Akondroplazi, orantısız kısa boyluluğun en yaygın nedenlerinden biri olarak bilinen, otozomal dominant geçişli bir iskelet displazisidir. Hastalık, özellikle uzun kemiklerin büyümesini etkileyen genetik bir bozukluk olup orantısız kısa boy ile karakterizedir. Akondroplaziye sahip bireylerde gövde görece normal uzunlukta kalırken kol ve bacak kemiklerinde belirgin kısalık görülür.
Hastalığın temelinde, fibroblast büyüme faktörü reseptörü 3 (FGFR3) geninde meydana gelen G380R mutasyonu yer almaktadır. Bu mutasyon, FGFR3 proteininin normalde kemik büyümesini düzenleyen negatif etkisini aşırı düzeyde artırır ve sonuç olarak kemik gelişimini baskılayıcı bir mekanizma ortaya çıkar.[1] Özellikle epifiz plakalarında bulunan kondrositlerin proliferasyonu ve farklılaşması bozulur. Bunun sonucunda endokondral ossifikasyon süreci sekteye uğrar ve uzun kemiklerin uzaması önemli ölçüde azalır.
Retinoblastoma, retina dokusundan köken alan ve çoğunlukla erken çocukluk döneminde görülen malign bir göz tümörüdür.[2][8] Çocukluk çağındaki en yaygın intraoküler kanser olarak kabul edilen bu hastalık, temel olarak hücre döngüsünü düzenleyen RB1 geni adlı tümör baskılayıcı genin işlev kaybı sonucunda gelişir.[7][12][14]
Normal koşullarda RB1 geni tarafından üretilen pRB proteini, hücrelerin kontrolsüz şekilde bölünmesini engelleyerek hücre döngüsünün G1-S kontrol noktasını düzenler.[7][21] Ancak RB1 genindeki mutasyonlar sonucunda pRB proteini işlevini kaybeder ve retina hücreleri kontrolsüz proliferasyona uğramaya başlar.[7][12] Bu durum özellikle gelişimsel olarak hızlı bölünen retinal progenitör hücrelerde tümör oluşumuna neden olur.[2][11] Retinoblastoma gelişiminde sıklıkla “iki vuruş hipotezi” olarak bilinen moleküler mekanizma rol oynar. Buna göre RB1 geninin her iki alelinin de inaktive olması gerekir.[12][13]
Adenomyozis, endometriyal bez ve stromal dokunun uterin miyometriyum içine anormal şekilde yerleşmesi ve bu bölgede proliferasyon göstermesi ile karakterize, benign fakat kronik seyirli bir uterus patolojisidir. Bu durum, normalde yalnızca uterus kavitesi ile sınırlı olması gereken endometriyal dokunun kas tabakası içinde odaklar oluşturmasıyla sonuçlanır ve uterin yapının mikroskobik ve makroskobik düzeyde yeniden şekillenmesine neden olur.[1]
Hastalığın oluşum mekanizmasına yönelik en kabul gören teorilerden biri “tissue injury and repair (TIAR)” modelidir. Bu modele göre uterin peristaltik aktivitedeki artış ve endometrial–myometrial bileşke bütünlüğündeki bozulma, endometriyal bazal tabakanın miyometriyuma doğru invajinasyonuna zemin hazırlar. Bu süreçte östrojen bağımlı hücresel proliferasyon, lokal inflamatuvar yanıt ve anormal doku onarım mekanizmaları devreye girerek hastalığın ilerlemesine katkı sağlar.[2] Ayrıca miyometriyal düz kas lifleri arasında oluşan bu ektopik endometriyal odaklar, uterin kontraktiliteyi ve doku organizasyonunu bozarak yapısal heterojenliğe yol açar.[3]
Fenilketonüri, fenilalanin amino asidinin metabolizmasından sorumlu olan fenilalanin hidroksilaz (PAH) enziminin eksikliği veya işlevsel yokluğu sonucu gelişen, otozomal resesif geçişli kalıtsal bir metabolizma hastalığıdır.[1] Bu enzim eksikliği nedeniyle fenilalanin tirozine dönüştürülemez ve kanda toksik düzeylerde birikerek özellikle santral sinir sistemi üzerinde nörotoksik etkilere yol açar.[2]
PAH enzimi, fenilalanini tirozine dönüştürürken tetrahidrobiopterin (BH4) kofaktörünü kullanır. Bu metabolik yolak yalnızca amino asit metabolizması için değil, aynı zamanda dopamin, noradrenalin ve adrenalin biyosentezi için de dolaylı olarak kritik öneme sahiptir.[2] Enzim aktivitesinin bozulması, fenilalaninin alternatif metabolik yollara yönelmesine ve fenilpirüvat, fenilasetat ve fenillaktat gibi nörotoksik metabolitlerin oluşmasına neden olur.[1]
Aort, kalbin sol ventrikülünden çıkan oksijen bakımından zengin kanı vücuttaki dokulara taşıyan ana atardamardır. Kalbin sol ventrikülünden diyaframa kadar olan bölümü torasik aort, diyaframdan aortik bifurkasyona kadar olan bölümü abdominal aort olarak adlandırılır. Torasik aort, çıkan aorta (İng: "ascending aorta"), arkus aorta (İng: "aortic arch") ve inen aorta (İng: "descending aorta") olmak üzere üç bölümden oluşur. Arkus aorta üç dal verir. Bu dallar proksimalden distale doğru sırasıyla brakiosefalik (innominate) arter, sol common karotid arter ve sol subklavian arterdir. Brakiosefalik arter daha sonrasında sağ common karotid arter ve sağ subklavian arter olmak üzere iki dala ayrılır. Mikroanatomik olarak incelendiğinde aort duvarı üç tabakadan oluşur. Bu tabakalar içten dışa; tunica intima, tunica media ve tunica adventitia olarak isimlendirilir. Ayrıca tunica adventitia ve tunica mediayı besleyen vaso vasorum adında küçük damarlar vardır.
Aort diseksiyonu, aortun intima tabakasında bir yırtık meydana gelmesiyle birlikte kanın bu yırtıktan geçerek normalde izlediği yola ek olarak katmanların arasında yeni bir yol oluşturması anlamına gelir. Kanın normalde izlediği yol "gerçek lümen", yeni açılan yol "yalancı lümen" olarak adlandırılır. Yalancı lümenin izlediği yol boyunca yeni bir yırtık oluşursa kan, yalancı lümenden gerçek lümene geri girer ve bu yeni yırtığa "reentry yırtığı" adı verilir. Bazı olgularda re-entry, yalancı lümen basıncını azaltarak malperfüzyon riskini düşürebilir ancak prognoz diseksiyonun tipi ve komplikasyonlara bağlıdır. Ayrıca vakaların çoğunda kan, yalancı lümende proksimalden distale doğru bir yol izlese de kimi zaman tam tersi yönde bir yol izleyebilir. Bu duruma ise "retrograd diseksiyon" adı verilir.
/content/c07896e3-a762-467a-b074-3b98ceba7405.jpeg)
/content/e829cb97-cee1-4cb6-bbf6-5da955847d90.jpeg)
/content/8fba719d-cf0e-4093-a87d-876c230689a6.jpeg)
/content/a948cdc5-71e7-4884-8d68-12c045c5dd66.png)
/content/7ddfc62b-226f-4777-a00e-af883097d8ed.jpeg)