de bırakırım. Aksi herhangi bir yapıda bu kapı nerede duruyor? Öjeni ve bilimsel ırkçılık örnekleriniz aslında beni doğruluyor. Onları kim çürüttü? Bir kutsal metin değil, bilimin kendisi. Bilimin otoritesine sığınan her sahtekârlık, sonunda yine bilim eliyle ifşa edildi. Hangi inanç kendi kutsalını böyle gömebildi? Zaten itirazım da tam buna: bilim, inançla yoğrulmuş eğitimsiz ve bilhassa bilinçsiz ellere bırakılmamalıdır. Temel varsayımlara gelince, varsayım bilimsel kaldığı sürece anlamlıdır. Nedensellik elimizde duruyor çünkü iş görüp test edilebiliyor; aksi halde bırakılır. Kimse nedenselliği sorguladı diye öldürülmedi. İnancı ayıran şey sınanamaz olması değil, sınanmayı reddetmesidir. "Bilim mutlak iyidir" gibi bir beyanım olmadı. Mutlak bir iyilik varsa, önündeki en büyük engel inançtır. Evreni, somut ve maddi koşulları içinde öğrenmemizin önündeki en büyük engel de odur. Sayısız bilim insanı inançlar yüzünden öldürüldü; onların getirebileceği bilimden de mahrum kalındı. Bu durum maalesef maddi bir bilançodur. Verilerin tek başına ne yapılacağını söylemediği doğru. Ama yanlış olanı eleyebilen tek şey de yine odur. Toplumsal dinamikleri ölçüt yapmanızı kabul edemem. Toplumun kendisi yanlış temeller üzerine kurulabiliyorken o toplumun dinamikleri hakikatin ölçüsü olamaz. Toplum sözleşmesine uyulmadığında tepkisiz kalan toplumun, dinamikleri de hakikat arayışına esas alınamaz. Topluma, toplumu/bilimi ileriye götüren kurumlardan kurtulma şansı verilmemelidir. Doğruyu arıyorsak ölçülemeyen, sınanamayan insan yapımı kavramlardan uzaklaşmalıyız. Bilim dışındaki her uğraş, varsa oradaki gerçeğe ulaşmamızda bizi oyalıyor. Bilimle kalmak, varsa hakikate ulaşmanın tek çaresidir. Önüne dikilen her unsur ise vakit kaybıdır.
Aslında başından beri eleştirdiğim yaklaşımı örneklendiriyorsunuz. Bilimi toplumsal dinamiklerin üstünde, doğru/yanlış olanı kendi kendine çözen, metafiziksel bir yapı gibi görüyorsunuz. "Bilimle kalmak varsa hakikate ulaşmanın tek çaresidir. Önüne dikilen vakit kaybıdır.", "Topluma ilerici kurumlardan kurtulma şansı verilmemelidir.", "toplumun dinamikleri hakikatin ölçüsü olamaz.", "bilim inançla yoğrulmuş eğitimsiz bilinçsiz ellere bırakılmamalıdır." bunlar tam da bilim kurumunu kullanan yapıların, siyasi ideolojilerin köpürttüğü bilimci inancın tanımı niteliğinde. Bilimsel yönteme önem veriyorsanız tepede duran soyut failler yerine çok katmanlı, iç içe, maddi bir analiz beklerdim. Bilimsel analiz, içinde bulunduğu materyal-toplumsal yapıları somuttan soyuta ele alır. Siz tam tersi bir yaklaşımı benimsiyorsunuz. Anti-faşist, ırkçılık karşıtı, LGBTQ+, feminist, sosyalist pratik mücadeleler olmasa, maddi zemin inanç ile bütünleşmese, bilim sadece kendine başvurup yanlışı gösteremezdi. Onur, adalet, eşitlik gibi inançların ne tür inançlarla kesiştiği, içinin nasıl doldurulduğu da bu somut mücadelelerin alanıdır. Her bilimsel ve toplumsal dönüşümün nedeni bu mücadelelerle birlikte gelen paradigma değişimleridir, "Sına, yanlışla, terk et, hakikate yaklaş" şeklindeki mekanik ve masalsı anlatılar değil. Felsefi yöntemler, sadece bilimin yapısına ait olarak ele alınamaz. Kategori hatasına düşmemek gerek. Her paradigma taraftır. Bilimi fildişi kulesinin tepesinden indirip, katmanlı maddi ilişkileri analiz ettiğimizde; vulgar materyalist, elitist, fazla idealist, pozitivist, indirgemeci yaklaşımların aynı iktidar yapısını besleyen; tıpkı terk edilen diğer anlayışlar gibi artık aşılması gereken bir zihniyetin ürünü olduğunu görürüz. Ancak şunu vurgulamalıyım: Durduğunuz yerin yanlış olduğunu bilim kendi kendine göstermeyecek, bu dönüşümü teorik ve pratik çaba ile siz gerçekleştireceksiniz. Hayat da bilim de böylesine donuk, mekanik ve indirgemeci bir kalıba sığmaz.
Bilimi "metafiziksel bir yapı" saymadım ve sayamam, aksi oksimorondur. Bilim tanımı gereği metafiziğin karşısında durur. "Her paradigma taraftır". Öyleyse sizin çerçeveniz de bir taraftır ve bu cümle kendini de götürür. Taraf olmayan bir zemin eşyanın tabiatı gereği olamayacaksa hiç değilse denetlenebilir olanı seçelim. Alıntıladığınız iddialarıma daha önceki beyanımı tekrar etme zorunluluğu hasıl olmuştur: bilim, kendi yanlışlarını bulabilen tek kurumdur. Bilimi kötüye kullanan varsa tarihte hep olduğu gibi bu hususu açığa çıkaracak ve engelleyecek tek kurum da bilimin, bilimsel yöntemin kendisidir. İlk olarak 'bold' bir argümanla geldim, çünkü uzun süredir yaptığım katmanlı ve maddi analizin çıktısı buydu; analizin yokluğu değil. Fakat iki bin harfe bu analizlerimin ve düşüncelerimin sığması mümkün değil. Saydığınız mücadelelerin hepsi akıl ve bilim temellidir. Irkçılığı çürüten, sloganların temeli olan veriler ve mantıktı. Adalet ve eşitlik için tabiri caizse cephede savaşan biri olarak söylüyorum: bu mücadeleler çok değerlidir, ama değerlerini ve temel mantıklarını ise bilime borçlulardır. Yarın bilimsel yöntem bunların mesnetsiz olduğuna kanaat getirirse mücadelenin de tek başına hiçbir manası kalmaz. Zira artık doğru değişmiştir. Bilim; fildişi kulesindeyse bilimi oradan indirmek değil, oraya çıkmak gerekir. Her türlü destek verildiği hâlde iradesiyle çıkmayan da 'elenmelidir'. Merdiveni herkese açık olan tek yapıdır belki de bilim. Durduğum yerin yanlış olduğunu bilim gösterecek. Bunu görmek ise isteyenin yine bilimsel yönteminde gizli olacak; sizin teorik ve pratik emek dediğiniz şey de budur. Aynı şeyi söylüyoruz sayılır. Fark şu: siz emeği ölçünün yerine koyuyorsunuz, ben emeği ölçüye ve bilime ulaşmanın yolu sayıyorum. Katılmasam da iddiam donuk ve mekanik olabilir, bunlar insan ürünü sıfatlardır. Doğru diye bir şey varsa ve amacımız oraya ulaşmaksa yöntem de çaba da bilimdir. Vaktiniz ve değerli görüşleriniz için çok teşekkür ederim.
Temel ve bütüncül eleştirimi vurgulayarak kapatmak isterim. Bilim doğayı ve evreni sistematik, disiplinli bir şekilde analiz edebilmek, anlamak, dönüştürmek için geliştirdiğimiz en güçlü araçlardan biri. Mücadelenin paha biçilemez bir parçası. Ancak bilim kendi başına bir kaptır, araçtır, ölçüyü kaleminiz belirler. Biyolojik olarak ırklara ayırabiliyor olsaydık bu "ırkçılığı" doğru mu kılardı? Atom bombası işlevsel, atılmalı mı? Bilim; hangi soruları, tanımı, kapsamı, veriyi ve yorumu kullanmayı seçtiğinize göre size bir betimleme sunar, normatif atlamayı siz yaparsınız. Faşist bir diktatörlük açısından bilim durdukları yerin yanlışlığını hiç göstermedi ki buna karşı mücadele "değerini ve temelini" pozitivist bir bilimsel yaklaşımdan alsın. Onlar için doğruluk, kendi yaklaşımları ile kurulmuştu. Sosyolojik ve siyasi gerekçeler onlar için gayet rasyonel ve doğruydu. "Fildişi kulesine çıkamayan elensin." düşüncesi de tam da bu yüzden tehlikeli, sosyal darwinist bir yorumdur. Akademi ve bilim halka indiğinde bilimin maddi koşulların ve felsefenin üzerine inşa edilen, insanların yönlendirdiği toplumsal bir pratik olduğunu görüyoruz. Din, inanç, akıl ve bilim; hepsinin temeli materyal zemindir. Ancak farklı koşullarda, açıklama katmanlarında farklı işlevler, anlamlar, yönler kazanırlar. Bu temel somut olarak analiz edildiği sürece hepsi denetlenebilir, dönüştürülebilir. --- Bilim - kötülük -> "Yönlendiren inançlar" Bilim - düzeltti, iyilik "Başarı bilimin." Toplumsal hareketler/inançlar - kötülük -> "İnancın doğası". Toplumsal hareketler - iyilik: "Araç sağladı, başarı bilimin." --- Bu temel iddiaların her biri farklı açıklama seviyesinde. Sadece kendi başlarına anlamlı ad hoc açıklama olarak kalıyorlar. Bu yüzden ana tez bütüncül bir şekilde sınanamıyor. Temel oluşturmaya çalışırken kullanılan "bilim" ve "inanç" kendi kapsamından sapıyor, masalsı anlatılara dönüşüyor. Keyifli tartışma için teşekkürler, umarım eleştirilerimi yeterince iyi yansıtabilmişimdir.