Merhaba,
Öncelikle şunu söylemek isterim: Bu korkuyu hissetmen çok insani. Ölümü düşünmek, özellikle bilinç ve hiçlik fikriyle yüzleşmek, birçok insanı hayatının bir döneminde derinden sarsıyor. Yalnız değilsin.
Bilimsel açıdan baktığımızda, evet; ölümden sonra bilincin devam ettiğine dair elimizde doğrulanmış bir kanıt yok. Doğmadan önceki hâlimizi hatırlamıyor oluşumuz gibi, ölümden sonra da bir farkındalık deneyimi olmayacağı düşünülüyor. Bu yüzden bazı düşünürler ölümü “büyük uyku”ya benzetir: Bilinç kapanır ve artık bir deneyim yaşanmaz.
İlginç olan şu ki, bu bakış açısı aslında korkuyu azaltabilecek bir potansiyele de sahip. Çünkü acı, pişmanlık, yalnızlık gibi duygular da bilince bağlıdır. Bilincin olmadığı bir durumda “korku”yu deneyimleyen bir özne de olmaz.
Korkunun kaynağı çoğu zaman ölümden çok, ölümü düşünürken hâlâ hayattayken hissettiğimiz kaygıdır. Yani problem ölümün kendisi değil, onunla yüzleşen bilinçtir.
Dini ya da felsefi inançlar bu noktada kişiden kişiye değişebilir. Ancak bilimsel perspektiften bakıldığında, elimizde kesin olan tek şey şu: Şu an buradayız ve bu hayat bizim tek kesin deneyimimiz. Bu da yaşamı daha değersiz değil, aksine daha anlamlı kılıyor.
Eğer bu hayat tek şansımızsa, anlamı dışarıdan beklemek yerine onu kendimiz inşa edebiliriz: Sevdiğimiz insanlarla bağ kurarak, merak ederek, üreterek, iz bırakarak…
Bu konularda farklı bakış açıları duymak istersen, Efe Aydal’ın Soramazsın programındaki ilgili bölümü de faydalı olabilir.
Umarım bu düşünceler korkunu biraz olsun hafifletir. Zamanla bu hislerin dalga gibi gelip geçtiğini görebilirsin.
Ölüm korkusuyla başedilemez. Ancak ölüm doğru anlaşılırsa, ölüm korkusu da kalmaz.
Bugün bilim kavramı, labaratuvar deneylerine sıkıştırılmış, matematikle sınırlandırılmış ve felsefeyi dıslayarak kısırlaştırılıyor. Geçmişte görmediğime inanmam diyen bilim, bugün görmediği karanlık maddeye inanıyor. Ölüm sonrasını deneyimleyemeyen bilim, ölüm korkusuna çare bulamaz.
Ölümü doğru anlayabilmek için ölümü en güzel şekilde anlatan Kur'an Kerim'i ve tefsirlerlni okumakla ise başlamak lazım.
Kur'an,ölümü özet olarak sonsuz hayata geçiş kapısı olarak bildirir. Bunun bilim ile anlamanız imkânsızdır ama akıllı anlamanız çok kolaydır. Asıl sorular burada başlıyor.
Ölüm sonrası hayat nasıl olacak? Bu sorulara da bilim cevap veremez. Ancak,
Kur'an Dünya hayatı ve ölüm sonrası hayatı en detaylı şekilde bildirir. Şimdiden söyleyeyim ki Hayatı ve Ölümü yaratan Allah'ı Kur'andan tanıdığınızda gerçek aydınlanma nedir anlarsınız. Hatta hayatı ve ölümü başka türlü seversiniz.
Karanlık bir yok oluşu kabul etmek zorunda değilsiniz. Zaten insansanız da inanmazsınız da yok olmayacaksınız emin olun. Önemli olan yeniden diriltildiğinde nasıl bir hayat bekliyor seni? Aradığınız soruların bütün cevapları var. Hem de son derece detaylı. Bilim dediğimiz kavram Dünyada 5 duyu ile hissetimiz olayların ve materyallerin labaratuvar deneylerine dayalı sonuçlarından ibarettir. Bilim insana sonsuzluk yolculuğunda rehberlik edemez.
Şimdilik selamlarımla.
Merhaba
Bu korkuyu herkes yaşıyor ve bunu yaşamak insanın elinde olamayan bir durum.Ölümün kesinliğiyle yüzleşmek, insan zihninin taşıyabileceği en ağır düşüncelerden biri. Çünkü biz sadece yaşayan bir organizma değiliz; aynı zamanda geleceği hayal eden, kendimizi zaman içinde devam eden bir “ben” olarak kurgulayan varlıklarız. İşte ölüm düşüncesi bu süreklilik hikâyesini bir anda kesiyor. Bu yüzden sarsıcı.
Evrimsel açıdan bakarsak ölüm korkusu bir hata değil, bir adaptasyon. Doğal seçilim, hayatta kalma eğilimini güçlü olan organizmaları seçti. Tehlikeden korkmayan, riskleri umursamayan canlılar genlerini aktaramadı. Bu yüzden beynimiz tehdit algısına karşı aşırı hassas çalışır. Ölüm düşüncesi en büyük tehdit olduğu için, zihin onu büyütür. Ama burada kritik nokta şu, Evrim bizi “ölümü düşünerek” hayatta kalacak şekilde tasarlamadı; anlık fiziksel tehlikelere tepki verecek şekilde şekillendirdi. Modern insan ise soyut düşünme kapasitesi sayesinde kendi yok oluşunu zihninde simüle edebiliyor. Yani biyolojik donanımımız ile bilişsel kapasitemiz arasında bir gerilim var. Bu gerilim kaygı üretiyor.
Sosyal psikolojide Terror Management Theory olarak bilinen yaklaşım, insanın ölümlü olduğunu bilmesinin derin bir varoluşsal kaygı yarattığını söyler. Greenberg ve arkadaşlarının çalışmalarına göre insanlar bu kaygıyla başa çıkmak için kültürel dünya görüşlerine sarılırlar; din, ulus, ideoloji, bilim, sanat gibi yapılar bir tür “sembolik ölümsüzlük” sağlar. Ernest Becker’in dediği gibi, “İnsan, ölümün bilgisine sahip tek hayvandır ve bu bilgi onu anlam üretmeye zorlar.” Yani kültür biraz da ölüm bilincine karşı kolektif bir savunma mekanizmasıdır.
Antropolojik açıdan baktığımızda da hiçbir toplum ölümü sadece biyolojik bir son olarak bırakmamıştır. En eski Homo sapiens gömülerinde bile ölülerin yanına eşyalar konduğunu görüyoruz. Bu, ölümün sosyal bir olay olarak işlendiğini gösterir. Robert Hertz ölümün sadece bireyin biyolojik sonu değil, aynı zamanda toplumun sembolik düzeninde bir geçiş olduğunu söyler. İnsan bedeni ölür ama sosyal kimliği, anlatıları ve etkisi kolektif hafızada yaşamaya devam eder. Kültür, bireysel faniliğe karşı türün geliştirdiği bir süreklilik mekanizmasıdır.
Bilimsel olarak bireysel bilinç sona eriyor olabilir. Ama evrimsel perspektifte baktığında, sen tamamen yok olmuyorsun; genetik olarak atalarının devamısın ve senden sonra gelenlerin olası kaynağısın. Richard Dawkins’in ifadesiyle biz “genlerin hayatta kalma makineleriyiz.”[1] Bu cümle mekanik gelebilir ama başka bir açıdan bakınca şunu gösterir: Hayat birey üzerinden değil, süreç üzerinden akıyor. Sen milyarlarca yıllık kesintisiz bir yaşam zincirinin şu anki halkasısın. Hücrelerinin içindeki moleküller yıldız patlamalarından geliyor. Carl Sagan’ın dediği gibi, “Hepimiz yıldız tozuyuz.” Yani yokluk sandığımız şey bile kozmik dönüşümün bir parçası.
Neden yine de korkuyoruz? Çünkü bilinç kendini merkez alır. “Ben” dediğimiz yapı dağılacak fikri egoya tehdit gibi gelir. Epikuros’un söylediği “Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde biz yokuz” sözü mantıksal olarak rahatlatıcıdır ama duygu düzeyinde yeterli olmayabilir. Çünkü korku rasyonel argümanlardan çok, bağlanma ve süreklilik ihtiyacından beslenir. Şunu fark etmek önemli. Ölüm korkusu çoğu zaman hayat sevgisinin ters yüz olmuş hâlidir. Eğer yaşam senin için anlamsız olsaydı, yokluk fikri bu kadar sarsmazdı. Bu kaygı aslında yaşama tutunduğunu gösterir. Araştırmalar ölüm düşüncesinin insanları daha anlamlı seçimler yapmaya, ilişkileri derinleştirmeye ve değerlerine daha sıkı bağlanmaya yönelttiğini gösteriyor. Yani ölüm bilinci paradoksal biçimde yaşamı yoğunlaştırabiliyor. Uykularının kaçması ise zihnin kontrol edemediği bir düşünceyi sürekli döndürmesinden kaynaklanıyor olabilir. Beyin belirsizliği çözmeye çalıştıkça daha fazla düşünür, düşündükçe kaygı artar, kaygı arttıkça düşünce güçlenir. Bu bir döngüdür. Bu noktada mesele felsefi olmaktan çıkıp fizyolojik bir stres yanıtına dönüşebilir. Böyle durumlarda bedeni sakinleştirmek (nefes düzeni, uyku hijyeni, fiziksel hareket) zihni de sakinleştirir. Eğer bu düşünceler günlük işlevini bozuyorsa, varoluşçu terapi ya da bilişsel davranışçı terapi gerçekten işe yarayabilir.
Evrimsel açıdan son bir şey daha var: Doğada hiçbir şey “yok” olmuyor, dönüşüyor. Bireysel bilinç sona eriyor olabilir ama madde ve enerji korunuyor. Sen şu an yaşayan bir süreçsin. Ölüm, yaşamın karşıtı değil; onun tamamlayıcı koşulu. Eğer organizmalar ölmeseydi evrim de olmazdı. Yeni yaşam formlarının ortaya çıkması için eski formların yer açması gerekiyor. Bu sert ama aynı zamanda biyolojik olarak anlamlı bir gerçek.
Belki de mesele sonsuza kadar sürmek değil, sınırlı olduğunu bilerek yaşamak. Albert Camus’nün dediği gibi, “Absürdü kabul etmek ona boyun eğmek değildir.” Ölüm gerçeği değişmeyecek. Ama onunla kurduğun ilişki değişebilir. Şu an korkuyor olman, hayata bağlı olduğunun kanıtı. Korku geçmeyebilir ama onunla yaşamayı öğrenmek mümkün. Ve bu öğrenme süreci, çoğu insanın sandığından daha derin bir olgunluk getiriyor.
Öncelikle merhabalar.
Bu sorun her aklı başında insanın düşününce hissettiği bir durumdur. İnsanın biyolojik durumundan kaynaklıdır. Bu durumdan çıkmak için net bir yol yoktur, nasıl olsa bu adı üstünde felsefe.
Peki bu sorular can yakmayı nasıl kesebilir ?
Şimdi ölüm için idda edilen 2 tane büyük seçenek vardır, birisi ölümden sonra yaşam, diğeri ise hiçliğe karışmaktır.
1-) Eğer ki inaçnlı bir kişiyseniz ve bir sonraki yaşamda cezalandırılcak bir hayat yaşadığınızı düşünmüyorsanız ölüm korkunç değildir.
2-)Eğer sonraki yaşam için bir inancınız mevcut değilse. Hiçliğe karışıcağımıza inanıyorsanız, bu durumda da ölüm var olduğunda siz zaten var olmayacaksınızdır. Yani var olduğunuz müddetçe ölüm olmayacak, ölüm var olduğunda ise siz olmayacaksınızdır. Siz olmazsanız eğer ne korku kalır ne düşünce. Bundan dolayı (öznel olarak) ölümden korkulmamalıdır. Sadece yaşadığımız anların tadı çıkarılmalıdır. Ölümden korkulmamalı ve onu yaşamın bir parçası olarak kabul etmelidir. Kabullenmek insan için en güzel ilaçtır. Yani özeti korkmayın bunalmayın ölüm size, siz varken gelemez ! Tadını çıkartın ve değerini bilin!
Bu düşüncemi en güzel şekilde açıklayan Epikuros'un şu cümlesi : ''Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum''
Hatta bana sorarsanız hiçlik var olmaktan daha iyi bile olabilir. Düşünsenize bir hiçsiniz, öyle ki hiçliğinizin farkında dahi değilsiniz. Hiçbir etken yok zaman,düşünce,duygular,boyutlar vb.
Bu benim ölüm üstüne düşünmelerim, bu düşünceler kesinlikle subjektif ve özneldir.
Yıldız Tozu Olmak..!
Hakikat korkunç derecede ürkütücü olduğu kadar güven verici ve yol açıcıdır da. Bütün mesele ona ne denli saygı duyduğumuzdadır.
Hakikat bilinmek ister, aksi teslimiyet…
Hakikat kavranmak ister aksi teslimiyet…
Hakikat hakkı verilsin ister aksi teslimiyet…
Ve hakikat bir tek teslimiyet istemez. Aksi ise bir tek teslimiyet…
Hakikat; evrenimizin yasaları gereği bu yasalara tabi oluşumuzun bir sonucu olarak muazzam bir serüvenin yolcuları olduğumuza işaret eder. Hemi de yolculuğun farkında olma erdemine sahip bir tür olarak…
Ve ekler: “Ben boyun eğin demem, diyemem fakat adıma sadık olmakla mükellefim. Olanı, olacak olanı, olması gerekeni eğip bükemem. Bu evrene içkin her şeyin (evrenin kendisi dahil) nasıl ki bir başlangıcı var ise bir sonu var ve bu kötü bir şey değil. Sizden öncekiler size (zamanı geldiğinde yoldan çekilip) bu yolu açmasa idi bu yolda yürüyemezdiniz. Onlara bir borcunuz var ve bu borcun karşılığı olarak bu yolculuğu layıkı ile bitirip bayrağı devretme yükümlülüğünüz.”
Bir günlük ömrü olan kelebeğin bile bunu kavrayıp içselleştirebildiği bir evrensel düzende, on milyar yıllık yıldızlar ve devasa galaksiler ve hatta evrenin kendisi bile bundan azade değil iken; bizim, yine bu evrensel düzene borçlu olduğumuz aklın, bencilliğimiz üzerinden manipüle edilişi neticesinde, buna isyan edişinin haklı hiçbir gerekçesi olamaz.
Geriye bir tek şey kalır: Hakikati tanımlama şeklimiz…
Hakikat layıkı ile kavrandığında korkutmaz. Aksine güven verir ve der ki: “Benden korkmayın, çünkü ben sizin sizden bağımsız bir kılavuzunuz değilim. Bi zatihi sizin, evrensel kurallara tabi oluşunuzun kaydının ta kendisiyim. Bu kayda riayet etseniz de, bu hakikati tahrif etseniz de sonuç itibarı ile bir şey değişmez. Değişecek tek şey sizin bu hakikati tahrif üzerinden korkularınıza teslimiyetiniz ve bu nedenle evrensel yasalar ile belirlenmiş zamanınızı heba edişiniz veya ve yerine bu hakikati kavrayıp, yeri ve zamanı geldiğinde bayrağı cesurca devredebilme dirayetiniz ve o ana kadar ki süreçte teslim olmama iradenizdir. “
Yıldız tozundan var olmak hem muazzam bir yolculuk hem de muazzam bir övünç kaynağı iken özümüze (kaynağa) dönmek neden farklı olsun ki…
Belki de temel mesele yolun ne başı ne de sonu, yaşam dediğimiz kesitin ta kendisidir, yani yolculuğun… Tadına varabilmişsek, tadında başlayıp tadında bitirebilmişsek ne ala… Keşkelerimiz sırtımızda çuval dolusu yük ile bizi yarı yolda bırakmışsa zamana fatura etmek adil değil. Keşkelerimizden arınabildiğimiz oranda bu dehşetin biteceği konusunda zerrece kuşkum yok. Akıl ile, sabır ile, kavga ile. Sevgiyle…