Soru & Cevap: Soru Sor, Cevap Al
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Mantığınızın inançsız olması, amigdalanızın da ateist olduğu anlamına gelmiyor. İnanç dediğimiz olgu prefrontal korteksin rasyonel ve felsefi süzgecinden geçerken, çocuklukta yerleşen doğaüstü korkular subkortikal düzeyde, yani mantığın çok daha gerisindeki ilkel tehdit ve korku devrelerinde saklanır.
İnternetteki popüler psikoloji sayfaları bu duruma hemen "içinizdeki yaralı çocuğun karanlık odadaki çığlığı" ya da "enerji blokajı" gibi süslü etiketler yapıştırmaya bayılır. Klinik gerçeklik ise bundan çok daha sıkıcı ve mekanik. Çocukluk, beynin çevreyi ve tehditleri tanımladığı kritik bir nörogelişimsel penceredir. O yaşlarda size aktarılan doğaüstü figürler, cinler veya cehennem anlatıları felsefi bir tartışma konusu olarak değil, hayatta kalmayı tehdit eden somut tehlikeler olarak kodlanır. Beyin bir uyaranı tehdit olarak kaydettiğinde, bunu mantıkla değil klasik şartlanmayla hafızaya mühürler.
Evrimsel biyoloji açısından da insan beyni, belirsizlik anlarında bir niyet veya özne vehmetmeye programlıdır. Gece duyulan bir çatırtıyı doğaüstü bir varlığa yormak, onu zararsız bir rüzgar sanıp gafil avlanmaktan evrimsel olarak daha güvenli bir stratejiydi. Bu nedenle doğaüstü korkular biyolojik olarak zihne çok kolay yerleşen ve hızlı tetiklenen korkulardır.
Bugün 33 yaşında bir yetişkin olarak doğaüstü hiçbir şeye inanmadığınızı gayet mantıklı biçimde savunabilirsiniz. Fakat ortam karardığında ya da konu açıldığında devreye giren yapı rasyonel dünya görüşünüz değil, milisaniyeler içinde alarm veren otonom sinir sisteminizdir. Açık ve bilinçli inançlar fikir değiştikçe hızla güncellenir, fakat erken yaşta koşullanan örtük tehdit tepkileri öyle bir kitap okudunuz ya da fikir değiştirdiniz diye buharlaşmaz. İnsanlar zihinlerini tek bir parça ve homojen bir akıl küpü sandığı için bu korkuları hissettiklerinde kendilerini mantıksız olmakla suçlar, mesainin yarısı zaten insanlara kortekslerinin amigdalalarına neden laf anlatamadığını izah etmekle geçiyor. Kendinize haksızlık etmeyin, yaşadığınız şey bir inanç zafiyeti değil, henüz sönümlenmemiş eski bir sinirsel şartlanmanın refleksidir.
Zihninizin içinde bile birbiriyle rekabet eden (alt) sistemler var. Dolayısıyla bu benliksel bir durumun dışarda kendini aks ettirmesi. Dışımızdaki her olayı kendi durumumuzla ilişkili anlamlandırırız. İçsel rekabet bu şekilde dışsal bir ifade bulur. Cansız nesneler de bile 'bilinçli canlı davranışları' görme ve algılama durumlarını yaratacak kadar zihniniz antropik güçtedir. Nedeni aslında yine kendilik ve kendiliğinize dair algıdır. Yani bilinçlilik o kadar derindir ki canlı bilinçsiz varlıklara çok kolay antropik özellikler atfederiz. Onları 'biri' gibi kendimizdeki (insani) yüzlerle algılarız. Bütün bunları da kendi benliksel özelliklerimiz temelinde algılar ve anlamlandırırız. Beynimize 'çok sesli demokrasi meclisi' diye niteleyen sinir bilimciler vardır bu içsel rekabet gerçeğini ifade etmek için. Kendi benliğine yönelen her insan içindeki bu rekabet eden otomat sistemlerle karşılaşır. Hatta bu sesleri üreten alanlara 'zombi alt sistemler' diyen sinir bilimciler var. Çünkü zihniniz bunları otomatik olarak sürekli üreten durumdadır. Bir fikre karşı, karşı bir fikir belirmesi zihin için kendinizin dahil olmadığı çok kolay bir iştir. Bu anlamda rekabatin kendiliğinden işleyen ilkel dürtülere uzanan bir durumu olduğunu kabul etmek çok makul ve kolay hale gelir.
Bu yaşam stilinde daha konforlu hissettiği için olabilir diye düşünüyorum.İyi olduğu ,vasat olduğu , kötü olduğu durumları değerlendirdim. İyi olduğu durumda yolunda giden bir şeyi belki bozmak istemiyordur. Vasat olduğu durumda belki o hayale tutunuyordur. Kötü olduğu durum için ise beni aydınlatırsanız sevinirim. Aklıma sadece cahil bırakılmış olması durumu geliyor.
İnternete bu kadar değer vermemizin asıl sebebi, bilgiye ve birbirimize ulaşmanın fiziksel maliyetini pratik olarak sıfıra indirmesi. İnternet sadece bir iletişim kanalı değil abi, insanlığın kolektif hafızasını ve koordinasyon kapasitesini biyolojik sınırlarının dışına taşıyan devasa bir harici bellek aslında.
Teknik açıdan baktığında olay temelde çok zarif bir protokole, paket anahtarlamaya ve TCP/IP mimarisine dayanıyor. Farklı donanımların, bambaşka sistemlerin tek bir ortak dille anlaşabilmesi öyle kendiliğinden olan basit bir iş değil. Masada devre kurarken takıldığın bir entegrenin veri sayfasına iki saniyede ulaşabilmekten tut, dünyanın öbür ucundaki bir araştırmacının çalışmasını anında incelemeye kadar her şey bu altyapı sayesinde yürüyor. Eskiden kütüphanelerde haftalarca taranan ya da basılı kataloglardan beklenen bilgi milisaniyeler seviyesine inince, problem çözme ve üretim hızımız da bambaşka bir boyuta geçti.
Bilişsel açıdan da durum farksız değil. Yapılan araştırmalar internetin artık beynimizin dışsal bir uzantısı gibi çalıştığını gösteriyor. Bilginin kendisini ezberlemek yerine, o bilgiye hangi düğümden ve nasıl ulaşacağımızı indeksleyen bir zihinsel modele geçtik. Bütün insanlık kütüphanesini cebinde taşıyorsun resmen. Üstelik sadece bireysel araştırma da değil, küresel ekonomiden toplumsal örgütlenmeye kadar her şeyi bu dağıtık ağ üzerinden koordine ediyoruz. Ağ mimarisinin doğası gereği merkezi bir hata noktasına takılmadan, alternatif yollardan akıp giden bir bilgi akışı kurduk.
Tabii bu kadar vazgeçilmez olmasının diğer yüzü de fena bir bağımlılık yaratması. Masadaki bir devrede kritik bir veri hattı koptuğunda bütün kartın kilitlenip kalması gibi, internet altyapısında ufak bir kesinti olduğunda modern hayatın neredeyse tüm çarkları duruyor. Değer vermemiz biraz da bu yüzden abi, medeniyeti üzerine lehimlediğimiz devasa bir dağıtık sistem inşa ettik ve artık onsuz tek bir adım bile atamıyoruz.