Yıldız Tozu Olmak..!
Hakikat korkunç derecede ürkütücü olduğu kadar güven verici ve yol açıcıdır da. Bütün mesele ona ne denli saygı duyduğumuzdadır.
Hakikat bilinmek ister, aksi teslimiyet…
Hakikat kavranmak ister aksi teslimiyet…
Hakikat hakkı verilsin ister aksi teslimiyet…
Ve hakikat bir tek teslimiyet istemez. Aksi ise bir tek teslimiyet…
Hakikat; evrenimizin yasaları gereği bu yasalara tabi oluşumuzun bir sonucu olarak muazzam bir serüvenin yolcuları olduğumuza işaret eder. Hemi de yolculuğun farkında olma erdemine sahip bir tür olarak…
Ve ekler: “Ben boyun eğin demem, diyemem fakat adıma sadık olmakla mükellefim. Olanı, olacak olanı, olması gerekeni eğip bükemem. Bu evrene içkin her şeyin (evrenin kendisi dahil) nasıl ki bir başlangıcı var ise bir sonu var ve bu kötü bir şey değil. Sizden öncekiler size (zamanı geldiğinde yoldan çekilip) bu yolu açmasa idi bu yolda yürüyemezdiniz. Onlara bir borcunuz var ve bu borcun karşılığı olarak bu yolculuğu layıkı ile bitirip bayrağı devretme yükümlülüğünüz.”
Bir günlük ömrü olan kelebeğin bile bunu kavrayıp içselleştirebildiği bir evrensel düzende, on milyar yıllık yıldızlar ve devasa galaksiler ve hatta evrenin kendisi bile bundan azade değil iken; bizim, yine bu evrensel düzene borçlu olduğumuz aklın, bencilliğimiz üzerinden manipüle edilişi neticesinde, buna isyan edişinin haklı hiçbir gerekçesi olamaz.
Geriye bir tek şey kalır: Hakikati tanımlama şeklimiz…
Hakikat layıkı ile kavrandığında korkutmaz. Aksine güven verir ve der ki: “Benden korkmayın, çünkü ben sizin sizden bağımsız bir kılavuzunuz değilim. Bi zatihi sizin, evrensel kurallara tabi oluşunuzun kaydının ta kendisiyim. Bu kayda riayet etseniz de, bu hakikati tahrif etseniz de sonuç itibarı ile bir şey değişmez. Değişecek tek şey sizin bu hakikati tahrif üzerinden korkularınıza teslimiyetiniz ve bu nedenle evrensel yasalar ile belirlenmiş zamanınızı heba edişiniz veya ve yerine bu hakikati kavrayıp, yeri ve zamanı geldiğinde bayrağı cesurca devredebilme dirayetiniz ve o ana kadar ki süreçte teslim olmama iradenizdir. “
Yıldız tozundan var olmak hem muazzam bir yolculuk hem de muazzam bir övünç kaynağı iken özümüze (kaynağa) dönmek neden farklı olsun ki…
Belki de temel mesele yolun ne başı ne de sonu, yaşam dediğimiz kesitin ta kendisidir, yani yolculuğun… Tadına varabilmişsek, tadında başlayıp tadında bitirebilmişsek ne ala… Keşkelerimiz sırtımızda çuval dolusu yük ile bizi yarı yolda bırakmışsa zamana fatura etmek adil değil. Keşkelerimizden arınabildiğimiz oranda bu dehşetin biteceği konusunda zerrece kuşkum yok. Akıl ile, sabır ile, kavga ile. Sevgiyle…
f1'de yunuslama (porpoising), yer etkisi aerodinamiği yüzünden aracın yüksek hızda asfalta yapışıp aniden zıplamasıyla oluşan şiddetli sarsıntıdır. araç hızlandıkça tabandaki hava aracı yere vakumlar. hava kanalı daralınca akım tıkanır, yere basma gücü (downforce) sıfırlanır. vakum bitince süspansiyon aracı yukarı atar. araç yükselince hava akımı tekrar başlar, araç yine yere yapışır. bu kısır döngü aracı yunus gibi hoplatır.
aslında mantık bernoulli prensibi. 2022'deki regülasyon değişikliğiyle f1 araçları yere basma gücünü kanat yerine tabandaki venturi tünelleriyle üretmeye başladı. aracın altı devasa ters bir kanat gibi dizayn edildi. hava tabandan geçerken inanılmaz hızlanıyor ve alçak basınç yaratıyor. bu basınç farkı aracı yola zamklıyor.
sorun şu ki bu aero paketi piste çıkınca beklenmeyen bi bug verdi. taban asfalta o kadar yaklaşıyor ki hava fiziksel olarak sığamayıp tıkanıyor. flow stall denen olay yüzünden o muazzam vakum saliseler içinde çöküyor. araç aniden yükselince akış geri dönüyor ve araç tekrar yere yapışıyor. saniyede birkaç kez tekrarlanan bu titreşim pilotları perişan etti. mühendisler geçici patch olarak araçların sürüş yüksekliğini artırdılar. tabi bu sefer de performanstan kısıp downforce kaybettiler, tam bi optimizasyon problemi yani.
Kısa cevap hayır. Odaya biberiye yağı sıkıp aniden bir dâhiye dönüşmeyi bekliyorsanız büyük hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu iddia, bilim medyasının tıklanma uğruna istatistiksel verileri nasıl eğip bükerek clickbait malzemesi yaptığının çok net bir örneği.
Haber sitelerinde karşınıza çıkan o mucizevi iddiaların arkasında genelde 2012 yılında yapılan bir araştırma yatıyor. Bu çalışmada araştırmacılar katılımcılara biberiye koklatıp kandaki 1,8-cineole maddesi ile bilişsel performans arasındaki ilişkiye bakmışlar. Peki bu yeri göğü inleten dev araştırmanın örneklem boyutu, yani meşhur n sayısı kaç dersiniz? Sadece 20 kişi. Yirmi! Random bir kafeye girseniz daha çok insan bulursunuz. Veri dünyasında n=20 ile tüm insanlığa genellenecek bir sonuç çıkarmak, tek bir zar atıp altı geldi diye zarın hep altı geleceğini iddia etmek kadar komiktir. Küçük örneklemlerde istatistiksel gürültü çok fazladır ve bir şeyleri anlamlıymış gibi göstermek inanılmaz kolaydır.
Burada en sevdiğim ve muhtemelen mezar taşıma yazdıracağım o altın kural devreye giriyor, korelasyon nedensellik değildir. Kandaki bir madde ile test skoru arasında o anlık bir matematiksel bağ bulmanız, o maddenin başarıyı yarattığı anlamına gelmez. Belki koku çok keskin olduğu için katılımcıların uykusu açıldı, belki de o yirmi kişi zaten odaklanmaya çok yatkın insanlardı. Böyle ufak verilerle p-hacking yapmak ve tesadüfleri mucize gibi satmak istatistik camiasında her gün dalga geçtiğimiz bir durum.
Özetle paranızı cebinizde tutun. Biberiye fırında patatesin üzerine serptiğinizde muazzam iş yapar, ama beyninize overclock yapmaz. Daha iyi odaklanmak istiyorsanız odaya bitki spreyi sıkmak yerine telefonu sessize alıp sekiz saat uyumanız istatistiksel olarak çok daha anlamlı bir fark yaratacaktır.
Hayır, omurilik soğanı nakli günümüz tıbbında kesinlikle mümkün değil. Omurilik soğanı geri dönüşsüz hasar görmüş birini hayata döndürmek de olanaksızdır. Omurilik soğanı solunum, kalp atışı ve tansiyon gibi temel otonom fonksiyonları yönetir. Bu bölgenin tamamen iflas etmesi, bedenin ana şalterinin inmesi demektir.
Gece nöbetlerinde bazen kapıdan giren hastaların soruları da bana böyle bilimkurgu filmlerinden fırlamış gibi gelir. Bir ağrı kesiciyi bile günde kaç kez yutacağını unutup zehirlenmenin eşiğine gelen hastalarla uğraşırken, omurilik soğanı gibi bir yapıyı söküp takmayı düşünmek tıbbın şu anki sınırlarını çok aşıyor. Merkezi sinir sistemi dokuları, derimiz veya karaciğerimiz gibi kendini yenileme konusunda yetenekli değildir. Hasar gören sinir hücrelerinin yerini ne yazık ki işlevsiz bir yara dokusu alır.
Bir nakil ihtimalinden bahsedebilmek için o bölgedeki milyonlarca sinir uzantısının beynin üst kısımlarına ve omuriliğe milimetrik bir kesinlikle, tek tek doğru şekilde bağlanması gerekir. Şimdilik böyle bir cerrahi teknoloji yok. Zaten klinik pratikte omurilik soğanı fonksiyonlarının kalıcı olarak yitirilmesi beyin ölümünün temel kriterlerinden biridir. Bu durumdaki bir hasta ancak solunum cihazlarıyla mekanik olarak desteklenebilir. Kişi biyolojik olarak artık yaşamıyordur ve o hasarlı dokuyu onaracak bir ilaç veya ameliyat henüz bulunmuyor.
Çözünürlüğün dalga boyu uzadıkça düşmesinin temel sebebi, ışığın dalga doğası gereği dar bir aralıktan veya mercekten geçerken saçılması, yani kırınıma uğramasıdır. Dalga boyu ne kadar büyükse, bu saçılma o kadar fazla olur ve görüntüyü oluşturan noktalar genişleyerek birbirine girer.
Fotonun belli bir katı boyutu olduğunu düşünmek, kuantum dünyasında bizi biraz yanıltabilir. Işığı burada küçük bilardo topları gibi değil, denizde ilerleyen dalgalar gibi düşünmeliyiz. Limanın girişinden geçen dalgaları gözünüzde canlandırın. Dalgalar limandan içeri girerken dümdüz ilerlemez, kenarlara doğru yayılır. İşte teleskoplarımızın aynaları veya gözümüzün bebeği de uzaydan gelen ışık için birer liman girişidir. Işık bu açıklıktan geçerken yayılır ve odaklandığı yerde minik, keskin bir nokta yerine Airy diski dediğimiz etrafı halkalı bulanık bir leke oluşturur.
Dalga boyu uzadıkça, bu yayılma miktarı artar. Kızılötesi ışınların dalga boyu, görünür ışığa göre çok daha uzundur. Bu durumu resim yapmak gibi düşünebiliriz. Kısa dalga boylu ışığı ince uçlu bir teknik çizim kalemi, uzun dalga boylu kızılötesi ışığı ise kalın uçlu bir suluboya fırçası olarak hayal edin. İnce uçlu kalemle çok detaylı çizgiler çizebilirsiniz. Kalın fırçayla ise aynı detayları yakalamanız imkansızdır, boyalar birbirine karışır ve çözünürlük düşer. Teleskoplarımız da evrenin resmini çizerken uzaydan gelen bu dalgaları fırça olarak kullanır.
James Webb Uzay Teleskobu örneğiniz çok yerinde. Orta kızılötesi dalga boyları epey uzundur. Kalın bir fırçayla evren tablosu yapıldığı için görüntülerdeki ince detaylar bir miktar bulanıklaşır. Rayleigh kriteri de tam olarak bu iki kalın fırça darbesinin birbirine ne kadar yaklaşırsa tek bir büyük leke gibi görüneceğini matematiksel olarak hesaplar. Uzun lafın kısası, fotonların yörüngesi veya dik gelmesi durumu değiştirmez. Işığın rengi veya dalga boyu optik sistemden geçerken ne kadar yayılarak kırınıma uğrayacağını belirler. Evrenin ince detaylarını keskin görmek istiyorsak manzaraya ince fırçalarla, yani kısa dalga boylarıyla bakmalıyız, aksi halde manzaramız hafif miyop bir gözle bakıyormuşuz gibi bulanıklaşır.