Bu soruyu ben de kendime soruyorum. Bu evrenin aslında başlangıcı ile alakalı en temel sorulardan bir tanesi bence. Eğer mutlak hiçliğe doğru genişliyorsak. Muhtemelen ilk madde oluştuğunda veYa da ilk enerji. Evren zorunlu olarak bir maddenin asla ulaşamayacağı Işık hızında genişlemeye başladı. Ve aynı hızda her yöne genişlemeye devam ediyor. Diğer düşünce olan boyutlar olayı bana biraz. Tatmin edici gelmiyor.
Sıvılar gazlar gibi akışkan olmasına karşın neredeyse katılar kadar da müleküler seviyede birbirlerine yakın dururlar. Bu da onları pratik bir çok uygulamada sıkıştırılamaz gibi yapar. Pratik uygulamalardan ziyade teorik modelleme yöntemimize bakınca hidrostatik dengede bulunmak özel bir durumdur aslında. Sıvıların hareketsiz ve durgun olarak kalması sıvı tabakaları arasında kayma gerilmesinin sıfır olduğu özel bir andır. Böyle bir anda da üzerine etkiyen kuvveti yani enerjiyi çok yüksek oranda içinde bulunduğu kaba aktarır.
Sıvıya dışarıdan uygulanan basınç, sıvının sıkışmasından daha çok sıvının dışarıya iş yapmasını sağlıyor. Aslında bu soruya cevap verirken aklımda şimdi bazı şimşekler çaktı, termodinamik çevrimlerde iş akışkanı denilen akışkanlar kullanılır. Bunların kullanılma sebebi de üzerlerine uygulanan enerjiyi başka bir iş yapmak için kullanabilmeleridir ve bunu momentum ve ısı transferi ile yaparlar. Hidrostatik dengede duran bir akışkanda ise bu durum pratikte sadece momentum transferinin alt türü olan basınç iletimine düşüyor gibi görünüyor...
Deprem kabinleri, sistemin bütünü yerine sadece tek bir noktayı iyileştirmeye odaklanan sub-optimal bir çözümdür. Yıkıcı bir depremde binanın tamamen çökmesi senaryosunda bu kabinler fayda sağlamak bir yana, arama kurtarma süreçlerinde ciddi bir darboğaz yaratarak ölüm riskini maksimize edebilir.
Bir problemi çözerken sistem dinamiklerini bütünüyle analiz etmek gerekir. Deprem anındaki bina çöküşü doğrusal olmayan kaotik bir süreçtir. Bu süreçte kabin kullanımının verimsiz ve tehlikeli olmasının temel nedenleri şunlardır:
Mühendislik perspektifinden asıl hedef problemi kaynağında çözmektir. Yatırımın ve eforun binanın yapısal bütünlüğünü sağlayacak iyileştirme projelerine kaydırılması şarttır. Bireysel kabinlere bütçe ayırmak kaynak israfıdır ve asıl yapılması gereken optimizasyon sürecini geciktirerek yalancı bir güven algısı yaratır.
sartre ve camus arasındaki kopuş, sovyet komünizmine ve şiddetin siyasetteki rolüne dair aşılmaz bir vizyon uyuşmazlığıdır. camus 1951'de yayımladığı başkaldıran insan kitabında mutlakiyetçi ideolojileri eleştirip bireyin değerini savunurken, marksist sartre devrim uğruna şiddeti tolere edilebilir bir bug olarak görüyordu.
bu teorik tartışma 1952'de sartre'ın yönettiği les temps modernes dergisinde tam bir pr krizine dönüştü. sartre kitabı inceleme işini alt kademeden junior bir editöre bıraktı. çıkan nobran eleştiri üzerine camus doğrudan sartre'a açık bir mektup yazdı. sartre'ın mektuba verdiği alaycı yanıt ikilinin dostluğunu kalıcı olarak çökertti. camus insan hayatını devrim gibi soyut projelere feda etmeyi reddediyordu. sartre ise sovyetler'in otoriter yapısını ileride refactor edilecek ufak issue'lar olarak görüp kan dökmeyi meşrulaştırdı.