Asitlerin hem organik dokuları hem de metalleri hırpalamasının asıl sebebi, ortama saldıkları hidrojen iyonunun (H⁺) etrafında hiçbir elektron kalkanı barındırmayan çıplak bir proton olması ve akıl almaz bir pozitif yük yoğunluğuna sahip olmasıdır.
Neden başka bir atom değil de özellikle hidrojen derseniz, mevzu periyodik tablonun en yalın haline dayanıyor. Lityum veya sodyum gibi diğer metaller elektron verdiğinde, geride hala çekirdeği saran elektron bulutları ve koruyucu katmanlar kalır. Hidrojenin ise zaten topu topu bir protonu ve bir elektronu vardır. O tek elektronu kaptırdığı an, geriye atom boyutlarının neredeyse yüz binde biri kadar ufacık, perdelenmemiş bir çekirdek kalır. Kimyada bu kadar küçük hacme bu kadar pozitif yük sıkışması demek, o parçacığın çevredeki elektron zengini her noktaya adeta gözü dönmüş gibi saldırması demektir.
Organik dokulara temas ettiğinde bu çıplak protonlar, proteinlerin ve genetik materyalin yapısındaki serbest elektron çiftlerine, özellikle oksijen ve azot atomlarına yapışır. Mutfakta eti limonla veya sirkeyle marine ederken proteinlerin yapısının değişmesini keyifle izleriz, fakat derişik asitte bu durum tam bir yıkıma dönüşür. Dokudaki hidrojen bağları ve elektriksel dengeler bozulur, proteinler doğal kıvrımlarını kaybedip çöker. Üstelik peptit ve ester bağları hidrolizle parçalandığında hücre zarları dağılır, doku kimyasal olarak geri dönülmez şekilde hasar görür.
Metallerle olan kavgası ise bir elektron kapma yarışıdır. Aktif metallerin elektron verme eğilimi hidrojenden yüksektir. Çözeltideki H⁺ iyonları metalin yüzeyindeki elektronları çekip alır. Elektronunu kaybeden metal atomları çözünerek tuzlara dönüşür, elektronu kapan hidrojenler ise hidrojen gazı (H₂) oluşturarak köpüre köpüre uçar gider.
Gelelim H⁻ iyonunun zararsız sanılmasına, sosyal medyadaki gıda safsataları gibi bu da çok büyük bir yanılgı. Hidrür iyonu (H⁻) kesinlikle zararsız değildir, aksine ortalığı yangın yerine çevirecek kadar agresif bir baz ve indirgendir. İki elektronu tek bir protonla zapt etmeye çalıştığı için son derece kararsızdır. Biyolojik dokularda serbest hidrür göremememizin tek sebebi, suyla karşılaştığı mikrosaniyede patlarcasına tepkimeye girip hidrojen gazı ve kostik hidroksit (OH⁻) oluşturmasıdır. Yani ortalıkta öylece duramayacak kadar vahşidir.
Üstelik asitler suda H⁺ bıraktığında bu protonlar tek başına da yüzmez, hemen suya tutunup hidronyum (H₃O⁺) iyonuna dönüşür. Grotthuss mekanizması sayesinde su molekülleri arasında adeta voleybol pası gibi aktarılarak çözelti içinde şimşek hızında yayılırlar. Karşılarına çıkan dokuyu veya metali bu kadar seri biçimde tahrip edebilmelerinin sırrı da bu olağanüstü hareket kabiliyetidir.
Kaynaklar
-
Peter Atkins, Julio de Paula. Atkins' Physical Chemistry. Alındığı Yer:
| Arşiv Bağlantısı
-
David L. Nelson, Michael M. Cox. Lehninger Principles Of Biochemistry. Alındığı Yer:
| Arşiv Bağlantısı