Aslında korkmamız gereken, ölmemektir. Biraz olsun psikolojiyle/biyolojiyle ilgilenenler bilir ki beklenenden çok daha uzun bir süre yaşamak kişiyi psikolojik/biyolojik bağlamda çok yıpratır.
Doğal olmayan ölümden korkmalıyız. Beklenenden çok daha uzun yaşayıp sağlıklı da olunabiliyor dolayısıyla yukarıdaki yazı bana göre yanlış. Muazzez İlmiye Çığ şu an 110 yaşında mesela.
Bence çoğu insan ölümden değil de can çekişerek, acı çekerek ölmekten korkuyor. En azından benim için öyle.
Ölümden korkmamıza gerek yok diye düşünüyorum ne demiş Epikür; “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum” algı veya zihin dediğimiz olgu, yaşarken etkindir. Öldükten sonra algı da olmayacağı için sonsuz bir uyku hali diyebiliriz. Ya da başka bir örnekle; genel anestezi aldığımızda (ameliyat olanlar bilir) hiçbir şey hatırlamayız sadece narkozun etkisiyle ayılma aşamalarımız belki az biraz anımsayabiliriz.
Ayrıca doğmadan önce neredeydik ne yapıyorduk diye soruyor muyuz? Hiç sanmam. Çünkü yoktuk, ölümden sonrası koca bir hiçlik bence.
Velhasıl kelam ölüm problemi diye adlandırdığınız normal sürecin aslında kabullenmekle aşılacağını düşünüyorum.
Saygılar....
Şimdi öylesine doğaçlama bir cevap gireceğim öncelikle ölüm kavramı herkes için aynı değildir teistler için ölüm bir başlangıçtır agnostikler için bir bilinmezdir ateistler için de bir sondur bu yüzden inançlardan dolayı ölümden korkmalı mıyız gibi genelleme bir soruya cevap vermeye çalışmak bir paradoks olur eğer ki ölüm sonrası bir yaşama inanıyorsan ve o inanca göre doğru şeyleri yaptıysan ölümden korkmana gerek yok eğer gerçekten inanıyorsan fakat eğer ki inanmıyorsan bir dine ve bu bir bilinmez veyahut bir yok oluş olarak görüyorsan hayır tekrardan korkmamalısın böyle düşünelim hayatı bir film olarak farzedelim ve bu filmi sadece bir kez izleyebileceğini düşünelim sen bu filmi sadece bir kere izleyebileceksin diye film esnasında filmin bitecek olmasına üzülmek ne kadar mantıklı olabilir çünkü o filmin bir kere karşına geleceğini biliyorsun ve film esnasında da filmin tadını çıkarmak yerine filmi bir daha izleyemeyeceğine üzülüyorsun bu pek de mantıklı değil e tabii ki ölüm hakkında düşünebilirsin düşünmek güzeldir fakat korkmanın bir manası yok kaçamayacağın bir şey ise ölüm ve bu hayata sadece bir kez geliyorsan kafanı ölüm düşüncesiyle doldurmak yerine sadece bir kez geldiğin o hayatı yaşa ve zaten öldüğünde de öldüğünün farkına varamayacağın için bir sorun yok sadece şu an yaşarken yol olacağını bildiğin için insanı strese sokan bir şey oluyor tekrar dediğim gibi filmi sadece bir kere izleyeceğini bildiğin için film esnasında filmin tadını çıkarmak yerine filmin biteceğine üzülmek saçmalıktır sana ölümden korkup korkmaman gerektiğin bu şekil basitleştirerek açıkladım çok genel bir şekilde de sorduğun için ayrıştırarak cevap yazdım noktalama işaretleri kullanmadım çünkü üşendim madem bu yazıyı bir kere yazacağım bari keyif alarak istediğim gibi yazayım değil mi ve öyleyse beni mutlu 1.750’lik ödülü bana verebilir misin
Ölümden korkmak doğal bir evrimsel tepkidir, hayatımız zaten ölümden kaçma üzerine kuruludur korkmasak bile her gün yemek yiyerek, su içerek, nefes alarak ölümden kaçarız. Bu anlamda verilecek cevap bu kadar basit düzeyde kalınca sanırım konuyu felsefi boyuta taşımamız gerekiyor. İki ihtimal var ya ölümden sonra hayat var ya da yok. İlk durumda ne olacağını bilmiyoruz, reenkarnasyon mu başka bir paralel evren mi olur bilgimiz yok dini inançlarımız ve umutlarımız var ve korku durumumuz biraz bunlara bağlı. ikinci durum ise daha karmaşık bana göre eğer ölümden sonra hiç olacaksak o zaman yaşamın ne anlamı var? Sonuç olarak ölümden korkmalı mıyız? Cevap evet çünkü ölüm büyük ihtimalle acılı olacaktır, acısız ölen şanslı sayısı kaçtır bilmiyorum ama yaklaşıldığında bile (hastalık ya da ağır kaza gibi) insanı çileden çıkaran bir fenomenin gerçekleşmesi anında ya da o andan hemen önce acı çekeceğimizi düşünmek için mantıklı sebeplerimiz var. Öte yandan bu korku yaşam kalitemizi düşürecek bir anksiyeteye de sebep olmamalı: Ölümün bilinmezlliğini, iç güdüsel olarak kaçınmamız gereken bir olgu olduğunu kabullenerek sınırlı derecede korkmalı ama çok da fazla bunun üzerinde durmanın da bir yararı olmadığını kabul etmeliyiz. Sonuçta her canlı yapabildiğine göre o kadar da kötü birşey değildir? Ne dersiniz?
Ölüm, insanlığın yaşamının bir sonucu olarak görüp basitleştirirsek, korkmaya değer bir olay olmadığı kanaatına varmalıyız. Tabii ki ölümünden sonra ki yaşamın gizemi bilinmediğinden dolayı, insanların bir boşlukta kayıp olma durumuna veyahut bir reenkarnasyon durumu söz konusu olma durumuna veyahut dini inançların kurallarının getirmiş oldukları sonuçların insanları tedirgin edebilir. Düşünce yapımızı nasıl şekillendirirsek korkularımız da onlardan oluştururuz.
Olay sadece ölümün devamında ki gizem de değil. Ölümün nasıl olacağı da insanlığı tedirgin eden şeylerden biridir. Hiç kimse acı çekerek ölmek istemez. Ölüm bir problem değildir, yaşamın sonucudur ve bunu kabullenerek yaşamaya devam etmeliyiz.
Korktuğumuz aslında ölüm olmayabilir!
Yarım kalmış her şeyin, " tüh zaman da kalmadı" isyanına vesile olan adaletsiz dünya ve özelinde yaşamı ve yaşamdan doyumu, mümkün olduğu halde bizden esirgeyen aç gözlü , obur, bencil, düşman siyasi hegemonyalar. (İstisnasız tüm sınıflı toplumlar için geçerli)
Yani kısaca çağın geldiği seviye itibarı ile ortalama yaşam ve doyum süre ve ölçüsünün adil işlemeyişi. Ya da daha net bir tabir ile bu iki olgu için ölümün “erken” olma olasılığı asıl korkutan.
Egemen hegemonya sahiplerinin sınırsız aç gözlülüğü bir yana genel nezdinde çağın süre ve doyum açısından seviyesine (az-çok) uygun yaşam sürenler, belirli bir yaşa geldiğinde kalmakta çok da ısrarcı değil. Hatta ölümü arzular ve davet eder hale gelebiliyor. İki kuşak öncesinde bu duruma çokça tanıklığım vardır.
Yaşayacağımı ( kendi dünyasının çapı ile sınırlı ve fakat o çapı dolduran bir doyumla) yaşadım, göreceğimi gördüm, yaşım da epey ilerledi. Artık veda vakti diyerek ölüme seve seve gidenlere de tanığım.
Buna Anadolu dilinde “ununu eleyip eleğini duvara asma” süreci deniyor ve böyle kanıksanmış.
Bunların hiç birinde ölüm korkusu yok. Hele ki soyun devamı ve sağlıklı bir şekilde torun nazarında sağlanmışsa, ölüme düğüne gider gibi gidilmesi işten bile değil.
Ancak tüm bunlardan yoksun bir yaşam için gerek süre gerekse doyum açısından , tamamlanmamış işlerin yarattığı korkunç baskı ve soyun devamına yönelik gerek evlatta gerekse torunda gözlenmeyen garanti, yaş önemli olmaksızın devam demeyi ve bu devamı sekteye uğratacak ölümü kabullenmemeyi beraberinde getiriyor.
Yani aslında ve özünde korkulan ölümün kendisi değil, doğum ile birlikte ona giden olağan yolculuğun duraklarında olağan ve adil olmayan süreçlerin, bu yolculuğun hakkı olan, çağın gerektirdiği süre ve doyum ile örtüşmeyişi.
Standartları açısından her şeye sahip ve fakat yetinmediği için, tanrısal bir kibir ile daha fazlasını talep edenler hariç olmak üzere; ölümden korkan geriye kalan kimin ölüm korkusunu kazırsak kazıyalım altından mutlaka adaletsizliğe bir isyan çıkacaktır.
Ölümden korkmalı mıyız?
Nazım’ın (Hikmet Ran) , dayı kızına bir şiirinde, sosyalizmi tarif ederken yazdığı
“Sosyalizm
Yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın
Yahut, mesela
-bu seni ilgilendirmez henüz-
Esefsiz
Güvenle
Emniyetle
Gölgeli bir bahçeye girer gibi
Girebilmek usulcacık ihtiyarlığa”
dizelerinde geçtiği üzere, ölüme giden bir yolculuk, hiçbir ihtiyar için korku içermez.
Ölüme karşı hızlı yaşamak değil mesele, doyumdur bence. Yaşamın hakkını verebilmek imkanına sahip olabilmektir.
Bu imkana, çağın gerekliliği ölçüsünde ve süre ile sahip olunabildiğinde, inanıyorum ki ölüme gidilen her yolculuk düğüne gider gibi olur.
Bu yolculuğu, kendi çapında bir doyum sonrası ve aşan bir süre nedeni ile türlü şekilde ve nedenlerle ıskalayanlar, etraflarında, onları var eden ve her geçen gün anılarına vesile olanların yitişine bağlı olarak her anılarının yitişi her gün ölmekten beter bir acı sebebidir ve ( bir değer ifade eder etmez bilemem ancak) defalarca tanıklığım vardır.
Ölüm probleminin çözümü, maddi evrenimizin (hakim olabildiğimiz) yasaları gereği yoktur. Hele ki karbon temelli varlıklar olarak biz canlıların varlığı için “sonsuz yaşam” kavramı, bizleri kuşatan maddi temelli evrenimiz için bile geçerli değil iken bizim için hiç geçerli değildir.
Kim bilir belki de evrenimizi anladıkça ve ötesinin bilgisine vakıf olma ihtimaline karşı ölüm sorununu da aşabiliriz. Sadece matematiksel bir olasılık olsa da. Öyle bir durumda biz aynı biz olabilir miyiz, onu bilemem…
Ancak bugün için evrenimizin de tabi olduğu yasalar “üzgünüm” diyor.
Başa dönersek; istisnasız tüm korkularımızın temelinde bir bilinmeze yönelik konumlanma vardır. Bilinmezler, ölüm korkusu özelinde ve yaşamın kendisi bilimsel temelde kavrandığında, yani bilinir hale geldiğinde; eminim ki korku ( şayet çağın gerektirdiği süre ve doyuma ulaşmamız engellenmişse) yerini sadece öfkeye bırakır. Yarım kalan ve tamamlanmasına olanak tanınmayan her şeye ve müsebbibi herkese yönelik öfke…