Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Zihninizin içinde bile birbiriyle rekabet eden (alt) sistemler var. Dolayısıyla bu benliksel bir durumun dışarda kendini aks ettirmesi. Dışımızdaki her olayı kendi durumumuzla ilişkili anlamlandırırız. İçsel rekabet bu şekilde dışsal bir ifade bulur. Cansız nesneler de bile 'bilinçli canlı davranışları' görme ve algılama durumlarını yaratacak kadar zihniniz antropik güçtedir. Nedeni aslında yine kendilik ve kendiliğinize dair algıdır. Yani bilinçlilik o kadar derindir ki canlı bilinçsiz varlıklara çok kolay antropik özellikler atfederiz. Onları 'biri' gibi kendimizdeki (insani) yüzlerle algılarız. Bütün bunları da kendi benliksel özelliklerimiz temelinde algılar ve anlamlandırırız. Beynimize 'çok sesli demokrasi meclisi' diye niteleyen sinir bilimciler vardır bu içsel rekabet gerçeğini ifade etmek için. Kendi benliğine yönelen her insan içindeki bu rekabet eden otomat sistemlerle karşılaşır. Hatta bu sesleri üreten alanlara 'zombi alt sistemler' diyen sinir bilimciler var. Çünkü zihniniz bunları otomatik olarak sürekli üreten durumdadır. Bir fikre karşı, karşı bir fikir belirmesi zihin için kendinizin dahil olmadığı çok kolay bir iştir. Bu anlamda rekabatin kendiliğinden işleyen ilkel dürtülere uzanan bir durumu olduğunu kabul etmek çok makul ve kolay hale gelir.
Bu yaşam stilinde daha konforlu hissettiği için olabilir diye düşünüyorum.İyi olduğu ,vasat olduğu , kötü olduğu durumları değerlendirdim. İyi olduğu durumda yolunda giden bir şeyi belki bozmak istemiyordur. Vasat olduğu durumda belki o hayale tutunuyordur. Kötü olduğu durum için ise beni aydınlatırsanız sevinirim. Aklıma sadece cahil bırakılmış olması durumu geliyor.
İnternete bu kadar değer vermemizin asıl sebebi, bilgiye ve birbirimize ulaşmanın fiziksel maliyetini pratik olarak sıfıra indirmesi. İnternet sadece bir iletişim kanalı değil abi, insanlığın kolektif hafızasını ve koordinasyon kapasitesini biyolojik sınırlarının dışına taşıyan devasa bir harici bellek aslında.
Teknik açıdan baktığında olay temelde çok zarif bir protokole, paket anahtarlamaya ve TCP/IP mimarisine dayanıyor. Farklı donanımların, bambaşka sistemlerin tek bir ortak dille anlaşabilmesi öyle kendiliğinden olan basit bir iş değil. Masada devre kurarken takıldığın bir entegrenin veri sayfasına iki saniyede ulaşabilmekten tut, dünyanın öbür ucundaki bir araştırmacının çalışmasını anında incelemeye kadar her şey bu altyapı sayesinde yürüyor. Eskiden kütüphanelerde haftalarca taranan ya da basılı kataloglardan beklenen bilgi milisaniyeler seviyesine inince, problem çözme ve üretim hızımız da bambaşka bir boyuta geçti.
Bilişsel açıdan da durum farksız değil. Yapılan araştırmalar internetin artık beynimizin dışsal bir uzantısı gibi çalıştığını gösteriyor. Bilginin kendisini ezberlemek yerine, o bilgiye hangi düğümden ve nasıl ulaşacağımızı indeksleyen bir zihinsel modele geçtik. Bütün insanlık kütüphanesini cebinde taşıyorsun resmen. Üstelik sadece bireysel araştırma da değil, küresel ekonomiden toplumsal örgütlenmeye kadar her şeyi bu dağıtık ağ üzerinden koordine ediyoruz. Ağ mimarisinin doğası gereği merkezi bir hata noktasına takılmadan, alternatif yollardan akıp giden bir bilgi akışı kurduk.
Tabii bu kadar vazgeçilmez olmasının diğer yüzü de fena bir bağımlılık yaratması. Masadaki bir devrede kritik bir veri hattı koptuğunda bütün kartın kilitlenip kalması gibi, internet altyapısında ufak bir kesinti olduğunda modern hayatın neredeyse tüm çarkları duruyor. Değer vermemiz biraz da bu yüzden abi, medeniyeti üzerine lehimlediğimiz devasa bir dağıtık sistem inşa ettik ve artık onsuz tek bir adım bile atamıyoruz.
Teleskoplarımızla ne kadar uzağa bakarsak bakalım, Büyük Patlama anını doğrudan bir ışık veya görüntü olarak göremeyiz. Işığın sonlu hızı nedeniyle uzayda derine bakmak zamanda geriye bakmak olsa da elektromanyetik dalgalarla erişebileceğimiz aşılmaz bir kozmolojik sınır vardır. Işık kullanarak görebileceğimiz en uzak sınır, Büyük Patlama anının kendisi değil, patlamadan yaklaşık 380.000 yıl sonra evrenin şeffaflaştığı Son Saçılma Yüzeyi, yani Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işımasıdır.
Bunun temel sebebi teleskoplarımızın yetersizliği değil, erken evrenin fiziksel durumudur. Büyük Patlama sonrasındaki ilk 380.000 yıl boyunca evren o kadar sıcak ve yoğundu ki atomlar bir arada kalamıyor, elektronlar ve protonlar serbest bir iyonize plazma çorbası halinde yüzüyordu. Fotonlar, serbest elektronlara sürekli çarpıp saçılıyor, yani Thomson saçılması nedeniyle bir milimetre bile serbestçe ilerleyemiyordu. Optik derinlik devasaydı ve evren tamamen opaktı. Bunu hayal edebiliyor musunuz, evrenin kendisi kelimenin tam anlamıyla IŞIK GEÇİRMEZ bir sis tabakasıydı!
Genişleyen evren soğuyup sıcaklık yaklaşık 3000 Kelvin seviyesine gerilediğinde, elektronlar protonlar tarafından yakalandı ve nötr hidrojen atomları oluştu. Biz astrofizikte bu döneme rekombinasyon diyoruz. Elektronlar atomlara hapsolunca fotonlar aniden serbest kaldı ve evren bir anda şeffaf hale geldi. İşte bugün gökyüzünün her yönünden gelen o en eski bebeklik fotoğrafı, bu serbest kalan ilk ışığın ta kendisidir. Aradan geçen 13.8 milyar yılda uzay genişledikçe bu fotonlar kozmolojik kırmızıya kaymaya uğradı ve enerjilerini kaybederek mikrodalga bölgesine esnedi.
Dolayısıyla en güçlü teleskopla bile baksanız, karşınıza çıkacak nihai görsel sınır bu 2.7 Kelvin sıcaklığındaki mikrodalga duvarıdır. Büyük Patlama anına ve t=0 anına daha da yaklaşmanın tek yolu, ışığı değil, opak plazmanın içinden hiçbir engele takılmadan geçebilen ilksel kütleçekim dalgalarını veya kozmik nötrinoları gözlemlemektir. Gözlemleyebildiğimiz evrenin sınırında zamanda geriye bakarken böylesi mutlak bir ışık duvarına çarpmak bana her zaman tarifsiz bir varoluşsal hayranlık veriyor!